Edebiyatçıların izinde Paris
Paris kadar yazarları, ressamları etkileyen bir başka kent yoktur sanırım. Balzac’ın söylediği gibi “yüz bin roman barındıran kenttir” Paris. Şehir Osmanlı ve Cumhuriyet aydınlarını da etkilemiş, modernleşmenin simge mekanlarından biri olarak görülmüştür. Paris, Türk aydınları için Batı’ya açılan kapıdır.
Yolumuz Paris’e düşünce edebiyat tarihçisi Bahriye Çeri ile buluştuk ve birlikte şehrin sokaklarını arşınladık. Sohbetimize Fransız tiyatrosunun hiciv üstadı Molière’in eğitim aldığı Lycée Louis-le-Grand’ın önünde başladık. Meraklısı için not: Bahriye Çeri; Tartuffe, Hastalık Hastası, Cimri gibi Molière’in çok sayıda eserini Türkçe ‘ye kazandıran Ahmet Vefik Paşa’nın orijinal çevirilerini derlemiş ve yakın zamanda yayımlanacak.
Paris’te ziyaret ettiğimiz mekanlardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sıklıkla gittiği, 1927’den bu yana hizmet veren La Coupole oldu. Ardından 1600’lü yıllardan beri faaliyet gösteren, Voltaire, Rousseau ve Diderot gibi düşünürlerin uğradığı, Paris’in entelektüel ve edebî yaşamıyla özdeşleşmiş Le Procope’a gittik. Bu tarihi restoranda Türk yazar, çizerleri de bulunmuş. Tanpınar da onlardan biri. Bahriye Çeri, Tanpınar’ın Avrupa ve Paris’le karşılaşmasının bir hayli geç olduğunu söylüyor. Hatta Tanpınar’ın “1925’te Avrupa’ya gitseydim, başka adam olurdum. Şimdi 1923’te Erzurum’da Atatürk’le konuştuğum zaman kaybettiğim fırsatın ne olduğunu anlıyorum” dediğini aktarıyor.

Paris’in Türk aydınlarının yaşamında nasıl bir yeri var?
Osmanlı’nın modernleşme sürecinde Fransa’nın, özellikle de Paris’in çok önemli bir yeri var. Bu, elbette bir tesadüf değil; tarihsel, siyasal ve toplumsal koşulların bir sonucu. Osmanlı’nın Avrupa’yla kurduğu ilişkilerde başka ülkelerin de etkisi var ama ilk güçlü etkilerin Fransa üzerinden geldiğini ve Paris’in uzun süre örnek alınan bir şehir olduğunu biliyoruz.
Siyasal alanda bu modelden uzaklaşma eğilimi II. Abdülhamid döneminde, 19. yüzyılın sonlarına doğru belirginleşiyor. Fakat edebiyat için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Fransız edebiyatının etkisi, Cumhuriyet döneminde de devam ediyor; modern Türk edebiyatı 20. yüzyılın ortalarına kadar bu etkiyle güçlü bir ilişki içinde gelişiyor. Dolayısıyla Paris’in Türk aydınının hayatındaki yerini düşünürken şunu unutmamak gerekiyor: Paris, aydınlarımızın gidip yaşadığı, öğrenim gördüğü ya da sürgüne gönderildiği bir şehir olmanın ötesinde, modernleşme deneyimimizin de önemli merkezlerinden biri. Burada tanışılan fikirler, okunan kitaplar, kurulan ilişkiler ve edinilen deneyimler, Türkiye’deki düşünce ve edebiyat hayatını da derinden etkiliyor.
Peki hangi yazarların yolu Paris’ten geçiyor?
Kimler yaşamıyor ki diye sormak gerekir sanırım. Daha Şinasi’den başlayarak liste o kadar uzun ki…Tarih sırasına göre vermeye çalışırsam Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Ahmed Midhat Efendi, Abdülhak Hâmid, Cenap Şahabbettin, Hüseyin Suad, Hüseyin Siret, Hüseyin Cahit Yalçın, Süleyman Nazif, Ali Ekrem Bolayır, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Rıza Tevfik, Ahmet Haşim, İzzet Melih, Yahya Kemal Beyatlı, Ebubekir Hazım Tepeyran, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Aka Gündüz, Suut Kemal Yetkin, Fikret Adil, Atilla İlhan, Adalet Ağaoğlu, İlhan Berk, Sabahattin Eyüpoğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Melih Cevdet Anday, Gülten Akın, Demir Özlü, Ataol Behramoğlu, Enis Batur’un isimlerini sayabiliriz. Abidin Dino ve Nedim Gürsel yaşamlarını belli bir dönemden sonra hep Paris’te sürdüren yazarlar. Bu saydığım isimlerden çok kısa süre kalanlar olduğu gibi uzun yıllar yaşayanlar da var. Mesela Ahmed Midhat Efendi kısa süreliğine gelmiş daha doğrusu Stockholm’deki bir kongreye giderken Paris’te kalma fırsatı olmuştur. Ahmet Haşim de birkaç kez ama kısa sürelerle kalmıştır buna rağmen Paris’i nefis anlatır.
Paris bizim yazarlarımız için bir cazibe merkezi. Paris’e adım atan bütün sanatçılarımızın serüveni “temaşa” ile başlıyor ve karşılaştıkları görkem, estetik karşısında duyulan “hayret”le devam ediyor. Hürriyetin, siyasi mücadelenin, sanat ve edebiyatın, hatta aşkın çağrıştırdığı tüm olumlu anlamları karşılayan bir imge Paris. Abdülhak Hâmid Tarhan’ın hocası Tahsin Efendi, “Paris’e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” derken, Abdülhak Hamid de “Böyle cennet görmedim rüyamda” sözlerini dile getirmiş. Yahya Kemal, Paris’te geçen yılları adeta “başka yıldızda” yaşanmış yıllar olarak tarif eder. Hatırladığım kadarı ile bu bakış açısının dışına çıkan bir kadın şair Gülten Akın vardır. Gülten Akın’ın dizelerinde, Türk edebiyatındaki genel kanaatin aksine, insan kanıyla beslenen bir Leviathan olarak anlatır Paris’i.
“PARİS AYDINLARIMIZ İÇİN AVRUPA’YA AÇILAN BİR KAPI”
Paris’in edebiyatımızdaki yerini düşünürken Enis Batur’un bir tespiti geliyor aklıma. Batur, Türk edebiyatında Paris’in neredeyse bir fetiş hâline geldiğini söylüyor. Bence bu çok yerinde bir tespit. Çünkü Paris, aydınlarımız için Avrupa’ya açılan bir kapı olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Oraya gitmek, başka bir dünyayla karşılaşmak kadar başka bir zamana, modernliğe geçmek demek. Batılılaşma ve “muasır medeniyet” hayalinin gerçekleşmesinde Paris, âdeta son eşik olarak görülüyor. Bu yüzden de Cumhuriyet’ten önce olduğu gibi Cumhuriyet’ten sonra da pek çok yazar ve sanatçı Paris’e gidiyor; orada gördükleri, yaşadıkları ve öğrendikleri, dünyayı algılama biçimlerini ve sanat anlayışlarını derinden etkiliyor.
“AVRUPA’DA BİR ARTIK GİBİ DOLAŞIYORUM”

Ahmet Hamdi Tanpınar hangi yıl Paris’te? Ne kadar süre kalıyor ve ne yapıyor Paris’te?
Tanpınar’ın Avrupa macerası 1953-1960 yılları arasında farklı tarihlere rastlar. Bunlardan uzun süreli gittiği ikisinde Paris’te kalır. Paris’te kaldığı dönemde, diğer Avrupa ülkelerine de gider.
Tanpınar’ın Avrupa’da kaldığı dönemleri şöyle listeleyebilirim: 30 Mart-6 Kasım 1953: Edebiyat Fakültesi tarafından 6 aylığına Avrupa’ya gönderilir. Paris merkez olmak üzere, Avrupa’nın çeşitli yerlerini gezer. 11 Şubat-4 Mart 1955: Filmoloji Kongresi’ne üye olarak Paris’e gider ve üç hafta kalır. 28 Ağustos-4 Eylül 1957: Müsteşrikler Kongresi için üç haftalığına Münih’e gider. 26 Haziran 1959-7 Haziran 1960: Edebiyat tarihinin II. cildiyle ilgili hazırlıklar için Rockefeller bursuyla 1 yıllığına Paris’e gider.
Tanpınar, gençliğinde Avrupa’ya gidememiştir. Avrupa ve Paris’le karşılaşması bir hayli geçtir ve şöyle der : … 1925’te Avrupa’ya gitseydim, başka adam olurdum. Şimdi 1923’te Erzurum’da Atatürk’le konuştuğum zaman kaybettiğim fırsatın ne olduğunu anlıyorum. Şu muhakkak ki 1923 ile 1932 arasındaki hayatımı kendi elimle yaktım. Paris’e kavuştuktan sonra bu kavuşmayla ilgili yazdıkları da tek kelimeyle “yakıcı”dır. Bu yakıcılık hasretinin, arzusunun büyüklüğünü göstermesi anlamında kullandığım bir kelime. “Yirmi bir sene evvel gelmem lâzım gelen yere şimdi geliyorum. Bugünkü Avrupa, fikirlerimin, itiyatlarımın (zihnî) ve ideallerimin hazin bir mezarlığıdır. Hakikatte ben Avrupa’da bir hortlak değilse bile, bir artık gibi dolaşıyorum.” Ne acı değil mi böyle düşünerek gezmesi Paris’i.
“TANPINAR BİR GÜZEL SANATLAR AVCISI”
Tanpınar’ın Paris’te yaptıklarını anlatırken onu bir tür güzel sanatlar avcısı olarak düşünebiliriz. Özellikle resimle çok yakından ilgileniyor; müzelerde tabloların karşısında uzun uzun duruyor, ışığı, rengi, gölgeyi, kompozisyonu inceliyor. Bir tabloya bakıp geçmiyor, ressamın dünyasını, sanat anlayışını, o eseri ortaya çıkaran serüveni anlamaya çalışıyor. Paris’in en sevdiği yanlarından biri de bu zaten: Dünyanın farklı ülkelerinden ressamları, sanat akımlarını ve eserleri aynı şehirde görebilmek. Üstelik ilgisi resimle sınırlı değil; müzik, mimari, tiyatro ve sinema da onun için yeni keşif alanları. Bence Tanpınar’ı burada asıl ilginç kılan, gördüklerini hemen tüketmek istememesi. Bir eserin karşısından ayrıldıktan sonra da onun üzerinde düşünmeye, uyandırdığı çağrışımları zihninde sürdürmeye devam ediyor. Sanki gördüğü her şeyi hafızasına yerleştirmek ve kendi dünyasının bir parçası hâline getirmek istiyor.
“TÜRK EDEBİYATINI FRANSIZ OKURUNA TANITAN GÜZİN DİNO’DUR”
Paris’te sizinle ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de 400 yıllık bir yapı, Schola Cantorum. Bir müzik okulu olarak faaliyet gösteriyor. Güzin ve Abidin Dino da bir dönem bu binada yaşıyor. Güzin Hanım buradaki yaşamlarından nasıl söz ederdi size?
Güzin Dino ve Abidin Dino önce Güney Fransa’da kalıyorlar biliyorsunuz. Abidin Dino, Picasso’nun atölyesinde çalışıyor. Golf-Juan’da ev tutuyorlar oradan her sabah Abidin Dino otobüsle tepedeki Vallauris’e gidermiş. Atölye oradaymış Sonra Paris’e yerleşmeye karar veriyorlar ve Paris’e geliyorlar. Paris’te ilk kaldıkları yer bu Schola Cantorum müzik okulu. Güzin Hanım derdi ki orada bizden evvel bir sürü Türk oturmuş. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat mesela. Geldiğimiz zaman Avni Arbaş, Pertev Boratav, Mübin Orhon, Albert Bitran oturuyordu diye anlatmıştı. Orası Türk merkezi idi derdi.

Dino çifti Paris’te neler yapıyor?
Güzin Dino’nun Paris’te yaptıklarını anlatırken onu yalnızca Abidin Dino’nun eşi olarak değil, Türk edebiyatını Fransız okuruna tanıtan önemli bir edebiyat araştırmacısı, dilbilimci ve çevirmen olarak ele almak gerekir. Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’nde (INALCO) Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. Radio France’ta program yaptı. Yaşar Kemal’i Fransız okuruyla buluşturdu. İnce Memed, Fransızcada Mèmed le Mince adıyla 1961’de Güzin Dino çevirisiyle yayımlandı. Nâzım Hikmet’in şiirlerini Fransızcaya çevirdi. Münevver Andaç ve Jean Marcenac’la birlikte hazırladığı Un étrange voyage 1980’de Paris’te yayımlandı.
Türk şiirinin Fransızcada tanınmasına katkıda bulundu. 1982’de yayımlanan Entre les murailles et la mer adlı kitapta otuz iki çağdaş Türk şairini Fransız okuruna tanıttı. Yaşar Kemal’i, Nâzım Hikmet’i, Yunus Emre’yi Fransızcaya çeviriyor; Türk romanı üzerine akademik çalışmalar yapıyor, üniversitede ders veriyor. Bir bakıma iki kültür arasında köprü kuruyor. Paris’teki evi de Türk aydınlarının, yazarlarının ve sanatçılarının bir araya geldiği bir mekân.
ABİDİN DİNO’NUN KALEMİNDEN PARİS’TE ÖĞRENCİ EYLEMLERİ
Abidin Dino’nun Paris’le ilişkisi çok daha doğrudan bir sanatçı ilişkisi. 1952’de Paris’e yerleşiyor ve hayatının geri kalanını burada geçiriyor. Resimlerini Paris’te sergiliyor, dönemin sanat çevreleriyle ilişki kuruyor; 1954’ten itibaren Salon de Mai sergilerine katılıyor. 1968’de Paris sokaklarında yaşanan öğrenci hareketlerini de çizgileriyle kaydediyor. Sinemayla ilgileniyor, belgesel filmler yapıyor. Yani Paris onun için uzaktan izlenen bir kültür merkezi değil, doğrudan içinde bulunduğu, ürettiği ve sanatçı kimliğini geliştirdiği bir ortam. Evi de zamanla Türkiye’den gelen sanatçıların uğradığı bir buluşma yerine dönüşüyor.

Güzin Dino ve Abidin Dino’nun da yaşadığı evi sizinle ziyaret ettik. Güzin Dino en son mezar yeriyle ilgili yaşanan sorun sebebiyle kamuoyunun gündemine gelmişti. Sorun çözüldü mü? Mezar yeri korunuyor mu?
Evet Güzin Hanım’ın mezar yeri sorunu var. Mezar yeri 10 yıllığına kiralanmış, o tarih dolunca uygulanan prosedür kemiklerin mezardan çıkarılıp başka bir yere konacağını ya da yok edileceği şeklinde. Birlikte katıldığımız bir söyleşide Haldun Dostoğlu, Zeynep Oral ile birlikte bir on yıllık ücret daha ödeyip süreyi uzattıklarını söyledi. Kendilerine müteşekkirim. Tabi onlarla birlikte uğraşan yardım eden başka isimler de oldu. Hepsine müteşekkirim. Ama bu on yıl süre bitince ne olacak? Ben çok üzülüyorum doğrusu. Aslında büyük aşkla, bağlılıkla hiç ayrılmadığı Abidin Dino ile aynı yere gömülmesi en azından İstanbul’a getirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Ya da Paris’te isminin yazıldığı sürenin geçici olmadığı bir mezar yeri. Güzin Dino’nun varis (ler) inin bunu organize etmesi lazım. Aslında bütün masrafları karşılayıp bunu yapacak gönüllüler var ama veraseti olan kişinin izin vermesi, yetki vermesi lazım sanırım. Oradan da ses çıkmıyor ne yazık ki. Çok acı değil mi?