TÜRK TİYATROSU’NUN “OKSİJENİ” HALDUN TANER

Türk Tiyatrosu’nun büyük ustası Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner için “Türk Tiyatrosu ne zaman tık nefes olsa Haldun oksijen yetiştirir” der. Taner’in ‘Vatan Kurtaran Şaban’ oyunuyla devleşen Metin Akpınar da “Bu laf beni çok etkilemiştir, gerçekten de birebir Haldun Bey’i anlatan nefis bir tanımlamadır” diyor.

Ayışığında Çalışkur, Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, Fazilet Ezcanesi, Huzur Çıkmazı, Vatan Kurtaran Şaban, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Keşanlı Ali Destanı, diğer öykü kitapları, gazete yazıları ve radyo yayınları… 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü öncesinde sayfamızı Haldun Taner’e ayırıyoruz.

Haldun Taner edebiyatımıza, tiyatromuza yaptığı katkıların yanı sıra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir tiyatro bölümü kurulması için büyük çaba gösterir. Bu yazıda Kerem Karaboğa’nın ‘100. Doğum yılında Haldun Taner’ için hazırladığı ‘Haldun Taner’le Yaşamak’ kitabından yola çıkarak onun düşün dünyasını anlamaya çalışacağız.  Kitapta tiyatro ve öykü incelemelerinin yanı sıra karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarında Haldun Taner ve kabare tiyatrosu da olmak üzere farklı makaleler yer alıyor. Yazımda eşi Demet Taner’in kaleme aldığı ‘Canlar Ölesi Değil’ kitabından da faydalandım. Ayrıca Selçuk Erez ve Demet Taner’in imzasını taşıyan ‘Haldun Taner’in Timsahı’ kitabı onun mücadeleci ruhunu anlamak, dünya edebiyatıyla olan ilişkisini çözmek için önemli bir eser.

“BİR GÜN SENİ YAZACAĞIM”

Demet Taner, bir sabah şakalaşırken “Bir gün seni yazacağım” der Haldun Taner’e. O da keyifle gülüp “Kimse merak edip okumaz ki!” diye yanıt verir. Oysa bugün eserleri hâlâ güncelliğini koruyor, öyküleri, tiyatro metinleri üzerine incelemeler yapılıyor, oyunları sahneleniyor. Demet Taner ‘Canlar Ölesi Değil’ kitabında tanışmalarını şöyle anlatıyor: 1960’lı yılların başında Moda’daki Lozan Kulübü’nde; Pazar günleri açıkoturumlar, konferanslar düzenleniyor; edebiyatçılar, sanatçılar, gazetecilerin çevresinde, kültüre açık genç yaşlı birçok Kadıköylü Zekeriya Sertel’e ait olan iki katlı evde, alt salonu dolduruyordu. Aralarında şimdi anımsayabildiklerim; Kemal Tahir, Adnan Benk, İlhan Mimaroğlu, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Berna Moran, Tahir Alangu, Aziz Nesin…Haldun Taner’di.

LOZAN’IN ÖNCÜSÜ HALDUN TANER’İN BABASI

Haldun Taner hem anne hem de baba tarafından boğaz çocuğudur. İstanbul Beylerbeyi’ndendir. Babası İstanbul Darülfünun’da en genç Hukuk Profesörü olan Ahmed Selâhaddin’dir. Haldun Taner “… ama Boğaz sularında müttefik donanması demirlemiş durmaktadır. İşgal polisi büyük yurtseverin peşindedir. Sık sık Bebek’teki evine gelir, onu ararlar. Eşinin balkona asacağı çamaşırların parolasından İngiliz polisinin o gün kendini evde arayıp aramadığını ve civarda nöbet tutup tutmadığını anlar. Tehlike işareti verildiği geceleri Küplüce’de kayınpederi Matbaayı Amire Müdürü Hamid Bey’in köşkünde geçirmektedir. Artık özel yaşamı, kişisel kaygıları, sıhhati, aile yaşamı kalmamıştır onun için. Vakit gazetesine yazdığı bir seri başmakalede Türk halklarının birer birer hukuki gerekçelerini saptayıp dünyaya anlatacaktır. Üç yıl sonra 1922 yılının Kasım ayında Lozan’da toplanan uluslararası sulh konferansında, Türk haklarını savunacak olanlara, bu müdafaanın bilimsel ve hukuki gerekçelerini ayrıntıları ile ve büyük bilimsel vukufla önceden hazırlamış bulunmaktadır. Onu, Lozan’ın öncüsü saydıran da bu hizmetleridir. Ahmed Selâhaddin, Kurtuluş Savaşı’nı ve zaferini göremeden gözlerini dünyaya kapar. Öldüğünde 42 yaşındadır ve cebinden yalnız yetmiş beş kuruş çıkmıştır. Bütün bu ayrıntıları nereden mi biliyorum? Kendisi babamdır da ondan…” diye yazar.

Babasını kaybettiğinde Haldun Taner beş yaşındadır. Annesiyle birlikte dedesi Hamid Bey’in yanına taşınırlar. Beylerbeyi’ndeki köşk yanında aile için kiracılık dönemi başlar. “Ced be ced İstanbullu olanlar, İstanbul’un çok semtinde oturmuş olanlar, bir çeşit İstanbul ve İstanbullu uzmanı sayılırlar… Geçende hesapladım. Bu sihirli kentin tam yirmi ayrı semtinde oturmuşum zaman zaman. Bir sevgilinin kolunu, boynunu, yüzünü, bileklerini, ellerini ayrı ayrı sever gibi” diye anlatır taşınma maceralarını.Galatasaray Lisesi’nin ardından Heidelberg’e siyaset okumak üzere gider ancak tüberküloz olduğu için okulunu bitiremeden ülkeye geri döner. Eğitimini İstanbul Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi’nde sürdürür ve ardından Viyana’ya tiyatro eğitimi almak için gider. Demet Taner, ‘Canlar Ölesi Değil’ kitabında fotoğraflarıyla Haldun Taner’i, nasıl tanıştıklarını, Kadıköy Mühürdar’daki evlerini, Haldun Taner’in fıkralarıyla kahkahası duyulan yan komşuları Mina Urgan’ı, Üsküdar Çiçekçi’de oturan Muhsin Ertuğrul’u ziyaretlerini, diğer dostlarını, Berlin’de geçirdikleri vakitleri anlatıyor.

“BİR MEMLEKETİN ASIL SAHİBİ; AYDINI, DÜŞÜNÜRÜDÜR”

‘Gelenekten Bugüne Tiyatrodaki Haldun Taner’ makalesinde Ayşegül Yüksel, Haldun Taner’in Batı ve Doğu kültürlerini aynı anda sindirmiş olmasının onun öykü türüyle başlayan ve tiyatroyla devam eden yazarlık sürecini etkilediğini aktarıyor. Tabi Galatasaray Lisesi’nde köklü bir eğitim almış olması, üniversitede Alman kültürü ve edebiyatı ile sanat tarihi okuması ardından yurtdışında tiyatro bilimi eğitimi görmesi ve bolca tiyatro izlemesi onun yazın süreci besleyen unsurlardır. Ayşegül Yüksel, Taner’in Osmanlı dönemi geleneksel tiyatrosunun ve Cumhuriyet döneminin de son ustalarını izleme şansı yakaladığını belirtiyor.

Dikmen Gürün ‘Haldun Taner’le Yaşamak’ kitabında yazdığı makalede; Haldun Taner’in tiyatronun sanat kolu olmaktan başka bir de ilim dalı olarak ele alınması gerektiği düşüncesinin altını çiziyor ve onun attığı adımların edebiyat fakültesi bünyesinde yıllar sonra açılan Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nün çekirdeğini oluşturduğunu vurguluyor. Çünkü Haldun Taner tiyatro eğitiminin sadece sanatçı değil donanımlı seyirci de yetiştirdiğine inanır. Bir aydının misyonunu şu sözlerle açıklıyor: Bence bir memleketin asıl sahibi ne oy kalabalığı, ne şu parti, ne bu parti, ne o paşa, ne bu beydir. O memleketin aydın, olgun, ilim ve sanat adamları, düşünürleridir. Çünkü zamanla değişen hükümetlere, iktidara rağmen, hiç değişmeyen, iyiye doğru yönelmiş bir pusula rolü oynayan, yurdun, asıl temsilcisi, değerler ölçüsünün nazımı böyle bağımsız bir aydınlar kitlesidir.

BİR DİRENİŞ ARACI OLARAK MİZAH

Zehra İşpiroğlu ‘Haldun Taner’de Gülmece ve Taşlama’ başlıklı yazısında Haldun Taner’in yapıtlarında mizahı bir direnme aracı olarak kullandığını belirtiyor. Yazar bu tür bir mizah anlayışının daha iyi bir geleceği hedefleyen ütopik bir boyutu olduğunu da vurguluyor. Dolayısıyla Haldun Taner’in eserlerinde topluma umut da aşıladığını söyleyebiliriz.  Ancak baskıcı ve otoriter zihniyetler bugün de yaşadığımız gibi mizah ve taşlamanın her türlüsüne şiddetle karşı çıkıyorlar. İşpiroğlu makalesinde Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabını örnek veriyor. “Umberto Eco romanında Ortaçağ dünyasını bir polisiye kurgu içinde anlatırken, gülmeye cinayetlerle sonuçlanan bir savaş açan bağnaz bir din adamını anlatır. Gülmenin korku duvarını kırabilecek yapıcı bir gizil gücü olması özellikle bağnaz dincilerin gözünü korkutur. Bu korku da ancak şiddet aracılığıyla engellenir. Bu nedenle tek çözüm gülmeyi savunan her şeyi yok etmektir.” Türkiye’de mizah anlayışı çok gelişmiş olmasına rağmen eğitim ve öğretim alanında mizaha yeteri kadar yer verilmez.İşpiroğlu mizahtan korkan bir anlayışın izlerini bundan neredeyse yarım yüzyıl önce bile gördüğümüzü, yetmişli yıllarda okullarda Dickens ve Gogol’ün kitaplarının yasaklandığını söylüyor ve genç yazarların Haldun Taner, Aziz Nesin gibi büyük ustalardan öğrenecekleri çok şey olduğunu belirtiyor.

KABARE TİYATROSUNUN MİMARI

Türkiye’de kabare tiyatrosunun öncüsü Haldun Taner’dir. Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner için der ki: Türk Tiyatrosu ne zaman tık nefes olsa Haldun oksijen yetiştirir. Taner’in ‘Vatan Kurtaran Şaban’ oyunuyla devleşen Metin Akpınar “Bu laf beni çok etkilemiştir, gerçekten de birebir Haldun Bey’i anlatan nefis bir tanımlamadır” diyor. ‘Vatan Kurtaran Şaban’ oyunu Türk Tiyatrosu ile çağdaş tiyatroyu birleştiren kabare tiyatrosunun ülkemizdeki ilk örneğidir. Bunun için Haldun Taner ‘Vatan Kurtaran Şaban’ oyununu kabare tiyatrosunun bir virtüözü olarak tanımlar. Bu oyun Devekuşu Kabare’nin de ilk oyunudur. Dikmen Gürün kabare tiyatrosunu anlattığı bölümde Haldun Bey’in ışıklı insanların, yani gülmesini bilen insanların tiyatrosu olarak kabare tiyatrosunu tanımladığını ifade ediyor. Devekuşunun isim babası da kendisidir. Aynı zamanda Tercüman Gazetesi’ndeki köşesinin adıdır Devekuşu.

DEVEKUŞU

Devekuşu devekuşu

Kanadın var yerdesin

Hörgücün yok devesin

Kumdan çıkmaz hiç başın

Sen ne biçim nesnesin

Uyan oldu sabahlar

Yeryüzünde neler var

Bak, gör, düşün, işit, anla

Ne yalanlar dolanlar

Yutturanlar yutanlar

Devekuşu devekuşu

Kanadın var yerdesin

Hörgücün yok devesin

Saklanmakla iş bitmez

Çık dışarı nerdesin

BİZİM ÇEHOV’UMUZ HALDUN TANER’DİR”

‘Haldun Taner’le Yaşamak’ kitabının son bölümünde Haldun Taner ve Kabare Tiyatrosu Paneli’nde geçen konuşmalara yer veriliyor. Toplantıda Demet Taner, Zeliha Berksoy ve Metin Akpınar, Haldun Taner’i anlatıyor. Zeliha Berksoy’un Viyana’da eğitim alması konusunda Haldun Taner’in onu nasıl yönlendirdiğini, annesi Semiha Berksoy’dan bağımsız olarak ona önem verip, saygı gösterdiğini Zeliha Berksoy’un sözlerinden anlıyoruz. Berksoy onun için “Uluslararası düzeyde bir yazarımız ve öykücülüğünde bizim Çehov’umuz diyebileceğimiz bir yazarımız” diyor.

GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM OYUNUYLA PROFESYONEL OLDUM”

Metin Akpınar ise 1964 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda, Haldun Taner’in başyapıtlarından biri olan ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ oyunuyla profesyonel olduğunu anlatıyor. “Haldun Bey bizi oradan bu çocuklarda iş var, bu çocuklar kabareci olur, çünkü bunlar dört kol çengi altı kol iskambil… Çünkü biz turnelerde falan komiklikler yapıyoruz, bütün otobüsü güldürüyoruz, gittiğimiz yerlerde yerimizde duramıyoruz.” Vatan Kurtaran Şaban oyunu için Haldun Hoca, Metin Akpınar ve Zeki Alasya’yı tatlı tatlı ikna eder. 1964 yılında kabare tiyatrolarını kurarlar. Metin Akpınar’ın sözünü ettiği ve kitapta yer alan kültür müsteşarı Adnan Ötüken’i biz de bu yazıda analım. “Adnan Ötüken kültür müsteşarı bir adam. İlk olarak Kadastro’da çalıştıktan sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’ne geçiyor. Yani bugünkü Güzel Sanatlar Akademisi’ne… Orada Venüs heykelini görünce çok fena oldu. “Bundan her okula birer tane koyalım” dedi. Onun şekil marifeti… Mustafa Bey diyor ki yani çocuklarımızın kültürü artsın Venüsleri böyle öğrensinler diye mi? Hayır diyor, tırnaklarını yemesinler yerlerse böyle olurlar ve ayrılırken de oradan çıplak heykellerin göğüslerine kadar kapatılması bağlamında peştamel ihalesi açılmak üzere de talimat veriyor.” Vatan Kurtaran Şaban metni böyle çıkıyor ortaya.

DOSTOYEVSKİ’NİN TİMSAHINDAN HALDUN TANER’İN TİMSAHINA

Haldun Taner 1960’ta üniversiteden atılan, tarihe 147’ler olarak geçen bilim insanlarının akademiden uzaklaştırılmasını tepkiyle karşılar ve aralarında yakın akrabası Prof. Dr. Müfide Küley’in de bulunduğu aydınların mesleklerine geri dönmeleri için gazetede yazılar yazar, üniversiteden uzaklaştırılan hocalarla birlikte 147’ler Derneği’nin kurulmasına öncülük eder. Aydınların üniversiteden atılan hocaların durumuna sessiz kalmasını anlayamaz, eleştirisini Timsah isimli eserle dile getirir. Timsah, Dostoyevski’nin kaleme aldığı bir eseridir. Selçuk Erez’in anımsaması ve çabası neticesinde Demet Taner’in radyo kayıtlarından ulaştığı eser ‘Haldun Taner’in Timsahı’ adıyla yayımlandı. Kitapta her iki yazarın Timsah öyküsü karşılaştırılarak okuyucuya aktarılıyor.

Demet Taner, eşi Haldun Taner için mizahın en etkili silahlardan biri olduğunu vurguluyor.Tıpkı 1961’de Dostoyevski’nin Timsah adlı öyküsünü 147’ler olayını yermek için uyarladığı gibi.  Taner’in Timsah’ında poliste, bürokraside, askerde hatta timsah tarafından yutulan adamda dahi eleştirel düşünce yokluğu mizah ile yansıtılır. Dostoyevski’nin Timsah’ındaki Abulof karakteri Haldun Taner’in metninde, 147 öğretim üyesi ve yardımcısını Milli Birlik Komitesi üyelerine verdiği asılsız bilgilerle şikayet eden Doç. Dr. Cihat Abaoğlu olduğu bilinmektedir. Abaoğlu, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Cemil Birsel’in de damadıdır. Ayrıca timsahın içinde kalmayı tercih eden İvan karakteri, Haldun Taner’in metninde 147 öğretim üyesinin meslektaşlarının tutumuyla bir görülmektedir. Haldun Taner, Dostoyevski’nin metninden yola çıkarak Timsah’ı bambaşka bir konuya getirmiş, bir hukuk çiğneme olayı olarak ele almış, bu olayın yol açtığı etik değerlerin görmezden gelinmesini, çıkarcılığı hicvetmiştir.

Haldun Taner’in kabare tiyatrosunu kurmaktaki amacı da eleştirel düşünceyi topluma yayma isteğidir. 147’ler Derneği bir askeri müdahaleden sonra yönetime karşı etkin ve verimli mücadele verebilmiş ilk sivil toplum kuruluşlarından biridir. Haldun Taner bu derneğin basın açıklamalarını yazmış, gazetedeki köşesinde konuyu gündemde tutmuştur. Kendi deyimiyle “rezaletin kavranması için” diğer yazarlara da bilgiler vermiştir. Haldun Taner üniversitedeki derslerinde engin bilgisini gençlere aktaran, tiyatro metinleri ve kitaplarıyla da geniş kitlelere ulaşan bir aydındır. Bu yazı onun yaşamından kısa bir kesitin özetidir. Düşün dünyasını dahi iyi anlamak isteyenler Fenerbahçe’deki Müze Evi’ni ziyaret edebilir. Ancak müzenin iki ay sürecek bir tadilatta olduğunu öğrendim.

HAFTANIN KİTAPLARI

26 Mart

BEN FRANKFURT’TA ŞOFÖRKEN

Aydın Engin

Kırmızı Kedi Yayınları

"Kitabın içinde, on iki yıllık siyasal göçmenliğime ilişkin epey ipucu, epey ayrıntı var. Keza Almanya’da Frankfurt gibi bir finans metropolünde taksi süren bir göçmenin ‘ruh hali’de kitabın çeşitli bölümlerine yansıyor. Aradan yıllar geçti. Hâlâ Frankfurt’un sokaklarını ezbere biliyorum. Hangi sokağın tek yönlü olduğunu, hangi sokakta numaraların nerede başladığını ve aşağı yukarı kaçta bittiği biliyorum. Yaşamda bir daha hiç kullanmayacağım bir sürü ‘çöp’ bilgi belleğimde hâlâ anlı ve silinmiyor” diyor Gazeteci Aydın Engin.  12 Eylül darbesine Almanya’da bir otel odasında yakalanır. Tam on iki yıl boyunca Türkiye’ye dönemeyen ve siyasal sürgün olarak yaşadığı bu dönemin altı yılını, geçimini sağlayabilmek amacıyla, Frankfurt’ta taksi şoförlüğü yaparak geçirir. Sürgün döneminin ardından Türkiye’ye geri döner ve o dönem yaşadıklarını, acı-tatlı anılarını kitaplaştırır. Mizahının altında buruk bir keder de barındıran anılar, bulunduğu ortama uyum göstermeye çalışırken, dünyaya ‘iyimser’ gözlükle bakmayı unutmayan bir aydının yaşamını anlatıyor. Aydın Engin’i kaybetmenin üzüntüsüyle kitabını yeniden anımsadık ve haftanın kitaplarında ilk sıraya yerleştiriyoruz.

PORTAKAL ÇİÇEKLERİ

Özgür Balpınar

Timaş Yayınları

Özgür Balpınar, Çukuova bölgesinin yerel öğeleriyle bezenmiş yeni romanı Portakal Çiçekleri’nde ne olursa olsun hayallerinin peşinden koşmaya devam edenleri, içlerindeki gerçek hazineyi keşfedebilenleri, doğayı paraya üstün kılmak için mücadele edenleri gelincik tarlarının ve mis kokulu portakal çiçeği bahçelerinin içinden selamlıyor.

CÜPPELİ VESAYET

Ali Sirmen

Cumhuriyet Kitap

Gazeteci Ali Sirmen 2004 yılından bugüne Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazılarından oluşan ‘Cüppeli Vesayet’ kitabında Türkiye’nin yarım asırlık hikâyesini anlatıyor.

BİR ÜRETİM MEKÂNI OLARAK: BEYOĞLU DÜŞERSE

Burcu Pelvanoğlu

Sel Yayıncılık

Burcu Pelvanoğlu, ‘Bir Üretim Mekânı olarak: Beyoğlu Düşerse’ kitabında karşılaştırmalı bir Beyoğlu kroniği sunuyor. Modernizm paradigması çerçevesinde "Tanzimat'tan 6-7 Eylül'e" ve "6-7 Eylül'den Günümüze" olmak üzere iki ana başlığa ayırdığı Beyoğlu'nun aldığı üçüncü kültürel virajı da gözden kaçırmadan; sermayenin el değişimiyle bütünüyle çehre değiştiren yeni Türkiye-yeni Beyoğlu'na dair gözlemlerine yer veriyor.
Yazar Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabında; Taksim Bahçesi'nden Gardenbar'a, Narmanlı Han'dan Lebon'a, Cumhuriyet Meyhanesi'nden Mısır Apartmanı'na, Maya Sanat Galerisi'nden AKM'ye ve nihayet Sefahathane'den Kemancı'ya, sayısız mekânın, anının ve tanıklığın ışığında bir kentsel hafıza oluşturuyor.

HAYATINI SEÇEN KADIN:

“Hocaların Hocası”

Nermin Abadan Unat Sedef Kabaş

Remzi Kitabevi

Siyasette kamuoyu faaliyetlerinin önemine ilk kez dikkat çeken, göç olgusu ve kadın hakları konusunda önemli çalışmalara imza atan Nermin Abadan Unat’ın ilham verici yaşam mücadelesini Gazeteci Sedef Kabaş kaleme aldı. Bir söyleşi şeklinde yayımlanan kitapta; Unat’ın mücadelesini, bir Cumhuriyet aydınının çabasını okuyacaksınız.

BOZULAN FENERİN BİRAZ HÜZÜNLÜ HİKÂYESİ

YA DA AŞK TUTMASI

Olcay Mağden Ünal

Çınar Yayınları

Olcay Mağden Ünal’dan tatlı mı tatlı, komik mi komik bir büyüme hikâyesi okuyacaksınız. Yerli fenerleri, kanguru keseleri ve insanın içine şüphe düşüren elma kurtları. Ya da buruş̧ buruş̧ babaanne elleri, eşi benzeri görülmemiş̧ korsan hazineleri ve kırmızı dudaklı yarasa balıkları... Bu kitapta hepsiyle karşılaşmaya hazır olun. Çınar Yayınları’ndan çıkan kitabı Ceylan Aran resimledi.

KİKİ’NİN CADI KARGOSU

Eiko Kadono

Çevirmen: Derya Akkuş Sakaue

İthaki Yayınları

Hayao Miyazaki’nin en sevilen filmlerinden birinin uyarlandığı seride küçük cadı Kiki, her on üç yaşına gelen cadı gibi evden ayrılıp tek başına bir sene geçirmek zorundadır. Büyü yapmak konusunda acemi olsa da Kiki’nin çok iyi olduğu bir özelliği vardır: Uçmak. Kedisi ve en yakın arkadaşı Jiji’yle birlikte süpürgesine atlayıp kendine yeni bir yuva aramaya koyulur. Yüksek saat kulesiyle denizin kıyısında duran Koriko tam da Kiki’nin hayalindeki gibi bir yerdir. Kendine güvenen Kiki, Koriko’ya uçar ve güçlerinin kasaba halkına kolaylık ve neşe getireceğini umar. Ancak halkın güvenini kazanmak, yabancı bir şehirle tanışmak pek de kolay değildir. Bakalım küçük cadının başına neler gelecek?

SUDA KAYBOLMAK

Vladimir Tumanov

Çeviren: Mine Kazmaoğlu

Günışığı Yayınları

Alt Kardeşler Chris ve Francis, inanılmaz yaz macerasından sonra kendilerini, büyük bir fırtınanın ortasında bulurlar. Anne babalarını kurtarmak için şehir merkezine gitseler de her yeri çoktan sular basmıştır. Çocuklar, terk edilmiş ofis binasında mahsur kalır. Üstelik, gizemli bilmecelerin bulunduğu yeni bir ruloyla! Neyse ki, teknelerden anlayan Mariana da onlara katılır. Yat, fıçı, gondol gibi çeşitli araçlarla selde sürüklenen üçlü, tüm dünyayı yutan suların çekilmesi için bilmeceleri çözme telaşına düşer… ‘Suda Kaybolmak’ kitabı Mine Kazmaoğlu’nun çevirisiyle Günışığı Yayınları’ndan çıktı

ÇOK SATANLAR

1. Tiamat, İhsan Oktay Anar

2. Ezebere Yaşayanlar, Emrah Safa Gürkan

3. İnsan Geleceğini Nasıl Kurar? İlber Ortaylı

4. Gece Yarısı Kütüphanesi, Matt Haig

5. Körlük, Jose Saramago

HAFTANIN KİTAPLARI

BEN FRANKFURT’TA ŞOFÖRKEN

Aydın Engin

Kırmızı Kedi Yayınları

"Kitabın içinde, on iki yıllık siyasal göçmenliğime ilişkin epey ipucu, epey ayrıntı var. Keza Almanya’da Frankfurt gibi bir finans metropolünde taksi süren bir göçmenin ‘ruh hali’de kitabın çeşitli bölümlerine yansıyor. Aradan yıllar geçti. Hâlâ Frankfurt’un sokaklarını ezbere biliyorum. Hangi sokağın tek yönlü olduğunu, hangi sokakta numaraların nerede başladığını ve aşağı yukarı kaçta bittiği biliyorum. Yaşamda bir daha hiç kullanmayacağım bir sürü ‘çöp’ bilgi belleğimde hâlâ anlı ve silinmiyor” diyor Gazeteci Aydın Engin.  12 Eylül darbesine Almanya’da bir otel odasında yakalanır. Tam on iki yıl boyunca Türkiye’ye dönemeyen ve siyasal sürgün olarak yaşadığı bu dönemin altı yılını, geçimini sağlayabilmek amacıyla, Frankfurt’ta taksi şoförlüğü yaparak geçirir. Sürgün döneminin ardından Türkiye’ye geri döner ve o dönem yaşadıklarını, acı-tatlı anılarını kitaplaştırır. Mizahının altında buruk bir keder de barındıran anılar, bulunduğu ortama uyum göstermeye çalışırken, dünyaya ‘iyimser’ gözlükle bakmayı unutmayan bir aydının yaşamını anlatıyor. Aydın Engin’i kaybetmenin üzüntüsüyle kitabını yeniden anımsadık ve haftanın kitaplarında ilk sıraya yerleştiriyoruz.

PORTAKAL ÇİÇEKLERİ

Özgür Balpınar

Timaş Yayınları

Özgür Balpınar, Çukuova bölgesinin yerel öğeleriyle bezenmiş yeni romanı Portakal Çiçekleri’nde ne olursa olsun hayallerinin peşinden koşmaya devam edenleri, içlerindeki gerçek hazineyi keşfedebilenleri, doğayı paraya üstün kılmak için mücadele edenleri gelincik tarlarının ve mis kokulu portakal çiçeği bahçelerinin içinden selamlıyor.

CÜPPELİ VESAYET

Ali Sirmen

Cumhuriyet Kitap

Gazeteci Ali Sirmen 2004 yılından bugüne Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazılarından oluşan ‘Cüppeli Vesayet’ kitabında Türkiye’nin yarım asırlık hikâyesini anlatıyor.

BİR ÜRETİM MEKÂNI OLARAK: BEYOĞLU DÜŞERSE

Burcu Pelvanoğlu

Sel Yayıncılık

Burcu Pelvanoğlu, ‘Bir Üretim Mekânı olarak: Beyoğlu Düşerse’ kitabında karşılaştırmalı bir Beyoğlu kroniği sunuyor. Modernizm paradigması çerçevesinde "Tanzimat'tan 6-7 Eylül'e" ve "6-7 Eylül'den Günümüze" olmak üzere iki ana başlığa ayırdığı Beyoğlu'nun aldığı üçüncü kültürel virajı da gözden kaçırmadan; sermayenin el değişimiyle bütünüyle çehre değiştiren yeni Türkiye-yeni Beyoğlu'na dair gözlemlerine yer veriyor.
Yazar Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabında; Taksim Bahçesi'nden Gardenbar'a, Narmanlı Han'dan Lebon'a, Cumhuriyet Meyhanesi'nden Mısır Apartmanı'na, Maya Sanat Galerisi'nden AKM'ye ve nihayet Sefahathane'den Kemancı'ya, sayısız mekânın, anının ve tanıklığın ışığında bir kentsel hafıza oluşturuyor.

HAYATINI SEÇEN KADIN:

“Hocaların Hocası” Nermin Abadan Unat

Sedef Kabaş

Remzi Kitabevi

Siyasette kamuoyu faaliyetlerinin önemine ilk kez dikkat çeken, göç olgusu ve kadın hakları konusunda önemli çalışmalara imza atan Nermin Abadan Unat’ın ilham verici yaşam mücadelesini Gazeteci Sedef Kabaş kaleme aldı. Bir söyleşi şeklinde yayımlanan kitapta; Unat’ın mücadelesini, bir Cumhuriyet aydınının çabasını okuyacaksınız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi