Bir Paris esintisi

Paris’te liselilerin başlattığı eylemler sürüyor. Bu yazıyı kaleme alırken 2 bin kişi gözaltına alınmış, Fransa Eğitim Bakanlığı’nın açıklamasına göre yaklaşık 900 okul eğitime ara vermişti. Ulusal öğrenci sendikası ise 2000 ortaöğretim kurumunun kapalı olduğunu bildirdi. Peki öğrenciler neyi protesto ediyor? Kalabalık sınıfları, bakımsız okul binalarını ve öğretmen açığını. Uzmanlar 1968’den bu yana eylemlerin gençliğin en büyük seferberliği olduğunu söylüyor. Fakat Paris’in her mahallesinde benzer bir durum söz konusu değil! Bu sadece özel ve devlet okulundan kaynaklı bir durum da değil. Bunu orada yaşayan, çocukları Fransa’da lisede okuyan velilerden öğrendim. Yani Fransız Devrimi’yle tüm dünyaya yayılan ve hemen hemen Fransa’da pek çok yerde karşımıza çıkan “Liberté, égalité, fraternité" (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sözcüklerinin tüm toplumsal katmanlara yerleşmediği görülüyor. Latin mahallesinden Champs-Élysées’ye (Şanzelize) uzandığınızda farklılığı net bir biçimde görebilirsiniz. Bunda ne var? Türkiye’de de benzer bir durum söz konusu diyebilirsiniz. Fakat dünyaya yön veren bir devrimi gerçekleştiren halk, tam manasıyla ne özgür ne eşit ne de kardeş. Hatta öyle ki Türkiye ve Paris arasında yaşayan bir Türk, Fransızların bilerek bu ayrımı gözettiğini söyledi. Tabi bu yazıda bunun nedenlerini bir tarihçi, bir siyaset bilimci ya da bir sosyologla ele almıyoruz. O nedenle bu yazıyı bir izlenim yazısı olarak değerlendirmenizi rica ediyorum. Esas olan ve kendimiz için pay çıkarmamız gereken şey; halkın örgütlülüğü. Paris’te görüştüğüm akademisyen Fatma Eda Çelik de bu örgütlenme biçimine dikkat çekmiş, kıvılcımın bir anda çaktığını söylemişti.

whatsapp-image-2026-10-08-at-21-12-38

Şimdi tarihin tozlu sayfalarına gidelim, Fransa’da sınıf mücadelelerinin ne denli eskiye dayandığını Tarihçi Robert Darnton’ın incelediği çarpıcı bir örnekle anlatalım.

BÜYÜK KEDİ KATLİAMI

Yıl: 1730. Yer: Paris’te Saint-Séverin sokağı (Notre Dame Kilisesi’ne yakın bir bölge)

Matbaada çalışan işçiler patronlarına isyan eder. Fakat isyanlarını sessizce, farklı bir eylemle gösterirler. Patronlarının çok sevdikleri, kendilerinden daha iyi besledikleri ve işçiler arasında “burjuvalar” olarak nitelendirilen kedileri katlederler. Konuyu yazarak anlatan ise bu matbaada çalışan işçi Nicolas Contat’tır. İşçiler pis, buz gibi bir odada uyurlar, güneş doğmadan kalkıp yemek artıklarından yapılan çorbayla karınlarını doyururlar. Contat aşçının yemek artıklarını gizlice sattığını, çocuklara çürümüş et verdiğini, kedilerin dahi bu çürümüş eti geri çevirdiğini yazar.

kedi-katliami

Kediler matbaaların daimî üyesidir. Ustanın karısı kedilere özellikle de Gri (La grise) diye adlandırdığı kedisine bayılır. Bu kedi tutkusu ustalar ve işçiler arasında kedilerin burjuvalar olarak adlandırılmasına yol açar. Kedi tutkusu öyle bir hal alır ki 25 kedisi olan biri, kedilerin tablolarını yaptırır, onları kızarmış tavukla besler. Hal böyle olunca işçiler çözümü patronların canını yakacak şeyde bulur, kedileri katlederler. Ancak bunu gizlice yaparlar. Olağanüstü taklit yeteneği olan Contat, ustanın yatak odasına yakın bir yere, çatıya çıkar ve gece boyunca kedi taklidi yapar. Bu birkaç gece sürer. Usta ve karısı kendilerine büyü yapıldığını düşünür ve çıraklara kedilerden kurtulma talimatı verir. Ustanın karısı emri verirken Gri ’sini korkutmamalarını ister ama bu talimatı alan işçiler uzun süredir besledikleri hıncı açığa çıkarır. Bu hınç onlar için bir eğlenceye dönüşür. Contat’ın metnini bir mikro tarih incelemesi olarak çözümleyen Robert Darnton çağdaş okura önemli bir uyarıda bulunur. Darnton, “Tüm bunlar okura hiç de eğlenceli gelmeyecektir. Bir grup kocaman adamın keçiler gibi meleyip iş aletleriyle tempo tutarken, bir ergenin savunmasız bir hayvanın katledilme ritüelini canlandırmasında o kadar komik olan nedir? Bizim buradaki espriyi anlamayı başaramamamız, endüstri çağı öncesi Avrupa’daki işçilerle aramızdaki mesafenin büyüklüğünün bir göstergesidir” der.

st-severin
Saint Severin Sokağı

Sanayileşme öncesinde zanaatkârlarla işçiler arasında hiyerarşik bir yapı yoktur. Usta ve kalfalar aynı işi yapmakta, aynı sofrada yemek yemektedirler. Peki 1700’lerde Paris’te ne olmuştur da işçiler ayaklanmıştır? 17. yüzyılda hükümeti arkasına alan büyük matbaalar küçüklerin çoğunu devre dışı bırakır ve bir ustalar oligarşisi oluşur. Bir işçinin mesleğinde ilerleyebilmesinin yolu tıkanır. Daha önce kalfalar ve ustalar bir ailenin üyesi gibi bir arada çalışırken 18.yüzyıl Fransa ve İsviçre matbaalarında bu ortadan kalkar. Bu hiyerarşik yapıda olan en alttakilere olur. İşçiler ve çıraklar çalışırken ustalar ve hanımları dilediği gibi uyumakta, yemek yiyebilmektedir. Türkçe ’ye Mustafa Yılmazer tarafından çevrilen, Koç Üniversitesi Yayınları’nın bastığı ‘Büyük Kedi Katliamı’ isimli kitapta Darnton, kedilerin neden hedef alındığını, bunun eğlenceye dönüşme sebeplerini sembolizmle, seremonilerle ve tarihsel gelişmeyle açıklar.

MOLIÈRE’İN ÜLKESİNDE

Paris’in en güzel yanlarından biri hemen hemen her mahallede karşınıza çıkan tiyatrolar. Büyük küçük farklı yaş gruplarından tiyatro izleyicileri salonları dolduruyor. Biletlerinizi online da alabilirsiniz ya da yer kalmadıysa son dakika satışa çıkan yerler için şansınızı deneyebilirsiniz.

Tekerlekli sandalyeyle tiyatroya gelenler için de özel yerler ayrılmış. Bütçenize uygun farklı kategorilerdeki biletleri tercih edebilirsiniz. Tiyatro salonlarında klima yok. Eylül sonu beklenen sıcaklığın üstünde bir hava durumuyla karşılaştık. O nedenle Molière’in Hastalık Hastası (Le Malade Imaginaire) oyununu izlediğimiz Théâtre de la Michodière salonunda serinleyebilmemiz için kırmızı yelpazeler dağıtıldı.

5eeca553-0724-4390-ae28-2dbe8026d612

Metni bilenler anımsayacaktır. Hastalık hastası olan varlıklı bir adam Argan, evin hizmetlisi kurnaz mı kurnaz Toinette ve güzeller güzeli kızı Angélique etrafında işlenen metinde Molière doktorları, sahte tedavileri ve insanların iki yüzlülüğünü hicveder. Oyunda bu yıl 60. sanat yılını kutlayan Francis Perrin, Argan rolüyle karşımızda. Perrin aynı zamanda oyunun yönetmeni. Oyunda Perrin’in kızı Jeanne Perrin, Angélique rolünde ve onun evlendirilmek istendiği genç doktor rolünde de oğlu Louis Perrin oynuyor. Louis Perrin otizmli ve onun genç doktoru canlandırdığı sahneler görülmeye değer. Meraklılar Francis Perrin’in Le Malade Imaginaire oyununu Youtube üzerinden taratarak prova görüntülerine erişebilir.

Peki hiciv üstadı Molière kimdir, nasıl bir dönemde yaşadı, tiyatro tutkusu nasıl başladı? Döşemeci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Jean-Baptiste Poquelin, kendisinin belirlediği adıyla Molière, 1622 yılında Paris’te dünyaya geldi. Molière doğduğunda XIII. Louis kraldır. 16 yaşına geldiğinde tahtta XIV. Louis oturmaktadır.

XIV. Louis’in saltanat yılları Fransa’nın siyaset ve edebiyat tarihinin görkemli yıllarıdır. Babası, Molière’i kendi işi için yetiştirir. Küçük yaşlarda annesini kaybeder. Üvey anneyle büyür. Tiyatroya olan merakında dedesinin etkisi büyüktür. Dedesi yaşamında o kadar etkilidir ki oğlunu ikna ederek Molière’in Paris’in o dönemki en önemli okullarından biri olan Clermont Koleji’ne yazılmasını sağlar. Okulda tarih, eski edebiyat, fizik, kimya, din bilim, felsefe dersleri alır. Latin yazarları inceler. Dedesiyle başlayan tiyatro tutkusu okul yıllarında da devam eder.

Molière’in yaşamını anlatan Mihail Bulgakov, tiyatroya olan tutkusunun tiyatro salon ve localarını aşıp kulislere girmesiyle başladığını yazar. Yaşamını değiştirecek en önemli tanışmalardan biri de bu kulis ziyaretlerinin birinde olur. Oyuncu Madeleine Bèjart’la tanışır. Ona duyduğu hayranlık daha sonra sevdaya ve tiyatro yoldaşlığına dönüşür. Molière’i çağının öncüsü yapan, komedide öne çıkmasını sağlayan şey çocukluğunda dedesiyle fars oyunları izlemesidir. Gezginci tiyatro topluluklarını seyretmesi de yaşamında etkili olur.

MOLIÈRE’İ DERİNE GÖMEN KİLİSE

Yaşamına çokça eser sığdıran Molière, verem hastası olmasına ve doktorunun uyarılarına rağmen son oyunu olan Hastalık Hastası’nı oynamak için sahnededir. Artık çok da iyi olmadığı için oyunu oturarak oynar. Argan karakterini canlandırdığı sırada fenalaşır ancak zaten hasta bir adamı oynadığı için rolüne devam eder. Oyun sonrası evine götürülür ve orada ölür. Ancak gömülmesi de olay olur. Çünkü kilise Molière’i gömmek istemez. Karısı Armande, Molière’in gömülebilmesi için başpiskoposluğa başvurur. Başpiskoposluk iyi bir Hristiyan olmadığını düşündüğü ve tiyatrocu olduğu için Molière’in gömülmesine izin vermez. (O dönem oyuncular üzerindeki kilise yasağı kalkmamıştır) Sonunda kralın karşısına çıkan eşi Armande diz çöküp ağlamaya başlar. Yaşamını insanları güldürerek kazanan Molière’in ölümü de aynı onun eserlerindeki gibi trajikomiktir. Kral çözümü kutsal toprağın derinliğinde bulur. Kiliseye göre yüz yirmi iki santim olması gereken derinlik yerine Molière yüz elli santime gömülür. Kilise Molière’i derine gömmüştür gömmesine ama Molière yaşamaya devam etmiştir.

Gelecek hafta Türk edebiyatçıların Paris’teki izini edebiyat araştırmacısı Bahriye Çeri ile süreceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi