MUHAFAZAKARLAR CHP’YE OY VERİR Mİ?

2017 yılında gerçekleşen Anayasa değişikliği referandumunun siyasal kültürümüz ve siyasal davranışlarımız üzerinde en büyük etkiyi yaratan yönü muhtemelen Cumhurbaşkanı seçilebilmek için alınması gereken asgari oy miktarıyla ilgili %50+1 düzenlemesidir. Söz konusu düzenleme hem siyasi partilerin hem de seçmenlerin davranışlarında normalde çok uzun bir süreçte gerçekleşebilecek dönüşümlerin bir anda ortaya çıkmasına neden oldu. 1945’ten bu yana yaşanan çok partili siyasi rekabet deneyimimizde daha önce görmediğimiz bazı davranışlar artık hem partiler hem de seçmenler için normal karşılanmaya başladı.
Bundan çok değil birkaç yıl önce “muhafazakarlar CHP’ye oy verir mi?” sorusu muhtemelen birçok kişide sadece tebessüme yol açabilecekken, artık önemli bir tartışma konusu haline gelmeye başladı. Özellikle son yerel seçimlerden sonra, metropol seçmenleri için bu davranışın kalıcı hale gelip gelmeyeceği, siyasetin geleceğinin şekillenmesi açısından oldukça büyük önem taşıyor.
PARTİ KİMLİĞİ AŞINIYOR
1950’ler de Michigan Üniversitesi’nde bir grup sosyal bilimci tarafından kurulan “Ulusal Seçim Araştırmaları” merkezinde yapılan ampirik araştırmaların sonucunda ortaya çıkan bulguların tartışıldığı ve Angus Campbell, Philip Converse, Warren Miller ve Donald E. Stokes tarafından kaleme alınan Amerikan Seçmeni (The American Voter) isimli eser oy verme davranışı ve seçmen tercihleri konusunda yeni bir çığır açtı.
Siyaset bilimi literatüründe Michigan Modeli olarak anılan bu teori, gruplar yerine bireyler üzerine odaklandı. Modelin temel iddiası, seçmenlerin küçük yaşlarda ailelerinin ve çevrelerinin etkisi altında gerçekleşen “siyasal toplumsallaşma” sürecinde kazandıkları siyasal tutumlar ve ideolojik yönelimlerin ileriki yaşlarda parti tercihleri üzerinde etkili olduğudur.
Bu yaklaşım siyaset sosyolojisi literatürüne “parti kimliği” terimini kazandırdı. Bu yaklaşıma göre bireyler küçük yaşlardan itibaren yakın çevrelerinin tesiriyle belli bir partiye bağlılık duymaya başlarlar ve bu psikolojik bağlılık zamanla güçlenerek hayat boyu devam eder.
Bu model 1970’lerden itibaren literatürde sorgulanmaya başladı, ama siyasetin kimlikler üzerinden yürütüldüğü ülkemizde halihazırda bile seçmen davranışlarını açıklarken en fazla kullanılan yaklaşım olmaya devam ediyor.
MUHAFAZAKARLAR VE CHP GERİLİMİ
Muhafazakarlar çok partili hayat denemelerinin başladığı 1924 yılından bu yana çoğunlukla CHP geleneğinin karşısında konumlanıyorlar.
Aslında bu karşıtlığın kökeni Cumhuriyet’ten ve CHP’den daha öncesine uzanıyor. Osmanlı’nın son döneminde başlayan İslamcılarla Batıcılar arasındaki ayrışma, Cumhuriyet devrimleri ile birlikte Türk siyasetinin temel dinamiği haline geldi ve günümüze kadar hem varlığını hem de etkisini sürdürmeye devam etti.
1924 yılında çıkarılan üç kanun (Hilâfetin İlgası, Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu, Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’nin lağvedilerek Diyanet İşleri Riyâseti’nin kurulması) İslâmcı aydınların ve muhafazakar toplum kesimlerinin Cumhuriyet Halk Fırkası’na tepki duymasının ve tarihsel olarak ayrışmasının temellerini attı. Bu ayrışma, muhafazakar kesimi 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na yöneltti, ancak söz konusu parti Şeyh Sait isyanından sonra 1925 yılının ortasında kapatıldı.
Muhafazakarların Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı yöneldikleri ikinci parti Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Aslında başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet ilkelerine bağlı bir siyasetçi olan Fethi Okyar tarafından kurulan Serbest Fırka muhafazakar kesimlerin yoğun ilgisi ve yaşanan çeşitli gerilimler üzerine kurulduktan yaklaşık üç ay sonra kurucusu tarafından kapatılmıştır.
1946 yılında kurulan Demokrat Parti, muhafazakarların CHP’ye karşı birleştiği üçüncü adres olmuştur. O günden sonra da muhafazakarların yer aldığı sağ partilerle CHP arasındaki rekabet siyasetimizi şekillendirmiştir. CHP’yi kapatan 1980 darbesinden sonra bu rekabet bir süre farklı formlarda sürmüş ama 2002 yılından itibaren bir merkez sağ parti (AK Parti) ve CHP rekabeti siyasetimizin yeniden ana dinamiği olmuştur.
YENİ SİSTEM, YENİ KUŞAKLAR VE YENİ SEÇMEN DAVRANIŞLARI
2017 Anayasa Referandumu yapıldığında seçmenin yüzde 40’ından fazlası 20-40 yaş aralığındaydı. İlk önce Gezi Olayları’nda siyasal tepkilerini ortaya koyan Y Kuşağı seçmenler artık ağırlığını hissettirmeye başlamıştı.
Anayasa değişikliğinde işbirliği yapan AK Parti ve MHP referanduma giderken 2015 Kasım’ında aldıkları toplam yüzde 61,4 oy nedeniyle oldukça rahat hissediyorlardı. Ama daha paket görüşülürken yapılmaya başlanan kamuoyu araştırmaları durumun hiç de öyle olmadığını ortaya koyuyordu. Neticede anayasa paketi yüzde 51,4 evet oyu ile kabul edildi. Paket geçmişti ama AK Parti-MHP ittifakı tam 10 puan fire vermişti. Benim o dönemde “Beyaz Sağcılar” olarak nitelendirdiğim çoğunluğu büyükşehirlerde yaşayan, 40 yaş altında, iyi eğitimli ve ortalamanın üstünde geliri olan bir seçmen grubu hayır cephesinde yer almıştı.
Bu seçmen grubu 2018 yılında yapılan genel seçimlerde de büyük ölçüde Tayyip Erdoğan’a oy vermedi ve bu nedenle Sn. Erdoğan referandumun biraz üzerinde bir oyla (%52,6) seçildi. Beyaz Sağcılar 2019 yerel seçimlerinde de muhalefete oy vermeye devam etti ve bu sefer iktidar başta İstanbul ve Ankara olmak üzere 11 büyükşehir belediyesini kaybederek ağır bir siyasi bedel ödemek durumunda kaldı.
YA BUNDAN SONRA?
CHP aslında 2008’deki “Çarşaf Açılımı”ndan beri muhafazakarlara ulaşmaya çalışıyor. AK Parti ve MHP’den kopanlar son yerel seçimlerde CHP adaylarına oy vermekle birlikte şu an muhalefetteki partilere dağılmış durumdalar. Üstüne üstlük AK Parti’den ayrılarak kurulan iki yeni partinin varlığı CHP’nin Beyaz Sağcılara ulaşmasını biraz daha zorlaştırıyor.
Ancak içinde bulunduğumuz süreçte CHP’nin bu kitleye ulaşmak açısından bazı avantajları olduğunu da belirtmek gerekir. Peki nedir bunlar?

  1. Bu seçmen kitlesi bilhassa son yerel seçimlerde Michigan Modeli’nin varsayımlarının dışında davranma deneyimine sahip ve neticeden de memnunlar. Dolayısıyla yerel seçimlerdekine benzer bir rekabet ortamında yeniden aynı davranışı göstermeleri olasılığı şüphesiz ki var.
  2. Cumhur İttifakı’nın sürekli olarak kışkırtmaya çalıştığı siyasal kimliğe dayalı politika tarzına sıcak bakmıyorlar, hatta buna tepki duyuyorlar. Milliyetçi/muhafazakar partilerden kaçan seçmenlerin en azından bir kısmının yeniden başka bir milliyetçi veya muhafazakar partiye gitmeme olasılığı tabi ki mevcut. Özellikle Z kuşağı seçmenlerin toplam seçmen içindeki payının artmasına paralel olarak, muhafazakar ailelerde yetişen çocukların siyasal kimlik teorisi dışında davranma eğilimleri daha da artacak.
  3. Büyük çoğunluğu orta sınıftan olan bu şehirli ve genç seçmenlerin, içinde bulunduğumuz ekonomik sorunların ilk genel seçime kadar çözülmemesi durumunda, gelir dağılımında adaleti savunan sosyal demokrasiye ilgi duyması söz konusu olabilir.
  4. Temel haklar, özgürlükler ve hukuk devleti konusunda bu seçmen kitlesinin duyarlılığı oldukça yüksek ve Cumhur İttifakı’nın performansından da şikayetçiler. Dolayısıyla özgürlükler ve hukuk güvenliği konusunda güçlü bir söylem geliştirmesi durumunda CHP’nin bu seçmenleri etkilemesi olasılığı var.
    CHP’nin bu avantajlardan ne ölçüde yararlanacağını tabi ki önümüzdeki süreçteki performansı belirleyecek. Ancak şurası bir gerçek ki, siyasetimizin neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan ve muhafazakarlarla CHP arasındaki rekabete dayalı temel dinamiği önümüzdeki süreçte gücünü kaybedecek. Siyasi rekabeti yeni alanlara çekmeyi başaranlar ise bu süreçten kazançlı çıkacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
İbrahim Uslu Arşivi