Özlem Özdemir
Payitahttan Başkente: Ankara
1923 yazında Falih Rıfkı, Yakup Kadri'yle birlikte ikinci kez Ankara'ya geldiğinde karşısında bulduğu, henüz bir başkent değildi. Yolları toz toprak, geceleri kerpiç damların arasında derin bir karanlığa gömülen bir Anadolu kasabasıydı. Otel diye bir tek Taşhan vardı, onda da altlı üstlü ranzalarda yatılıyordu; yemek için de üç beş aşevi, birkaç meyhane. Bekâr mebuslar akşamları Çankırı Caddesi'nin döküntü dükkânlarında, mum ışığında vakit öldürürdü. İşte bu bozkırın ortasındaki kasaba, birkaç ay sonra, 13 Ekim 1923'te, yeni Türkiye'nin başkenti olacaktı. Bu yıl 103. yıl dönümü; önce Ankara’nın nereden nereye geldiğine sonra da başkent seçilmesinin önemine birlikte bakalım.
YANMIŞ, YORGUN BİR KENT
Ankara'nın geçmişi çok eskiye dayanır; Hititler, Frigler, Galatlar, Romalılar, Selçuklular gibi pek çok halka ev sahipliği yaptı. Ahilik geleneğiyle canlı bir ticaret kenti oldu, tiftiğiyle dünyaya ün saldı. Ama XIX. yüzyılda Avrupa'nın fabrikaları el tezgâhlarını susturunca tiftik değerini yitirdi, kent de gerilemeye başladı. Üstüne sıtma geldi; ovadaki bataklıklar yıllarca insanları kırıp geçirdi. Sonra kenti yangınlar yakıp yıktı. Eylül 1916'da çıkan büyük yangın kentin yarısını küle çevirdi; çarşılar, hanlar, mahalleler yandı, yangın yerleri yıllarca boş kaldı. 1923'te kayıtlara geçen merkez nüfusu yirmi bir bin kadardı. Kısaca, Kale'nin eteğine sığınmış, yoksul, çorak, yorgun bir kentti.

DİKMEN SIRTLARINDA “KIZILCA GÜN”
Ankara'nın yeniden doğuş hikâyesi 1919 sonbaharında, Sivas'ta başladı. Kongre bitmiş, seçimlere gidiliyor, yeni Meclis-i Mebusan'ın nerede toplanacağı tartışılıyordu. Mustafa Kemal, işgalin erişemeyeceği bir Anadolu kentini istiyordu. Mebusların çoğu ise padişahla, İstanbul Hükümeti ile bağı koparmamak adına İstanbul'da ısrar etti ve sonunda onların dediği oldu. Ama o dönem Erzurum milletvekili olan Mustafa Kemal İstanbul'a gitmeyecekti, gitmenin tuzağa düşmek olacağını biliyordu. Ancak Heyet-i Temsiliye'nin mebusları yakından izleyebileceği, onlarla çabuk haberleşebileceği bir yere geçmesi şarttı. Nutuk'ta da anlattığı gibi; doğudan çok batıya, İstanbul'a yakın durmayı gerektiren sebepler çoktu. Tehlike de zaten batıdaydı. Yunan ordusu Mayıs'tan beri İzmir'den içeri ilerliyor, dağınık Kuva-yı Milliye birlikleri kendilerini toparlayacak bir merkez bekliyordu.
Batıya geçilecekse Ankara'dan uygunu yoktu. Demiryoluyla hem İstanbul'a hem de Eskişehir, Kütahya, Afyon üzerinden batıda direnişin sürdüğü bölgelere bağlıydı, telgrafı işliyordu; İnebolu üzerinden Karadeniz'e, Antalya üzerinden Akdeniz'e uzanabiliyordu. Ali Fuat Paşa'nın 20. Kolordusu buradaydı ve Paşa aylardır kentin ileri gelenlerini davaya kazanmakla uğraşıyordu. Batıdaki kentlerde demiryolu İngilizlerin denetimindeydi. Daha içeridekilerde ise ya yol yoktu ya da İstanbul'a bağlı yöneticilerin sözü geçiyordu. Hepsinden önemlisi, Ankaralılar bu mücadelenin canla başla arkasındaydı.
27 Aralık 1919 Cumartesi, Heyet-i Temsiliye Sivas'tan dokuz günlük zorlu bir yolculuğun ardından Dikmen sırtlarında göründü. Ankaralılar sabahın ilk ışıklarıyla yollara düşmüş, köylerden, kasabalardan atlı yaya seğmenler gelmişti; davullar çalıyor, halaylar çekiliyordu. Bu karşılamayı Mustafa Kemal hiç unutmadı, kent de o günü sonra "Kızılca Gün" diye andı. Sonraki aylarda Heyet'in bütün masraflarını Ankaralıların desteğiyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti karşıladı.
Bu tercihin ne kadar isabetli olduğu üç ay sonra anlaşıldı. Ocak 1920'de İstanbul'da açılan Meclis-i Mebusan ancak Misak-ı Milli'yi kabul edecek kadar yaşayabildi. 16 Mart 1920'de İtilaf devletleri İstanbul'u resmen işgal etti, mebusların bir kısmı tutuklanıp Malta'ya sürüldü, Meclis dağıtıldı. Mustafa Kemal zaten Ankara'da olduğu için hiç vakit kaybetmedi. Üç gün sonra, 19 Mart'ta yayımladığı genelgeyle olağanüstü yetkili yeni bir meclisin Ankara'da toplanacağını duyurdu. İstanbul'dan kaçabilen mebuslar gizli yollardan Anadolu'ya geçti ve yeni seçilen temsilcilerle birlikte 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi Ankara'da açıldı. Mebuslar okullarda, hanlarda, evlerde kaldı; onlara yatacak yer, yiyecek bulan da yine Ankaralılar oldu.
Böylece Ankara bir karargâh olmaktan çıkıp milletin kendi meclisinin kenti oldu. Sakarya'daki top sesleri Ankara’dan duyulduğunda da Meclis'in taşınması konuşulduğunda da oradan vazgeçilmedi. Savaş buradan yönetildi, zafer buradan kazanıldı.

"PAYİTAHT" SÖZÜNE VEDA
Lozan imzalandıktan sonra, 24 Temmuz 1923'te, işgal kuvvetlerinin altı hafta içinde İstanbul'u boşaltması kararlaştırılınca asıl tartışma başladı. Hükümet artık İstanbul'a dönecek miydi? Basında, kulislerde, yurt içinde de dışında da bu soru dolaşıyordu. Mustafa Kemal'in kararı ise çoktan belliydi. Nutuk'ta; yeni devletin başkentini seçerken coğrafî durumun ve askerî stratejinin her şeyden ağır bastığını, içte ve dışta süren kararsızlığa bir an önce son vermek gerektiğini söylemiştir. Bir de şunu eklemişti: “Bu kararı kanunla ilan ederek ‘payitaht’ sözünün yeni Türkiye Devleti'nde artık kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lazım gelmişti.”
9 Ekim 1923'te Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, Malatya mebusu sıfatıyla, arkadaşlarıyla birlikte tek maddelik bir kanun teklifi verdi. Gerekçesinde Türkiye'nin varlığı ve kaynaklarının gelişmesi için başkentin Anadolu'nun merkezinde kurulması gerektiği, coğrafyanın, stratejinin, iç ve dış güvenliğin bunu zorunlu kıldığı yazıyordu. Teklif hızla komisyonlardan geçti ve 13 Ekim'de Genel Kurul'a geldi. Sonunda kanun çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi: "Türkiye Devletinin makarr-ı idaresi Ankara şehridir."
On altı gün sonra Cumhuriyet ilan edildi. Ertesi yıl, 20 Nisan 1924'te kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da ikinci maddesinde Ankara'yı başkent olarak belirledi.
TANIMAK İSTEMEYENLER
Kararı kabul etmek herkese kolay gelmedi. İngiltere başta olmak üzere Batılı devletler, büyükelçiliklerini İstanbul'dan Ankara'ya taşımayı reddettiler. Onlara göre bu geçici bir hevesti; İstanbul'daki İngiliz temsilci Sir Nevile Meyrick Henderson, Ankara'nın ancak iki yıl kadar başkent kalacağını Londra'ya yazıyordu. 1925'e gelindiğinde Ankara'da yalnızca Sovyetler Birliği ile Afganistan'ın elçiliği vardı. İstanbul'daki diplomatlar iş için Ankara'ya gelmek zorunda kaldıklarında istasyonda kiraladıkları vagonlarda yatıp kalkıyorlardı. Genç Cumhuriyet bunu bir onur meselesi saydı, Ankara Palas inşa edildi, elçiliklere Ankara'da bedava arsa bile verildi. Direniş birer birer çözüldü; İngiltere'nin elçiliğini Ankara'ya taşıması ise 1930'u buldu. Dünya diplomasi tarihinde bir ülkenin başkent seçme hakkı belki hiç bu kadar uzun sürede tanınmamıştı.
ATATÜRK'ÜN ANKARA'SI
Mustafa Kemal Ankara'yı sadece stratejik bir hesapla seçmedi, sevdi de. O kış günü onu girişinde karşılayan, en zor günlerinde yanından ayrılmayan bir kentti burası. Nutuk'ta Ankaralılar için söylediği söz boşuna değildir; milletin istiklal mücadelesi tarihinde Ankara adının en aziz yeri koruyacağını yazar. Ankara'ya ilk geldiğinde Ziraat Mektebi'nde kalmış, sonra Ankaralıların alıp kendisine armağan ettiği Çankaya'daki bağ evine yerleşmişti. Ömrünün geri kalanında da burayı ev bildi. Ölümünden önce en çok Ankara’ya gelmek istedi ama ömrü vefa etmedi…
Bu sevgi, kenti değiştirme hevesine de dönüştü. Başkentin kurtuluşunun bozkırı yeşertmekten geçtiğine inanıyordu; 1925'te, kimsenin bir şey yetişeceğine ihtimal vermediği çorak araziyi Orman Çiftliği yaptı. Bataklıklar kurutuldu, sıtma geriledi. Yangın yerleri, cadde kenarları ağaçlandırıldı. 1928'de açılan yarışmayı kazanan Hermann Jansen'in planıyla Yenişehir yükseldi; geniş caddeler, okullar, bakanlık binaları birbiri ardına yapıldı. 1923'te yirmi bin kişinin yaşadığı kasabanın nüfusu, 1927 sayımında yetmiş dört bini geçmişti bile.

BİR KENTTEN FAZLASI
Ankara'nın başkent oluşu, basit bir adres değişikliği değildi aslında. İmparatorluğun altı yüz yıl boyunca saraylardan yönetildiği İstanbul, bütün güzelliğine rağmen, o düzenin ve işgalin hatıralarını taşıyordu. Ankara ise milletin kendi eliyle kurduğu bir devletin başkenti olacaktı; sarayın değil, Meclis'in kenti. Payitahttan başkente geçiş, tebaadan yurttaşa geçişin de adıydı. Bozkırın ortasında, hiçbir şeyden bir kent yaratmak, bu ülkenin hiçbir şeyden bir devlet kurabileceğini de dünyaya gösterdi.
Bugün Ankara'nın sokaklarında yürürken bütün değişimine, geçmişe yapılan ihanetlere, 23 yıl bir belediye başkanının elinde oyuncağa dönüşerek çirkinleştirilmesine rağmen Cumhuriyet’in izlerini görürsünüz. Hiç ummadığınız bir sokak arasından bir yapı size göz kırpar hınzırca, ben buradayım diye. İşte en çok bu tarafını severim Ankara’nın, her şeye inat varlığını koruduğu ve o hınzır göz kırpış ile içimi ısıttığı için. Bir de Atatürk’ün sevdiği kent olduğu için, onun varlığını da duyarım orada. Nice yıllara Ankara, sen başkentlerin en güzelisin.

NOT: Ne mutlu ki, bu yıldönümünü anlamlı bir etkinlikle kutlamak için Ankara’da olacağım. 13 Ekim Salı, Saat: 18.30’da gazeteci Ünsal Ünlü ile birlikte Çankaya Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde "Cumhuriyet’in Başkenti, Başkentin Cumhuriyet’i Ankara" söyleşimiz var, etkinliğimiz ücretsiz ve tüm Ankaralı dostlarımızı bekleriz.
Kaynakça: Nutuk; TBMM zabıtları (13 Ekim 1923, 2/188 sayılı teklif); Falih Rıfkı Atay, Çankaya; Bilal N. Şimşir, Ankara Ankara Bir Başkentin Doğuşu; Ankara Üniversitesi ANKAMER, Kısa Ankara Tarihi.