Derya Kömürcü
NATO’yu tartışmanın tam zamanı
18 Şubat Türkiye’nin NATO üyeliğinin 74’üncü yıl dönümüydü. Milli Savunma Bakanlığı "NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip bir ülke olarak Türkiye, harekat ve misyonlarına verdiği destekle NATO'ya en çok katkı veren ilk beş ülke arasında bulunuyor” diye övünürken 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesinin hazırlıkları da devam ediyor. Ankara’da kırmızı halılar serilecek. Protokol araçları Beştepe’ye akacak, kamuoyu uluslararası başarı hikayelerine odaklanacak. Aynı günlerde Ortadoğu; Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Filistin’e (henüz İran dahil olmadıysa tabii) kendi enkazının içinde nefes almaya çalışıyor olacak. “Bölge alev alev yanarken, bu yangının her aşamasında payı olan bir askeri ittifakın zirvesini Ankara’da ağırlamak gerçekten başarı mı?” sorusunu sormak da bir avuç azınlığa kalacak.
MECBUR MUYUZ?
Siyasette hiçbir kıymeti olmayan ifadelerden birisi “Dünya böyle, mecburuz” cümlesi olabilir. Mecburiyet, hakiki ya da kurgusal olması fark etmez, her şeyi meşrulaştırır. Pragmatizm bir süre işe yarar görünür, sonra ülkeleri, kurumları, siyasetçileri kendi gerekçelerinin tutsağı yapar. Güçlülerle iş tutarken kendinizi “oyunun kurucu ortağı” sanırsınız, aslında çoğu zaman oyunun kullanışlı aparatısınızdır. Tarih, kullanışlı işbirlikçilerin sonunu uzun uzun yazar. İşiniz bittiğinde bir kenara bırakılırsınız.
Bir süredir en tepeden başlayarak iktidar bloğundaki herkes Türkiye ve etrafındaki gelişmelerle ilgili korku ve kaygı pompalayarak kendi var oluşlarını gerekçelendirmeyi tercih ediyor. Ancak o apokaliptik geleceğe hazırlık yapma gayretindeyken, NATO’nun bölgenin bu durumda olmasındaki rolü hiç konuşulmuyor.
KAVRAMLARIN ARDINDAKİLER
“İstikrar operasyonu”, “terörle mücadele”, “insani müdahale” gibi kavramların nasıl bir siyasal iklime hizmet ettiğini bölge halkları yaşayarak öğrendi. Bölgenin sürekli kriz üreten düzeninde, ABD başta olmak üzere NATO’nun başat ortaklarının oynadığı rol, hiç de masum bir rol değildi.
Biraz dikkatli baktığımızda, sahada NATO operasyonu etiketi taşımayan pek çok müdahalenin bile fiilen NATO ülkelerinin stratejik tercihleriyle örüldüğünü görürüz.
MESELA; IRAK VE SURİYE
2003’te Irak’ın işgali, beraberinde devletin kurumsal omurgasının kırılmasını ve toplumsal fay hatlarının derinleştirilmesini getirdi. ABD’nin güvenlik vaadi, mezhepleşme, milisleşme, zorunlu göç ve kronik yoksullaşma olarak Irak’ı yeniden kurdu.
Dahası, IŞİD’i yarattı.
Ardından Suriye’de iç savaşın uzamasını besleyen dış müdahaleler, istikrar adına parçalanmayı kalıcılaştırdı.
Lübnan’daki sürekli kriz hali, yalnızca yerel aktörlerin hatası değil, bölgesel güç siyaseti içinde ülkeyi kırılganlaştıran, savaş ve kuşatma mantığını normalleştiren bir düzenin sonucu.
ABD MERKEZLİ STRATEJİ
Filistin’de kitlesel yıkım karşısında birçok NATO ülkesinin müttefiklik refleksi, hukuku ve vicdanı sustururken, İsrail’in eylemlerini fiilen korunaklı bir alanda gerçekleştirmesini sağladı.
Şimdi İran gerilimi üzerinden yeni bir savaş ihtimali konuşulurken, aynı güvenlik dili bir kez daha bölgeyi daha fazla silahlanmaya, daha fazla yaptırıma, daha fazla istikrarsızlığa sürüklüyor.
Bu tabloda ABD merkezli stratejilerin ve bu stratejilere eklemlenen NATO ittifakının payını konuşmadan, Türkiye’deki zirveyi herhangi bir uluslararası etkinlik gibi ele almak mümkün değil.
İSRAİL’E GÜVENLİK HATTI
Bölge yeniden dizayn edilirken, ABD’nin İsrail’le kurduğu güvenlik hattı tüm bölgesel gelişmelerde başat belirleyiciyken, Türkiye’nin bu mimarinin parçası gibi görünmesinin, hele de bunun başarı diye sunulmasının başlı başına tartışma konusu olması gerekmez mi? Ama o tartışma bir türlü toplumun gündemine yerleşmiyor. Çünkü kamuoyu verili bir şey değil, inşa edilen bir şey.
Gündem, hangi soruların meşru sayılacağı üzerinden kuruluyor.
Geleneksel medya büyük ölçüde kontrol altındayken, fikir üretim kanalları baskılanırken, sosyal medya bir bütün olarak algoritmalar, troller ve algı operasyonlarıyla şekillenirken, iktidarın başarı propagandasının geniş toplum kesimlerinde benimsenmesi kaçınılmaz oluyor.
Sıradan bir vatandaşın gözünde NATO zirvesi eşittir devlet kapasitesi, saygınlık ve güç olarak kodlanıyor.
GÜNÜMÜZÜN KORKU TOPLUMU
Dünya bir popülist momentten geçiyor ve bu durum pek çok konuda iktidardaki güçlü liderler lehine işliyor. “Yerli ve milli”, “dış mihrak”, “bölgesel tehdit”, “dik duruş” gibi söylemlerin kitlelerde nasıl karşılık bulduğunu günümüz korku toplumunda anlamak çok zor değil. Ancak tersinden düşündüğümüzde aynı popülist enerjinin Filistin gibi, Trump’la yakın dostluk gibi, NATO ortaklığı gibi içinde açık çelişkiler barındıran meselelerde güçlü lider aleyhine bir fatura çıkarması gerekmez mi? Gerekir ama çıkarmıyor, çünkü popülizmi işler kılan şey öfke değil, kontrol edilen öfke. Öfke, belli hedeflere yöneltildiğinde makbul oluyor, belli ikiyüzlülüklere yöneldiğinde “milli çıkar” bariyerine çarpıyor.
TRUMP’IN GAZZE BARIŞ KURULU
19 Şubat’ta Trump’ın Gazze Barış Kurulu ilk toplantısını gerçekleştirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington’daki toplantıda, “Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız. Sayın Başkan Trump, Türkiye adil ve kalıcı bir barışa yönelik çabalarınızı desteklemeye devam edecektir” dedi.
Kamuoyunda haklı olarak İsrail’in Filistin’de yürüttüğü savaşın yol açtığı insani felaket “sorun”, NATO ülkelerinin körlüğü “sorun”, ABD’nin stratejik çizgisi “sorun” olarak algılanıyor. Ancak aynı unsurlar Türkiye ile işbirliği yapınca sorun değil, öyle mi?
Bütün bölge yeniden biçimlenirken, İsrail–ABD ortaklığı belirleyici bir eksen haline gelmişken, Tom Barrack gibi bir figür bölge valisi edasıyla ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin çok ötesinde bir misyon üstlenirken, Filistin’de yaşananların soykırım olarak adlandırıldığı bir dönemde NATO’nun büyük ülkelerinin ya sessizliği ya da fiili desteği ortadayken Ankara’daki zirveyi uluslararası başarı diye sahnelemek bu kadar kolay olmamalı.
NATO GERÇEKLERİ
NATO’nun gerçekte ne olduğunun altını çizerek bitirelim.
Türkiye’nin ve başka pek çok ülkenin kontrgerilla deneyimi NATO’dan bağımsız düşünülemez. Askeri darbeler (özellikle de 12 Eylül 1980) NATO’dan bağımsız düşünülemez. Ne ad verilirse verilsin özünde her NATO operasyonu ittifakın/ABD’nin jeopolitik nüfuz alanını genişletmeye hizmet eder. NATO tarihsel olarak ABD’nin küresel hegemonyasını kurumsallaştıran bir aygıttır.
Önümüzdeki dönemde sıklıkla karşılaşacağımız NATO güzellemeleri, ancak bir karşı-hegemonya mücadelesiyle bozulabilir. Gündemi yeniden kurmak, kavramların anlamlarını geri kazanmak, “başarı” diye sunulan şeyin gerçek bedelini görünür kılmak gerekiyor.