Derya Kömürcü

Derya Kömürcü

Sosyal demokrasinin çıkmazı

Dünyanın dört bir yanında merkez sol partilerin güç kaybettiği bir dönem yaşıyoruz. Oy oranları, üye sayıları, parlamento güçleri ve topluma nüfuz etme kapasiteleri geriliyor. Temsil etme iddiasında oldukları toplum kesimleriyle, yani emekçiler ve dezavantajlılarla aralarındaki aidiyet ilişkisi ve bu kesimlerin taleplerini hayata geçirme kapasiteleri neredeyse ortadan kalkmış durumda. Daha önemlisi düşünsel anlamda içinde bulunduğumuz karanlık dönemden çıkışa dair tek bir gerçekçi alternatif ortaya koyamıyor, adeta geçmişin altın günlerine özlem ile yok olmamak için hegemonik söyleme teslim olmak arasında salınıp duruyorlar. Kapitalizmin emekle sermaye arasında kalıcı bir uzlaşmaya zorlanabileceğini savunan pek az sosyal demokrat kaldı. Bugün liberal demokrasinin temel güvenceleri bile birer birer ortadan kalkarken, demokrasiye “sosyal” bir içerik kazandırmak giderek zorlaşıyor. Meselenin kötü yöneticiler, yanlış politikalar veya bozulan kurumlarla ilgili olduğunu sanmak ciddi bir yanılgı. Bunları üreten ve yeniden üretenin kapitalizmin günümüzde aldığı biçim olduğunu görmeden gerçek bir çözüm ortaya koymak imkansız.

UZLAŞMANIN TARİHSEL KOŞULLARI

Sosyal demokrasi, on dokuzuncu yüzyılın işçi hareketleri ve sosyalist mücadeleleri içinden doğdu. Zamanla devrim yerine parlamenter mücadeleyi, kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine demokratik yollarla dönüştürmeyi benimsedi. İddiası, üretimin kapitalist örgütlenmesi sürerken bölüşümün toplumsallaştırılmasıydı: Sermaye kazanacak, fakat emeğin insanca yaşayacağı ücretler, kamusal hizmetler ve sosyal güvenceler siyasal müdahaleyle sağlanacaktı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu yaklaşım, devletin ekonomiyi yönlendirdiği refah kapitalizminde somutlaştı.

Bu tarihsel deneyimin kazanımları küçümsenemez. Tam istihdam hedefi, kamulaştırmalar, yüksek ve artan oranlı vergiler, kapsamlı sosyal hizmetler, sağlık ve eğitim güvenceleri milyonların hayatını değiştirdi. Ancak bunlar sermayenin hayırseverliğinin değil, örgütlü emeğin baskısının ürünüydü. Güçlü sendikalar, kitlesel işçi partileri ve sosyalist alternatifin varlığı, uzlaşmayı sermaye açısından kabul edilebilir, hatta gerekli kılıyordu. Sosyal demokrasi kapitalizmin doğal insancıllığını değil, belirli bir güç dengesinde dizginlenebilirliğini gösteriyordu.

Dolayısıyla refah devleti, yalnızca başarılı bir kamu politikaları paketine indirgenemez. İktisadi büyümenin ürünlerini paylaşmaya zorlayan toplumsal örgütlülüğün kurumsallaşmış hali demek daha doğru olur. Güç dengesi değiştiğinde, kazanımların kalıcılığı da tartışılmaya başlandı.

YENİLGİDEN ORTAKLIĞA

1970’lerin krizlerini izleyen neoliberal dönüşüm, güç dengesini sermaye lehine değiştirdi. Özelleştirme, finansallaşma, sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi, işçilerin örgütlü gücünü aşındırdı. Bu, birdenbire ve her yerde aynı anda, aynı şiddette olmadı belki, ama genel gidişat hemen hemen tüm toplumlar için benzer bir sonuç üretti. Sosyal demokrasi ise bu saldırıyı durdurmak yerine giderek onun dilini benimsedi. Rekabetçilik, mali disiplin ve piyasa güveni, eşitlik ve kamuculuğun önüne geçti. Blair’in “Üçüncü Yol”u, bu dönüşümün simgesiydi: Kapitalizme alternatif olmaktan çoktan vazgeçen merkez sol, başka bir kapitalizm iddiasını da fazlasıyla yumuşattı.

Elbette bu süreçte Sovyetler Birliği’nin çöküşü sermayenin karşısındaki alternatif ufkun daralmasını hızlandırdı. Sosyalist bloğun tarihsel yenilgisi, kapitalizmin rakipsizlik iddiasını güçlendirdi. Örgütlü emek geriledikçe, sermayeyi uzlaşmaya zorlayan direnç noktaları da zayıfladı. Böyle bakıldığında yaşanan, basit bir politika değişikliğinden çok, emeğin kazanımlarına yönelen bir karşı devrimdi.

Sosyal demokrasinin trajedisi, yalnızca kaybetmesi değil, yenilginin gerekçelerini kendi programına dönüştürmesiydi. “Emek esastır, ama sermayeyi de ürkütmeyelim” yaklaşımı, sermayenin hiçbir sınır tanımadığı koşullarda uzlaşma değil, peşinen teslimiyet üretmeye başladı.

LİBERALİZMİ KİM KURTARACAK?

Daron Acemoğlu’nun son dönemde önerdiği “işçi sınıfı liberalizmi”, bu çıkmazın fark edildiğine dair bir işaret olarak değerlendirilebilir. Acemoğlu ortak refahı, iyi işleri, kamusal hizmetleri ve işçilerin örgütlenmesini yeniden liberal demokrasinin merkezine yerleştirmeyi savunuyor. Emeğin güçlenmesini, kapitalist iktidarın aşılmasının değil, liberal düzenin yeniden işler hale getirilmesinin aracı olarak ele alıyor.

Oysa sermaye, karşısında örgütlü bir güç bulunmadığında neden paylaşsın? Demokratik kurumları kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirebiliyorsa neden kendisini sınırlasın? Kurumların onarılmasını istemek haklı bir talep, fakat onları ayakta tutacak sınıfsal gücü kurmadan, iyi tasarlanmış kurumlara bel bağlamanın yeterli olmadığını tarih bize birden fazla kez öğretti.

Amerikan Demokratlarının ve Avrupa merkez solunun emekçi tabanlarıyla bağları bugün kopma noktasında. Gerileme ciddi olmakla birlikte her ülkede aynı değil ama ortak sorun, merkez solun emekçilerin maddi beklentilerini karşılayamaması. Bu boşluk hem soldaki alternatifleri hem aşırı sağı besliyor.

Kapitalizm demeden, onun yıkıcı gücünü ve bugünkü siyasal biçimlerini açıkça teşhis etmeden, otoriterleşmeyi anlamak mümkün değil. Tek adam rejimlerini yalnızca liderlerin kişilikleriyle, çoğulculuğun yerini çoğunlukçuluğa bırakmasını yalnızca demokratik kültürün zayıflığıyla, emeğin siyasal temsili yerine imajın ve popülizmin öne çıkmasını yalnızca iletişim teknikleriyle açıklamak, belirli bir açıklayıcılığa sahip olsa da gerçekçi bir alternatif üretmeye imkan tanımıyor. Bunlar birbirinden kopuk siyasal bozulmalar değil. Sermaye birikiminin bugün aldığı biçimle, bu birikimin önündeki toplumsal ve demokratik engelleri aşma ihtiyacıyla birlikte değerlendirilmesi gereken gelişmeler. Yani mesele iktidarın kötüye kullanılmasının ötesinde iktidarın hangi toplumsal çıkarlar doğrultusunda yeniden örgütlendiği.

OTORİTERLEŞMENİN SINIFSAL İÇERİĞİ

Bu çerçevede otoriterleşme, kurumsal siyasete yansımaları bir yana, esas olarak sermayenin hareket alanı genişlerken emeğin itiraz ve müdahale kapasitesinin daralmasıdır. Çoğulculuğun aşındırılması, yalnızca farklı görüşlerin kamusal alandan dışlanması anlamına gelmez, ekonomik/toplumsal/siyasal kararların toplumsal denetime açılabileceği kanalların da kapatılmasıdır.

Sermayeyi dizginleyebilecek örgütlü emek gücünün gerilemesi, bu dönüşümün tali bir sonucu değil, belirleyici koşullarından biridir. Her kaybedilen örgütlenme mevzisi, her zayıflatılan kolektif hak, her yalnızlaştırılan direniş, sermayenin karşısındaki toplumsal sınırların biraz daha aşınması demektir. Bu açıdan “karşı devrim” kavramı, yalnızca siyasal kurumların geriye götürülmesini değil, emekçilerin tarihsel mücadelelerle kazandığı hakların, güvencelerin ve karar süreçlerine müdahale olanaklarının geri alınmasını anlatır. Tam da bu yüzden yaşamakta olduklarımız, geçmişteki bir toplumsal uzlaşmanın bozulmasından daha kapsamlıdır. Emeğin güçsüzlüğünü kalıcılaştıran yeni bir düzen kurulmaktadır.

Böyle bir karşı saldırı karşısında, böyle bir yeni düzende sosyal demokrasinin sistem içi bakışı, sorunu esas olarak yönetim kusuruna indirgediği ölçüde yetersiz kalıyor. Hukuku yeniden işletmek, liyakati sağlamak, yolsuzluğu azaltmak ve seçim kazanmak tabii ki önemlidir, ancak alternatif bir siyasal programa işaret etmezler. Düzgün işleyen kurumlar, kendiliğinden daha adil üretim ve bölüşüm ilişkileri yaratmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Derya Kömürcü Arşivi

Yeni Yine Yeniden

26/07/2026 07:00

Ara seçimden fazlası

12/04/2026 07:00

Kamuoyu: Kimin oyu?

15/03/2026 07:00