Ayşe Naz Hazal Sezen

Ayşe Naz Hazal Sezen

Boşluktan İbaretiz

“Ama insanın temel duygusu buydu. Yeryüzü korkusu, yaşam ürkekliği, geçici olmanın yarattığı yürek burkulması. Yani boşluk, büyük bir boşluk.”

Zülfü Livaneli- Leyla’nın Evi

Derunumuzdaki boşluklar, ilişki tasarımlarımızı da değiştirir. Kendiliğimizde uygun konumlandırılmamış oylumlar anlamlarımızı da çarpıklaştırır; yaşam mimarimizin derinlik, uzaklık, renk, gölge, doluluk vb. dengelerini bozar.

Mimari formu tanımlayan, şekillendiren; özgünlük, işlev ve estetik değerler kazandıran ögelerden biridir, boşluk. (1) Zira çevremizdeki tasarımlar, boşluklara katılan anlamlardır. Boşluklar sayesinde çevremizdeki dünyayı algılayabilir hale geliriz. Boşluk nesnelerin tanımlanmasına olanak sağlar, nesneler de boşluğu ortaya çıkarır. Algı, objeler üstüne toplanıyor olsa da, boşluk ve nesnenin harmonisidir gördüklerimiz. İnsanı da ortaya çıkaranın ve anlamlandıranın da ruhsal tasarımındaki benzer boşluklar olduğunu düşünebiliriz.

Rahim boşluğu 

Evvela, bir bebeğin rahim boşluğu doldurmasıyla başlar hikâye. Biyolojik doğumla annesinin boşluğunu iade eden bebek, ilk evinden ayrılışının korkutucu boşluğuyla annesinin kollarına sığınır. Dünya hakkındaki bilgi noksanlığını bakım vereninin sevgisi, şefkati ve ilgisiyle doldurmaya başlar. Çocuğun temel ve duygusal ihtiyaçları karşılandıkça, yaşam hakkındaki boşluklar anlamlandırılarak dolar. Ruh ve beden tarafından deneyimlenen sevgi ve güven, ruhsal ve zihinsel boşluğa cesaret, merak veya arzu gibi elvan elvan duyguların eskizlerinin çizilmesine imkân verir. Kendiliğin tasarımı deneyimlerle doldukça şekillenir.  

Aksi durumda, çocuğun duygusal ve fiziksel ihtiyaçları ihmal ve istismar edildiğinde yaşama dair bilgi boşluğu, hayati ihtiyaçlarının karşılanmasına dair özlemle dolar. Deneyimin yerini hasret alır; zihni ve bedeni ömür boyunca mahrum bırakıldıklarını hatırlar. Kendilik, mahrumiyetini gidermeye isteğiyle; yani boşluğunu doldurmaya çalışmakla şekillenir. Çocukluk gençliğe, gençlik yetişkinliğe dönerken hala -en ihtiyaç duyulan vakitte alınamayan- sevgiyi anne ve babandan temin edebilmek adına ömür ebeveynlerinin isteklerini gerçekleştirebilmeye harcanır. 

Aktarılan boşluk

Büyümek, yaş almak ise beklentiyi değiştirmez; ancak yönlendirebilir. Ebeveynlerin veremediği sevginin, şefkatin ve güvenin peşinde ilişkiler kurulur. Çocukluktan kalan ihtiyaçlar boşluğu doldurmaya çalışmaktan yeni kurulan ilişkilerde roller, arkadaş, sevgili, patron olmaktan öte anlamlar taşımaya başlar. Yahut doğan çocuklara ya da torunlara kendi doğumumuzla açılan ve ihmal edilen boşlukları doldurma vazifesi yüklenir. Tamamlaması gereken görevlerle dünyaya gelen bebeklerin, kendi isteklerinin önceliğinin olmayışı veya duygularının bakım vereninin gölgesinde kalması içinde boşluklarla büyüyen başka yetişkinlerin doğumudur. 

Harici boşluklar

 Derunumuzdaki boşluklar, ilişki tasarımlarımızı da değiştirir. Kendiliğimizde uygun konumlandırılmamış oylumlar anlamlarımızı da çarpıklaştırır; yaşam mimarimizin derinlik, uzaklık, renk, gölge, doluluk vb. dengelerini bozar. Misal, mutsuzluğun kaynağı ve çözümü harici olana atfedilir. Bir “olay”, “nesne” ya da “kişi” mesut olmanın anahtarı olur: “Dünyayı gezebilseydim, mutlu olurdum.”, “Bir evim olsaydı, sevilirdim.” veya “O, beni sevse, hayatta sorunum kalmazdı.” diyebilir çarpıklaşmış algılarımız. İstekler elde edilmesine rağmen mutsuzluğunun değişmediğini fark edildiğinde mutsuzluğuna neden olan nev kişiler, olaylar ve nesneler ortaya çıkar. Derunumuzda anlamlandırılmamış ve doldurulmamış oylumların yarattığı çarpık algıların neticesinin mutsuzluk olduğunu kavramak güçtür. 

“Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük.”

Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk

Boşluğun biçimi

Boşluğa şekil vermek mühimdir; bilinçsizce boşluğu sınırlamak onu tanımlanabilir kılmaya yetmez. Mesela, mekandaki boşluklar da işlevselliği, konsepti, hissiyatı etkiler; mekânı oluşturabilmek için yalnızca boşluğa sınır koymak, o yere anlam vermeye yetmeyecektir. Lakin farkındalıkla yapılandırılan tasarım mekânı sembolik, işlevsel ve görsel manalarla donatır. Ruhumuzdaki boşlukları doldurmak için sınır çizmeye çalışmak da boşlukları tanımlanabilir kılmayacaktır. Tanımlayamadığımız şeye sınır koymaya çalışmak belki de içimizdeki en büyük odayı ona vermeye neden olur. Belirsizliğin ve mahrumiyetin odası; anlamsız, huzursuzluk, amaçsızlık, kopukluk, duyarsızlık, yalnızlık, ait olmama hisleriyle meşbu bir oda…

Kendilik tasarımımız, ben’i oluşturan deneyimlerin arasındaki boşluğu da anlamlı hale getirmeyi içerir. Kendilik tasarımızın eskizleri ilk deneyimlerle çizilmiş olsa da yeni deneyimler ve bağlar taslağı değiştirebilir, geliştirebilir ya da -izleri kalsa dahi- silebilir. Bazen taslakta bulunmayan deneyimler yaşanır, nereye yerleştireceğimizi bilmediğimiz bu tecrübeler tasarımda oylumlara sebep olabilir, kayıp ve yas gibi… 

Boşluğu doldurmak

Boşluklarımızın bilincinde olmak, kendimizi bilmeyi ihtiva eder. Eksikliği hissedilen, ancak neyin noksan olduğu bilinmeyen oylukları, mide krampı, baş, boyun veya sırt ağrısı, aşırı fedakârlık, takınırcasına yeme, yememe, depresyon, korku, kaygı, işkolizm, alkolizm veya nice bağımlılıkla doldurulmaya çalışılabiliriz. Yine de ömür, içimizde büyüyen kara deliğe düşmeden, kaygan bir köprüden geçmek zorundaymışçasına korku dolu, tedirgin, ürkek yürüyüşle; köklenmekten/aidiyetten uzak geçer. Zira, kendilik tasarımını oluşturan deneyimler arasında kalan derunumuzdaki oylum anlamlı hale getirilmemiş, salt doyurulmaya yönelik eyleme geçilmiştir. 

Boşluk kendiliğin bir parçası olursa…

İçimizdeki boşluğu doldurmaya çalışmak yerine boşluğun tasarımımızın bir parçası olduğunu kabul ederek, onu ruhsal mekanımıza özgünlük, işlev ve estetik kazandırması için kullanabiliriz. Yaşamımızdaki boşluklara katacağımız anlamlar iç dünyamızdaki nesneleri de yeniden tanımlayabilir olmasını sağlayabilir. İhtiyacımız olan sevgiyi, ilgiyi ve şefkati alamamış olmamız, noksan olanı keşfedip -eskisinin izlerini barındırıyor olsa da- yeni bir taslak çizmemize mahzur değil.  Yahut işimizin, yurdumuzun, yuvamızın veya sevdiğimiz birinin ani kaybının neden olacağı balaban boşluğu kapsayabilecek kadar büyümemizde bir beis yok. Elbet kayıpların acısıyla ruhumuzda açılan oylumlar her geçen gün büyüyebilir, çocukluktan kalan noksanlıklarla derinleşebilir, güçsüzlük ve çaresizlikle koyulaşabilir; lakin kendimizi anlamak, kendimize, kendimiz ve başkaları tarafından anlaşılmak için imkân vermek içimizde noksan kalan sevgiye bizi yaklaştırır. Serencamımız, tasarımı anlamlandırılmış boşluklarla bezeli kendilik olabilir… 

(1) Tanım, “Şamlıoğlu, T., (2010), Mimari Formda Boşluğun Keşfi” tezinden alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ayşe Naz Hazal Sezen Arşivi