Silivri yaz sıcağında da soğuk olur mu?

Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Oğlum uyandırdı, "ne bu surat" diye sordu. Önce boş boş ona baktım, sonra aynaya... Suratımın yarısında klavye tuşlarının izi vardı... Fırsatı kaçırmayıp bu suratı satmanın tam sırasıydı.

-Yaa oğlum, hayat kolay mı sanıyorsun, sen sabahlara kadar bilgisayarda oyun oynarken, ben çalıştım, bu gördüğün surat bir yazı emekçisinin suratı" cümlesini hazırlarken, gözü ekrana takıldı. Gazete Pencere'deki ilk yazım açıktı.

-"Sen kendi yazını mı okuyorsun?" diye sordu. "Niye ki..." diyebildim, dilim tutukluk yaptı. Başladı yüklenmeye...

-"Doğru söyle kaç kez tıkladın kendi yazına?"

Ne diyeceğimi bilemedim. Daha ilk yazım, verilmiş sözlerim, vaatlerim var. Bu yazı okunmalı ki eşin dostun akşam masasına meze olmayayım.

"Valla sabaha kadar tıkladım, sonra yorgun düşüp uyumuşum" desem daha ilk yazı oğlumun gözünde iki paralık olacak..

"Belki birkaç kez tıklamışımdır" dedim, alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi...

-"Yalnız aynı IP adresinden tıklarsan bir etkisi olmaz sanırım, İstersen bin kez tıkla bir kez okunmuş görünebilir" dedi. Kulaklarım kızardı... Bir anda gözümün önünden Abdülkadir Selviler, Ahmet Hakanlar, yandaşı, muhalifi, bir TIR dolusu adam geçti.. İç sesim "Peki onlar nasıl yapıyorlar" diye sorarken yanıt yine oğlumdan geldi...

"Oturup sabaha kadar kendi yazını tıklayacağına, sosyal medya hesaplarını kullan. Gerçi senin takipçi sayınla ancak tek kale maç yapılır" dedi.

Feyyaz Yiğit geldi aklıma... Oğlan beni ezdikçe eziyordu, daha da ezmez, durur dedim, durmadı ezdi, ezdi, yine ezdi;

"İstersen destek al.. Sosyal medyası güçlü arkadaşlarına tweet attır, rt yapsınlar falan" dedi... Zekice bir taktikti ama yeterince eziklenmiştim ve patladım:

-"Rızkımı veren Hüda'dır. Kula minnet eylemem . Bunu da böyle bil evlat" dedim ve savdım başımdan. Kendimi şimdi daha iyi hissediyordum. Terliklerimle bakkala gittim sigara almaya...

ROK'U HAPSE ATTILAR BİZİM BAKKALA DERT OLDU

Bakkal siyasetle yakından ilgili... Özellikle muhalif basını sıkı takip eder. Neredeyse her gün "Merdan Yanardağ iyi adamdı" hatırlatmasını yapar. Peşinden "Ne diyorsun, ne zaman gider bu adamlar" diye bir olta atar. Ruh halime göre kimi zaman "az kaldı", kimi zaman "kimsenin bir yere gittiği yok, baksana olanlara" cümlesiyle girizgah yapıp tam engin fikirlerimi aktaracakken, sözümü kesip kendisi başlar "somut durumun somut tahlilini" yapmaya...

Ama bu sabah öyle yapmadı. Önce "ROK'u da attılar hapse" dedi. Sustum ifadesiz bir suratla parayı uzattım. "İyi ki ön adı Bekir falan değilmiş, Yoksa kısaltması... " Ne demek istediğini anlamadım, bir de ekmek istedim.

Sonra "Yazını okudum" dedi, beni aldı bir heyecan. "Eee" dedim.

-"Uzun yazmışsın ama pek bir şey dememişsin" dedi. Sokaktan ilk tepki ve ilk hayal kırıklığı...

-Yazında ne AKP var, ne CHP var, ne MHP, ne de süreç. Bi anını anlatmışsın. Bilmem kim Taksim meydanında anıracakmış anırmamış"... Yine kulaklarım kızardı, hatta gül benzim de soldu.

"Mayıs ayındayız, hava ısındı, önümüz de yaz" dedi. Anlamadım. "Yani Silivri de o kadar soğuk olmaz bu mevsimde. Korkmadan yaz" imasında bulunuyor galiba diye düşündüm. İç sesim bakkala, "Ama sen de üç harfli markette 60 liraya satılan tuzlu fıstığı 80 liraya satıyorsun" dedi. Dış sesim onu bastırdı;

NESİNİ SÖYLEYİM CANIM EFENDİM...

"Nesini yazayım abi, nesini yazayım?

-1929 buhranı dahil, dünyanın en büyük ekonomik buhranlarının bile ortalama süresi 3 yıl iken bu memleketin 8 yıldır neden düze çıkamadığını mı yazayım?

-Milyonlarca genci işsiz güçsüzken "işsizlik oranında bu ay da rekor düşüş olduğunu" söyleyen bakanı mı yazayım, yoksa ilk kez aylık enflasyonu gerçek enflasyona yakın açıkladığı için geçen günlerde görevden alınan TÜİK Başkanını mı?

-Ya da her gün muhalefet partili belediyelere yapılan operasyonları ve bu operasyonlar yapılırken, düne kadar iktidara demediklerini bırakmayan ama gemisinin su aldığı hissine kapılınca iktidara yanlayıp, başı önünde gezmesi gerekirken "başım dik, alnım ak" diyerek seçmenine kafa atan belediye başkanlarını mı yazayım?

-Bütün bunlar olurken seçmenin umudunu altılı masalarda köşe kapmacalarla kursağında bırakmış olanları, hem genel seçimde hem de kurultayda kaybettiği halde aylarca partisinin tepesinde akbabalar gibi dolaşarak mahkemelerden mutlak butlan kararı bekleyenleri mi yazayım?

-Ya da bir taraftan toplumsal barış hayali kurarken -ki barışın hayali bile kıymetlidir her daim- ama diğer taraftan toplumsal barışa zarar veren adımlara yarım ağızla utangaç tepkiler vermenin ötesine geçemeyenleri mi yazayım?

-Yazayım da... Dün idam isteyip meydanlarda yağlı urgan attığı kişiyi bugün "Barış Koordinatörü" ilan eden milliyetçi partinin "ne yapmak ve nereye varmak istediğini" mi yazayım, yoksa bu partinin geleneğinden gelip tam aksi istikamette, "barış karşıtlığı" üzerinden oy avcılığına çıkanları mı?

-Aylarca delilsiz, iddianamesiz 12 metrekarelik hücrelerde tutulan gazetecileri, yazarları, başkanından şoförüne belediye personelini mi yazayım, yoksa dışarıda sırasını bekleyenleri mi? Hangisini yazayım bakkal abi, hangisini..."

Sustu bakkal... Bakkalı perte çıkarmanın verdiği özgüvenle sigaramı ve ekmeğimi alıp evin yolunu tuttum söylene söylene...

Yok, önceki yazıyı uzun yazmışsın da bir şey dememişsin... Yok, korkma, önümüz yazmış da Silivri o kadar soğuk olmazmış.... Yok, sadece anı anlatmışsın... Evet, kabul; İcraati olmayan anca anısını anlatır... Dinlemek istemiyorsan git aha orada, Abdülkadir'i tıkla, Ahmet Hakan'ı tıkla... Silivri'ye de sen git, ben sana iç çamaşırı ve yeşil soğan gönderirim, sözüm olsun.... Ama üç harfliden 60 liraya aldığın tuzlu fıstığı 80 liraya bana dayama, yemezler...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Fikret Bulut Arşivi