Önay Alpago
8 Mart susmamayı seçenlerin günü
Doğanın ve yaşam koşullarının tüm zorluklarına karşın, kadınlar dünya üzerinde mücadeleleri ile hep var olmuşlardır. Simone de Beauvoir'ın dediği gibi rollerini sadece doğa değil, eskimiş önyargılar, örf ve adetler de sınırlamıştır çoğu kez. Kadınlar yasaklar yasalar ve günahlarla suskun hatta tutsak yaşamak zorunda kalmışlardır çağlar boyu.
Yunan mitolojisinde, toplumu oluşturan yalnızca erkeklerdir. Pandora’nın kutusunun açılışı ile tüm kötülüklerin dünyaya yayıldığına, buna da Pandora isimli ilk kadının neden olduğuna inanmışlardır. O nedenle artık gökyüzü eril ve egemen yeryüzü ise dişil ve itaatkardır. O yıllardan bu yıllara dek kadının varlığı, hakları, statüsü o ülkenin kadına bakışı ile şekillenmiştir. Örneğin İskenderiyeli Hypatia bir filozof, öğretmen, matematikçi ve astronomdur. Hatta hidrolik ve havayla çalışan aletler üzerinde çalışmaları vardır. Kadınların da bilim ve felsefe alanlarında başarılı olabileceğinin örneği olmuştur. Ancak, çağını aşan o kadın vahşi bir cinayette taşlanarak, derisi yüzülerek öldürülmüştür.
Bir başka örnek Jan Dark’tır. İçine şeytan girdiği ilan edilerek yargılanmış ve 19 yaşındayken kazığa bağlanıp yakılmıştır. Yıllar sonra 1922’de Fransa’nın koruyucu azizlerinden biri ilan edilmiştir. Yine Fransız aktivist Olimpia de Gouges ve arkadaşları Kadın Yurttaşlık Bildirgesini yazdıkları için yargılanmışlardır. “Kadınların erkeklerle eşit olduğu tek alan giyotindir “diyen yargıçların kararıyla da giyotinde can vermişlerdir.
8 MART 1857'DEN İTİBAREN DİRENEN KADINLAR
8 Mart 1857 yılında New York’ta dokuma işçisi kadınların; çalışma saatlerinin, çalışma koşullarının ve ücretlerinin insan onuruna yakışır düzenlemelerinin yapılmasını talep eden emekçi kadınlar ise yanarak can vermişlerdir. Daha sonra BM tarafından 8 Mart tarihi, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan edilmiştir. Bu tarih bugün bütün dünyada kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinin sembolü olarak kabul edilmiştir.
Dünya uygarlık tarihine bakınca görürüz ki eski Türk kültür ve geleneğinde kadın çok değerlidir. Bodrumlu büyük tarihçi Herodot anaerkil Anadolu’ya ilişkin verdiği örnekte, Milat’tan önce 14. ve 15. yüzyıllarda yaşamış Likyalıların babalarının değil annelerinin adını aldıklarını yazar. Bir Likyalı kim olduğu sorulursa kendi adıyla annesinin adını, sonra da anneannesinin adını söyler, çünkü Anadolu’da anne ailenin reisidir. İnsanoğlu kötülükten korunmak, merhametli, koruyan, esirgeyen, yaşam sembolü anneyi ilahi güç olarak görmüştür. Canlılık ve bereket getiren ise toprak anadır ve tüm tanrıların üstünde en fazla inandıkları tanrı Ana Tanrıça’dır. İslamiyet’in kabulünden önce kurulmuş Türk devletlerinde kadın özgür ve haklarında eşittir. Evlilikte tek eşlilik, monogami esastır. Çocuklar üzerinde anne babanın müşterek velayet hakları vardır. Tesettür yoktur. Harem yoktur. Ailede mal mülk tümüyle ortaktır. Elçiler huzura birlikte kabul edilir. Şölenlerde ayinlerde sağda Hakan, solda Hatun oturur. Hakan gökyüzünün evladıdır, Hanım ise yeryüzünün. Delhi Türk devletinde Raziye Sultan, Kutluk Türk Devleti’nde Türkan hatun tarihte devlet başkanlığı yapan ilk Türk kadınlardır. Bu eşitlik hayatın tüm alanlarını kapsamasa da günümüzdeki insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramlarına temel ve kaynak oluşturmuştur.
Osmanlı devleti ise teokratik bir devlettir. Özel hayat ,devlet yönetimi ve kamusal alan dini inanışlara ve kurallara göre düzenlenmiştir. Artık kadının temel toplumsal işlevi çocuk doğurmak, yetiştirmek, erkeğe hizmet etmek olarak belirtilmiştir. Neyi nasıl giyeceğinden, nereye nasıl gideceğine kadar yaşamı kontrol altındadır. Artık onlar “evcil köleler” dir. Önce görünür olmak, sonra birey olmak, sonra yurttaş ve erkeklerle eşit yurttaş olmak haklarına kavuşmaları Cumhuriyetle mümkün olmuştur. Kurtuluş Savaşı sürerken Ankara’yı ziyaret eden Fransız kadın gazeteci Berthe Gaulis, Mustafa Kemal’e sorar.” sizin hayalini kurduğunuz ülkede kadının yeri ne olacak?” Gazi hiç duraksamadan yanıt verir:
Tabii ki tam eşitlik. Bir erkeğin hakkı neyse kadın da aynına sahip olacaktır. Aksi düşünülemez bile.”. Kadın ve erkeğin hak eşitliğine inanan aziz Atatürk Cumhuriyetin ilanından hemen sonra kadınların eğitimde, ailede, toplumda ve siyasette erkeklerin sahip oldukları bütün hakları kullanabilmelerinin yasal düzenlemeleri için büyük bir mücadele vermiştir. Sonuç bir kadın devrimidir. Artık kız çocuklar da erkeklerle beraber eğitimin her kademesinden yararlanacaklardır. Medeni Kanun'un kabulü ile ailede kadın erkek eşitliği sağlanmış, eşit yaşamın Anayasası yapılmıştır. Evlilik yaşı 18 olarak belirtilmiş, tek eşlilik, resmi nikah, kadına boşanma hakkı, yargıç eliyle boşanma kararı, mirasta, velayette ve tanıklıkta eşit statü kuralları kabul edilmiştir. Kadınlar 1932'de yerel seçimlerde, 1934'te milletvekilliği seçimlerinde seçme ve seçilme haklarını kazanmışlardır.1935'te yapılan seçimlerde 18 kadın, milletvekili seçilmiş ve Türkiye, Finlandiya’nın arkasında dünya ikincisi olmuştur.
Ancak aradan geçen yıllar, kadınların eşitlik, siyasal temsil ve istihdam alanlarında kazanımlarıyla değil, kayıplarıyla doludur. Kadını özgürleştiren, erkekle eşit kılan, onun kulu olmaktan kurtarıp yurttaş olma onuruna ulaştıran Atatürk devrimlerine karşı, bir karşı devrim başlamıştır bugün. Karşı devrimin en önemli hedef kitlesi kadınlardır. Her geçen yıl eğitim sisteminden uzaklaştırılan, okuldan alınan kız çocuk sayısı artmaktadır. Eğitimden ve istihdamdan uzak tutulan bu çocuklar, yaşamdan kopartılmış, hayat damarları kesilmiş, eve kapatılmış küçük kadınlar olarak erkeğe ve iktidara mahkum ve mecbur edilmişlerdir. Amaç kaderci, tevekkül sahibi, şükredici kul kadınlar yaratmaktır. Toplumsal yaşamda korkularla, ayıplarla, günahlarla yaşatılan kızlarımız; mutlulukları, hayalleri, neşeleri, özgürlükleri çalınmış, eksik hayatlar yaşayan kadınlar olacaklardır. İstihdamda kadın oranı her gün azalmaktadır. İş gücüne katılım dünyada global ortalama%50 iken, Türkiye’de %27 civarındadır. Siyasette temsil oranına baktığımız zaman yine dünya ortalamasının çok altında kaldığımızı görmekteyiz. Bugün parlamentoda kadın temsil oranı dünyada %27 iken, Türkiye’de %19' dur. Ve yine devlet/hükümet başkanı kadın olan 25 ülke arasında Türkiye yoktur.
2026 yılı 8 Mart’ına ise Türkiye’de kadına yönelik insan hakları ihlallerinin giderek arttığını gösteren sayılarla, acılarla, öfkelerle giriyoruz. Her gün kadının özgür iradesine, bedenine, cinselliğine, düşüncesine, gülüşünden kıyafetine, özel ilişkilerinin dengelerine kadar kadın düşmanı politikaların üretildiği bir dönemdeyiz. Fiziki şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet ve dijital şiddet altında hayatta kalmak zorunda kalan ve korkarak yaşayan kadınlar ülkesi olduk. Bugün Türkiye’de ortalama üç kadın öldürülüyor. Yaşları, eğitimleri, kıyafetleri, etnik kimlikleri fark etmeksizin onlar sadece kadın oldukları için ve kendi hayatlarına kendileri karar vermek istedikleri için öldürülüyorlar. Hem de en çok güvendikleri mekanlarda ve en çok güvendikleri insanlar tarafından öldürülüyorlar.
2025 YILINDA 299 KADIN VE 64 ÇOCUK ÖLDÜRÜLDÜ
2025 yılında 299 kadın ve 64 çocuk öldürüldü. 16 kadına tecavüz edildi, 265 çocuk istismar edildi. 20Şubat 2026’da, 20 saatte 6 kadın öldürüldü. Üstelik üç kadın koruma kararı olduğu halde katledildi. Bu saydıklarımız sadece rakam değil, hepsi birer candır. Ve onlarla beraber ölen, gözyaşlı, gönlü yaslı çocuklar bırakıyorlar geride. Kadınların ”Ölmek istemiyorum” çığlıklarına, “anne ölme” feryatları karışıyor. “Annemsiz uyuyamam ki” diyen bir kız çocuğunun sesi bazı kulaklara ve vicdanlara hiç ulaşmıyor.
İşte 8 Mart, haklarını ararken hayatını kaybeden kadınların, susmamayı seçenlerin günüdür. Yine de geleceğe umutla bakmalı, ancak hayat ve özgürlük güvencemiz olan laiklik ilkesini sımsıkı korumalı, kazanılmış haklarımızın elimizden alınmasına izin vermemeliyiz. 8 Mart’ların dünya eşitlik bayramı olarak kutlanacağı günlere dek, eksilmeyen inanç ve dirençle çabalamaya devam etmeliyiz.