“BÜYÜME, KALKINMA, KÂR ZEHİRLİ SÖZCÜKLER”

Acayipleşti havalar / Bir güneş, bir yağmur, bir kar / Atom bombası demelerinden diyorlar / … / Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm / Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz / Ya dünyamıza inecek ölüm. Bu dizeler Nâzım Hikmet’e ait. 6 Mart 1958’de Varşova’dan dünyaya böyle seslendi. Sosyal bilimci Tayfun Atay, büyük şairin dizelerinden esinlenerek ‘Yeryüzüne Ölümü İndirdik Gülüm! Homo Demonus Üzerine Antropolojik Serzenişler’ isimli bir kitap yazdı. Kitabında insanın dünyayı çevresel bir yıkıma nasıl sürüklediğini anlatıyor ve Yuval Noah Harari’nin ‘Homo Deus’ kitabına da eleştirilerde bulunuyor. Atay insanın tanrılaşması olarak açıklanabilecek ‘Homo Deus’ tanımına karşı çıkıyor ve yeni bir tanımla okuru buluşturuyor; Homo Demonus. Yani insanın şeytanlaşması. Peki Harari’nin tanrı mertebesine yükselttiği insan ne oldu da Tayfun Atay’ın kitabında Homo Demonus’a dönüştü? Antroposen Çağ denilen insanın dünyayı yok oluşa sürüklediği kıyameti durdurmak mümkün mü? “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Âşık Veysel’i, kitaplarında Anadolu coğrafyasını, Anadolu’nun faunasını, kurdunu, kuşunu anlatan Yaşar Kemal’i yetiştiren bu topraklar nasıl oldu da betona dönüştü? Atay, “Türkiye’de dinle kapitalizmi buluşturan bir siyasi akıl hâlâ övüne övüne, ağzını şapırdata şapırdata büyümeden, kalkınmadan söz ediyor. Büyüme, kalkınma, kâr dünyayı yok edişe götüren zehirli sözcükler. İnsanlığın yeryüzüne saçtığı zehir” diyor. Peki dünyanın yok oluşunu durdurmak mümkün mü? Şirketlerin dilinden düşmeyen sürdürülebilirlik bir çözüm olabilir mi? Sorularımı Tayfun Atay yanıtladı.

Harari ‘Homo Deus’ kitabında insanın tanrılaştığından söz eder. Siz ise yaşanan durumun bir tanrılaşma süreci olmadığını şeytanlaşma olduğunu söylüyorsunuz. Bunu da Homo Demonus olarak ifade ediyorsunuz. Harari’ye katılmadığınız nokta nedir? Neden insan Homo Deus değil de Homo Demonus?

Harari çok okunan, kitapları çok satan bir yazar. Bir kamusal entellektüel. Yakın zamanda Türkiye’ye de geldi. İstanbul’da hınca hınç dolu bir salonda kitlesiyle buluştu. Orada da Homo Deus’ta yazdıklarını tekrarladı. Harari’nin tarihle antropolojiyi popüler ilgiye açmayı başarılı bir biçimde gerçekleştiren bir isim olduğunu kabul etmek gerek. Aslında bir akademisyen, tarihçi. Sorun şu ki mevcut ekonomi-politik sistemin dünyayı getirdiği noktanın bir taraftan tespitini yaparken, hepimizin taşıdığı endişeleri dile getirmekle birlikte bu sistemin doğa karşısında bütün yapıp etmelerine hâlâ ümitle sarılmayı sürdürüyor. Dolayısıyla mevcut ekonomi-politik sistemi eleştirse de incitmiyor. Küresel tüketim kapitalizminin yeryüzünü yok oluş noktasına getirdiğini görüyoruz. Küresel ısınma dediğimiz, jeolojik olarak adını Antroposen olarak koyduğumuz yani kıyametin jeolojik adı, böyle bir tablo var önümüzde. İnsan doğa karşısında bir zararlı, bir kanser hücresi haline geldi. Bunun sorumlusu da mevcut ekonomi-politik işleyiş. Tabii hepimizin bunda az ya da çok bir payı var. Tüketim ekonomisi ve kültürünün içindeyiz. Markete gidip alışveriş yapıp, poşet alıp onları boşaltıp birkaç saniyede çöpe dönüştürünce muazzam bir yıkıma saniyeler içinde hepimiz katkıda bulunuyoruz. Kullandığımız arabalardan, kağıt bardaklara kadar…

“KAPİTALİZMDEN ÜMİDİ KESMİYOR”
Harari kitabında bunlara değinmekle birlikte sonuçta kapitalizmden hâlâ ümidi kesmemeyi sürdüren bir üslupla yol alıyor. Çok satar olmanın sırrı da burada olsa gerek! Yani mevcut sistemi eleştireceksin ama yine onun çerçevesi içinde kalarak insanlık kötüye gitmez, insanlık bir çaresini bulur diyeceksin. Biyoteknolojik, biyogenetik çerçevede yapıp ettikleriyle, bilgisayar teknolojisi ile de insanın bir üst aşamaya geldiğini, tanrılaştığını söyleyeceksin. Onun adını da Homo Deus koyacaksın. Harari bunu yaparken insanlık tarihine bakıyor ve diyor ki insanlık tarihi üç temel sorunla boğuşarak geçti. Nedir bunlar? Açlık, salgın ve savaş. Tarihsel süreç içinde nüfus artışına bağlı olarak ve tarımla birlikte insan-hayvan etkileşiminin, insan-bitki etkileşiminin sıklaşması salgın riskini artırdı. Nüfus artışı da savaşları kaçınılmaz kıldı, kıtlıklara yol açtı. Harari “Bugün bu sorunlar bitti” diyor. Önümüzdeki dönemde insanlığın üç başka sorunu olacağını söylüyor. Sürekli mutluluk arayışı, yaşlanmayı durdurmak ve tanrısallık. İnsanın özellikle siborglar, robotlar, yapay zekâ gibi uygulamalarla yeryüzünde tanrılaşmaya gittiğini söylüyor. Ama Harari’nin “Bitti” dediği sorunlar bitmedi. Kitabını 2016 yılında yazdığında Covid-19 pandemisi yoktu. Son rakamı bilmiyorum ama altı milyondan fazla insanı Covid yok etti ve hastalığın hâlâ da tam olarak nereye gideceği belli değil. İnsanın bugünkü yaşamına bağlı olarak yeni pandemilerin, hayvanlardan insanlara geçen birtakım virüslerin önümüzdeki dönemde de görülebileceğini bilim insanları söylüyor. Açlık hâlâ dünyada bir büyük sorun. Ülkemizde tarımın yok olduğunu görüyoruz. Buğday için Rusya ve Ukrayna’ya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Bu yeryüzünde bütün ülkelerin sorunu. Su kritik bir problem olarak karşımızda. Dolayısıyla beslenme açısından da insanlığın parlak bir noktada olduğunu söylenemez. Obezite vardır ama obezite zengin ülkelerin sorunudur. İnsanlığın gıda bulma kriziyle karşı karşıya olduğu ortada. Savaş bitmedi dünyada. III. Dünya Savaşı bir anlamda yaşandı. Kore, Vietnam, Afganistan, Körfez’de yaşananlar, en son Suriye ve şimdi de Ukrayna. Harari birtakım istatistiklere dayanarak bunları veriyor ama insanlığın bu sorunları çözemediği, savaşın da açlığın da salgının da insan yapıp etmelerine bağlı olarak hâlâ hayatımızın bir parçası olduğu ortada.

“HARARİ’NİN YAZDIKLARI YENİ DEĞİL”
Homo Deus tanımına itiraz ediyorsunuz.
Kitabın başlığını sorunlu kabul görüyorum. Yukarıda biraz açıkladım. Ayrıca Harari’nin yazdıkları yeni değil. O bir “infotainer” bu nedenle. Yani malumat haline gelmiş bilgiyi eğlenceli bir şekilde aktaran kişi. “Görünüyorum, o halde varım” dünyasında, görsel kültür dünyasında, insanların ciltlerce kitabı tüketecek sabrının, dikkatinin, yoğunlaşmasının olmadığı bir dünyada hazır bilgiyi, rahat okunur bir biçimde sunan kişi. Tarihçi Carlo Cipolla ‘Tarih Boyunca Ekonomi ve Nüfus’ kitabını 1960’larda yazıyor. İnsanlığı altmış yıl önce uyarıyor. Tarihçiler, sosyologlar, antropologlar, iktisatçılar, iklim bilimciler uyardılar. Harari Türkiye’ye geldiğinde küresel iklim krizinden, cyborglaşmadan, bir yönetici elitin tanrısal bir varlık haline geleceğinden, mental olarak sıradan insanla seçkin arasında tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir farkın ortaya çıkabileceğinden, dünyayı tükettiğimizden bahsetti. Çözüm olarak da “Büyümenin sıfırlanması gerekiyor” dedi. Altmış yıl önce Cipolla, “İktisadi büyümeyi durdurmayı ciddi olarak düşünmemiz gerekiyor” diyordu. O zaman kimse kulak asmadı. Şimdi Harari onu yeni bir şey gibi söylese ne olur, söylemese ne olur. İş işten geçti.
Bugün bizim ülkemizde de dinle kapitalizmi buluşturan bir siyasi akıl hâlâ övüne övüne, ağzını şapırdata şapırdata büyümeden, kalkınmadan söz ediyor. Büyüme, kalkınma, kâr dünyayı yok edişe götüren zehirli sözcükler. İnsanlığın yeryüzüne saçtığı zehir bu. Türkiye’de de 1980’lerden bu yana pek çok insan iklim krizini dillendiriyor. Bugün sellerle, yangınlarla iklim krizini hissettiğimiz noktada biri çıkıp da Homo Deus’tan bahsederken, “Bütün bunlar insan yapıp etmelerinin sonucu, ama bir taraftan tanrılaşırken insan teknolojiyi de bu sorunları aşmaya uyarlayabilir” dediği zaman bu rahatlatıyor insanları.

Aldous Huxley’in sözünü ettiği soma gibi mi?
Evet, Harari’nin söylediklerine baktığın zaman; insanlığın aslında teknolojik olarak nereye gittiğini söylerken, mutluluk arayışı yolunda birtakım biyokimyasalları kullanabileceğini söylerken 1930’lara Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki soma hapını hatırlıyorsun. Harari bunu 90 yıl sonraki dünyaya oralardan taşıyor. Bütün bunlar daha önce söylendi, anlatıldı, vurgulandı ama bu kadar popüler olmadı. Bu kadar alıcı bulmadı. Bunları yazanlara, söyleyenlere zamanında bu kadar büyük paralar da kazandırmadı.

“KUZUYU KURDA EMANET EDİYORUZ”
Türkiye’ye baktığımızda çevreyle uyumlu olduğunu söyleyen bir iktidar var. Bakanlığın adı ne? Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. Hem TOKİ’yi bünyesinde taşıyor dolayısıyla yeryüzüne bol miktarda beton saçmaktan mesul, öte taraftan iklim değişikliği… Yani kuzuyu kurda emanet etmek gibi bir şey bu.

Kitabınızın adını da sormak isterim. Nâzım Hikmet’in şiirinden bir esinlenme; ‘Yeryüzüne ölümü indirdik gülüm.’ Matrix filminden bir alıntıyla kitaba başlıyorsunuz. “Türünüzü sınıflandırmaya çalışırken fark ettim. Siz aslında memeli değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeli hayvanlar içgüdüsel olarak çevreleriyle doğal bir denge geliştirmişler. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye gider, orada çoğalırsınız; bütün doğal kaynaklar tükeninceye dek… Bu gezegende aynı yayılma örüntüsünü izleyen bir tür daha var. Virüs! İnsanlar hastalıktır” deniliyor. Çözüm yollarından söz ettiniz ama bir çıkış var mı? Ne dersiniz?

Çıkış; kansere müdahale etmek. Nâzım 1958’de yazmış şiiri. O dönemde atom bombası denemeleri yapılıyor. Sovyetler’le Amerika arasında dünya paylaşımı, güç mücadelesi sürmekte, Soğuk Savaş dönemi. O nedenle Harari’nin söylediği hiçbir şey yeni değil diyorum. 58’de Nâzım şiirinde; Acayipleşti havalar / Bir güneş, bir yağmur, bir kar / Atom bombası denemelerinden diyorlar / … / Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm / Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz / Ya dünyamıza inecek ölüm … diyor. Bu ikilem var. 1950’lerde bu söylenmiş. İnsan ölü yıldızlara hayatı da götürebilir, yeryüzüne ölümü de indirebilir. İnsanın yapıp ettiklerine bakınca ikincisinden yana ben Homo Demonus diyorum. Harari ise birinci seçeneğin izinde Homo Deus diyor. O seçenek üzerinden gidersen iyimserliğini korursun. Kitapta başka referanslar da var. Zoolog Desmond Morris, Amerikalı antropolog Carleton Coon gibi. Kanser hücresi mecazını ben uzun zamandır kullanıyorum. Matrix’te de görünce tabii çok heyecanlandım. Zaten Matrix’in içeriğine de baktığımızda insanın kendisinin yarattığı araç gereçlerin, makinelerin tutsağı haline gelmesi işlenir.

Söyleşinin tamamı Bidebunu izle YouTube kanalında Ayraç programında.

“SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BİR İLLÜZYON”

Metis Yayınları’ndan çıkan ‘Küçülme’ isimli bir kitap var. Kitapta sistemlerin zorunlu olarak nasıl ufalmaya gitmesi gerektiğinden söz ediliyor. Sizce küçülmeyi ne zaman konuşmaya başlarız? Hemen hemen son on yıldır sürdürülebilirlik kavramı konuşuluyor. Neyin sürdürülebilirliği bu? Bu da bize ayrı bir sektör gibi pompalanıyor. Bir şirketin tüketmemesi, durması, küçülmesi mümkün mü? Sürdürülebilirliği siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir sahtekârlık olarak görüyorum. Kamuoyunu aldatma olarak düşünüyorum. Bir tür illüzyon aynı zamanda. Bu işin sürdürülebilirliği yok! Kesilmesi gerekiyor. Başka bir yaşam biçimi olarak, başka bir anlayışın, başka bir ekonomi-politik seçeneğin öne çıkarılması gerekiyor. Geri dönüşüm de başlı başına bir endüstriye dönüştü. Kapitalist sistem işleyişini sürdürme yolunda açtığı hasarların farkında ama motoru durdurmaya kimse yanaşmıyor. Plastik üretimini durdurman gerekiyor. İnsan kanında plastik tespit edildi. Daha önce insan dışkısında tespit ediliyordu artık kana geçmiş. Okyanusun ortasında plastik atıklardan oluşmuş adına da “7. Kıta” denilen bir çöp yığını var. Sürdürülebilirlik, geri dönüşüm bunların hepsi aldatmaca. Homosantrik değil ekosantrik olmamız gerekiyor. Sözünü ettiğin kitabın adı; Küçülme. “degrowth” sözcüğünün karşılığı olarak önerilmiş. Aslında büyümeden vazgeçme anlamına geliyor. Ben de o yüzden onu küçülmeden ziyade büzülme olarak ifade ediyorum. Doğal çevrenin sınırlarına duyarlı olma anlamında kullanıyorum.

“AKP’Yİ İKTİDARDA TUTAN İNŞAAT KAPİTALİZMİ”

Bu ülke Âşık Veysel gibi “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen birini yetiştirmiş. Ya da Anadolu’nun faunasını eserlerinde görebileceğimiz Yaşar Kemal’i. Siz ülkeyi betona boğan iktidardan bahsettiniz. Tanıl Bora’nın derlediği ‘İnşaat ya Resulullah’ kitabına göndermede bulunuyorsunuz ve bu ifadeyi genişletiyorsunuz. “Nükleer ya Resulullah, HES ya Resulullah, Kanal ya Resulullah, …” Ne oldu Aşık Veysel’in kara toprağına?

Türkiye’de İslamcı bir geçmişten gelip 21.yüzyılın başından itibaren dünyada İslamcılığın tükendiği bir çağda Post İslamizm’in konuşulduğu bir dönemde karşımızda olan bu iktidarı Batı kapitalizminin İslamcı perspektiften olumlanması olarak düşünmek mümkün. İslamcılığın kapitalizmle hemhal olmayı kabul etmesi, kendince kapitalizmi hidayete erdirmeye, yani kapitalizmi lanet saymaktan nimet saymaya yönelmesi. Neoliberal politikaları kendi söylemiyle buluşturması. Bunun Türkiye’deki karşılığı da AKP iktidarı oldu. “İnşaat ya Resulullah” başlığı pek çok şey anlatıyor. AKP’yi bunca yıl iktidarda tutan inşaat kapitalizmi. 20 yıldır yapılanlar düşünüldüğünde Veysel’in “sadık yâri”nin betona boğulduğunu söylemek mümkün. Bunu üstelik İslami bir dil kullanarak bu ülkedeki yoksulları kalkındırma, onlara rahat yaşam koşulları, ev bark sahibi yapma retoriği üzerinden işlerliğe soktular. O yoksulların oylarını aldılar, o oylarla kendilerine bağlı müteahhit iktidarını beslediler, var ettiler. O müteahhit iktidarı da onlara bin yüz küsur odalı saraylar inşa etti. Yapılan her şey ister millet bahçesi ister kanal ister köprü bunların hepsi beton üretimi aslında.

Çocuk Kitapları

Şu Benim Mavi Babam
Yazar: Haydar Ergülen
Yayınevi: Günışığı Yayınları

Küçük Kara Balık
Yazar: Samed Behrengi
Çevirmen: İlknur Özdemir
Resimleyen: Serap Deliroman
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınları

Gezegenler ve Yıldızlar
Yazar: Monika Wittmann
Çevirmen: Ayşe Kul
Yayınevi: İş Bankası Yayınları

Ateşten Kaçmak
Yazar: Vladimir Tumanov
Çevirmen: Mine Kazmaoğlu
Yayınevi: Günışığı Yayınları

Gizli Bahçe
Yazar: Frances Hodgson Burnett
Çevirmen: Aycan Ak
Yayınevi: Can Çocuk

80 Günde Devrialem
Yazar: Jules Verne
Çevirmen: Pınar Güzelyürek Çelik
Yayınevi: İthaki Çocuk

Çok Satanlar

1. Gece Yarısı Kütüphanesi, Matt Haig

2. Bir Aşk Masalı, Ahmet Ümit

3. Kaplanın Sırtında: İstibdat ve Hürriyet, Zülfü Livaneli

4. Babamın Yeri, Annie Ernaux

5. Mermer Adam, Jean-Christophe Grange

Haftanın Kitapları

Bir Aşk Masalı
Yazar: Ahmet Ümit
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Çember Apartmanı
Yazar: Defne Suman
Yayınevi: Doğan Kitap

Köstebek Yolları
Günay Çetao Kızılırmak
İletişim Yayınları

Aylaklar
Yazar: Melih Cevdet Anday
Everest Yayınları

İskandinav Mitolojisi
Yazar: Mehmet Emre İnal
Yayınevi: Destek Yayınları

Yazyavun
Yazar: Şehmus Özek
Yayınevi: Junart

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi