Derya Kömürcü

Derya Kömürcü

2025’ten 2026’ya Türkiye

2025, karanlığın yalnızca derinleştiği değil, aynı zamanda cüretkarlaştığı bir yıl oldu. Cüret, salt baskının artması anlamına gelmiyor; baskının olağanlaştırılması, itirazın alışılmış bir gürültüye dönüştürülmesi ve siyasetin, toplumsal hayatı dönüştürme iddiasından koparılarak yönetilebilir bir rutin haline getirilmesi anlamına geliyor. Haksızlıklar ve baskı büyürken, ona karşı gelişmesi beklenen şaşırma, öfkelenme, dayanışma, hesap sorma gibi en temel refleksler zayıflıyor.

Son yıllarda iktidarın yönetim tarzı, yalnızca “otoriterleşme” kavramıyla açıklanamayacak kadar sistematik ilerliyor. Bu sistematiklik, bir yandan hukukun siyasal mühendisliğin aparatı haline gelmesiyle; diğer yandan da yoksulluğun ve güvencesizliğin, rıza üretiminde ve itaat ilişkilerinin kurulmasında bir altyapı olarak kullanılabilmesiyle mümkün oluyor. İktidar için siyaset, medya, yargı ve ekonomi; birbirinden bağımsız alanlar değil, aynı stratejinin farklı cepheleri olarak tezahür ediyor.

Şok doktrini

2025 boyunca bu stratejinin iki ana hedefi daha belirgin hale geldi. Birincisi, muhalefeti yalnızca geriletmek değil; muhalefetin hareket alanını, tartışma başlıklarını ve siyaset yapma biçimini belirlemek (burada muhalefetten kasıt sadece CHP değil). İkincisi, toplumun siyasal enerjisini emerek yok etmek: Bir şok doktrini uygulayarak toplumu yaşadıkları karşısında şaşırmayan, öfkelenmeyen, yavaş yavaş tüm enerjisi tükenen, bu kalıba sığmayanların marjinal kaldığı sıradan bir organizmaya dönüştürmek.

Şok doktrini, kabaca şöyle işler: Toplumun “alışılmış sınırlarını” art arda sarsan hamleler yapılır; her hamle, bir öncekinin yarattığı şaşkınlığı ve öfkeyi tüketirken, bir sonrakine zemin hazırlar. Amaç, yalnızca muhalifi cezalandırmak değildir. Amaç, neyin mümkün olduğuna dair sınırı sürekli ileri itmek; toplumun “bu kadarı da olmaz” dediği eşikleri sıradanlaştırmaktır.

Siyasetçilere, belediye başkanlarına, popüler figürlere yönelik davalardan TÜSİAD yöneticilerinin yargılanmasına, gazetecilere yönelik baskılardan seçilmiş milletvekilinin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen cezaevinde tutulmasına, bahis ve uyuşturucu operasyonlarına, siyasi olmamak kaydıyla her türlü suça yönelik cezasızlık algısının perçinlenmesine, düşman hukuku hissinin tüm muhaliflere yayılmasına, neyin suç neyin hak olduğunun belirsizleştirilmesi sonucu hareket edemez hale getirilmiş bir topluma uzanan tüm süreçler esas olarak şok doktrininin bir parçasıdır.

19 Mart kırılması

2025’e girildiğinde Ekrem İmamoğlu ve pek çok CHP’li belediye başkanı henüz tutuklanmamış; CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar bugünkü ölçekte bir kuşatmaya dönüşmemişti. Bu dönem, hukukun siyasetin bu kadar önüne geçmediği; yargı mekanizmasının Ergenekon süreçlerini hatırlatacak ölçüde araçsallaşmadığı bir eşiğin hemen öncesiydi. Muhalif kesimler için hâlâ “bir sonraki seçim” iktidarın el değiştireceği umudunun en somut simgesi olarak duruyordu. Bu umut, siyasetin tek kanalı haline gelmişti. Toplumun geniş kesimleri, yaşanan her baskı ve “hukuksuzluğu” “seçim gelince” telafi edilecek bir sapma gibi görmeye şartlanmıştı.

Sonra 19 Mart operasyonu geldi. Toplumun muhalif kesimleri bunu halk iradesine yönelmiş bir müdahale, bir tür darbe olarak algıladı; sokağa çıktı, direndi. Bu tepki, önemliydi. Ama bir zafer değildi. Çünkü baskı dalgasını geri püskürtecek kararlılığın sürdürülebilmesi için gereken örgütlülük yıllar içinde yok edilmişti. Tepki yükseldi, fakat kalıcı bir kapasiteye dönüşemedi.

Bugün siyasal tartışma büyük ölçüde şu eksende dönüyor: Seçim gününün bir an önce gelmesi, kazanacak adayın tespiti, muhalefetin bölünmemesi, blok halinde hareket etmesi, DEM Parti seçmeninin Erdoğan’a destek vermemesi… Bunlar elbette önemli; tartışılmalı, çalışılmalı, hazırlanılmalı. Fakat bu başlıklar, asıl sorunu yani Türkiye toplumunun geldiği noktayı görünmez kılıyor.

Toplum, yalnızca siyasal olarak değil, duygusal ve ahlaki olarak da bir eşiğe sürüklendi.

Öfkesini kaybeden toplum

Türkiye’de bugün asıl tehlike, tek tek felaketler, skandallar ya da hak ihlalleri değil. Esas olan, bütün bunlar olurken artık şaşırmıyor oluşumuz. Öfkelenmiyor oluşumuz. Yan yana durma, dayanışma, ilke ve değerler ekseninde bir yaşam sürme becerisini kaybediyor oluşumuz.

Toplum olma özelliği aşındığında, kutuplaşma sadece “iki farklı görüş” anlamına gelmez; iki farklı hakikat evreni anlamına gelir. Her kutbun kendine ait doğrusu vardır. Ve bu doğru, gerçek olmasa da ahlaki olmasa da hatta bazen kişinin kendi menfaatine açıkça aykırı olsa da sorgulanmadan kabul edilir. Çünkü “taraf olma” duygusu, sorgulamanın yerini almıştır. Kutuplaşma bu noktada artık bir siyasal tercih değil, bir algı rejimidir.

Üstelik bu algı rejimi, süreklileşen ekonomik krizle birleştiğinde daha da sertleşir. Yoksulluk kanıksanır. Yoksullaşma sıradanlaşır. Güvencesizlik kalıcı bir iklim gibi içimize işler. İnsanlar risk alamaz hale geldikçe, itiraz etmenin maliyeti artar. O zaman itirazın yerini “idare etme” alır.

Ve işte tam bu noktada olağanüstü dediğimiz şeyler olağanlaşır.

Bu ülkede tatile giden insanların bir otel yangınında ölmesi ve bunun hiçbir siyasi sorumluluğunun olmaması normal.
Bu ülkede yenidoğan bebeklerin hastanelerde para hırsıyla ölüme terk edilmesi ve Sağlık Bakanı’nın hâlâ görevde olması normal.
Bu ülkede okulda olması gerekirken MESEM adı altında çalıştırılan çocukların iş cinayetlerine kurban gitmesi ve Milli Eğitim Bakanı’nın istifa etmemesi normal.

Bu “normalleşme”nin psikolojik bir hal değil siyasal bir mekanizma olduğunu görmek gerekir. Çünkü normalleşen her şey, hesap sormayı gereksizleştirir. Hesap sorulmadıkça ihmal büyür; ihmal büyüdükçe felaket sıradanlaşır; felaket sıradanlaştıkça toplum daha da yalnızlaşır. Bu bir kısır döngüden ziyade rejimin kendini yeniden üretme döngüsüdür.

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, hukuk devletinin askıya alınması, infaz düzenlemeleriyle yaratılan adalet duygusu erozyonu, uyuşturucu ağları, mafyalaşma iddiaları, barınma krizi, en temel ihtiyaçları karşılayamama, sokak hayvanları… Bunların her biri üzerine tek tek çok şey söylenebilir. Ama daha önemlisi, bunlar olurken artık “böyle bir şey nasıl olur?” demiyor oluşumuz.

Şaşırma duygusu kaybolduğunda, skandal sıradanlaşır. Öfkelenme duygusu kaybolduğunda, adaletsizlik kalıcılaşır. Dayanışma zayıfladığında, herkes kendi yalnızlığında yönetilebilir hale gelir. Toplum olma kapasitesi aşındığında, hakikat bölünür; hakikat bölündüğünde, ortak bir gelecek hayali kurulamaz.

2025’in belki de en belirleyici duygusu siyaset yorgunluğu oldu. Muhalefetin, toplumsal öfkeyi sürdürülebilir bir örgütlülüğe çevirememesi; itirazı kalıcı bir dayanışma ağına dönüştürememesi; hak arayışını, ortak yaşam fikriyle birleştirecek kanallar üretememesi de bu yorgunluğu büyüttü.

2026’daki görev

Bu tablo böyle devam ederse 2026, önceki yıldan daha iyi olmayacak. Çünkü baskı artarken, toplumun refleksleri zayıflıyorsa; seçim umudu, örgütlü bir toplumsal güç üretmiyorsa; siyaset, yalnızca “kazanacak aday” tartışmasına sıkışıyorsa, iktidarın oyun kurma kapasitesi, önceki yıllarda da gördüğümüz üzere, artarak devam eder.

Rejimin hedefi, toplumsal rıza üretmekten ziyade, elindeki asimetrik güçle siyaseti, toplumu ve bireylerin yaşam biçimlerini dizayn etmeye yöneldikçe; seçim tartışması, gerçek çatışmanın üstünü örten bir sis perdesine dönüşebilir. Bu yüzden 2026’ya dair projeksiyon yaparken esas soruyu tersinden sormak gerekir: Bu toplum ne kadar dayanışabilir ne kadar örgütlenebilir ne kadar “hesap soran” bir kolektif irade üretebilir?

Çünkü iktidar, yalnızca güçlü olduğu için değil; karşısında dağınık, yorgun ve yalnız bir toplum bulduğu için bu kadar cüretkâr.

Bu yüzden mesele yalnızca ‘seçimi kazanmak’ değil; seçimden bağımsız olarak toplumun siyaset yapma kapasitesini yeniden kurmaktır.

Artık kendi başımıza şaşırmıyor ve öfkelenmiyorsak, yapmamız gereken şaşıranlarla, tepki gösterenlerle yan yana gelmek; hesap sormaya çalışanlarla yan yana gelmektir.

Unuttuğumuz refleksleri canlandırmak, zayıflayan kaslarımızı güçlendirmek zorundayız. Bunun tek bir yolu var: örgütlenmek.

Partide, sendikada, dernekte, mahallede, hak mücadelesinde… Nerede olursa olsun, örgütlenmeden örgütlü karanlığa direnmek mümkün değil

Önceki ve Sonraki Yazılar
Derya Kömürcü Arşivi

Bütçe: Otoriter dönüşümün aynası

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Asgari ücrete bak, rejimi anla

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Toplum yeni bir siyaset talep ediyor

14 Aralık 2025 Pazar 07:00

Türkiye'nin birinci partisi

09 Temmuz 2025 Çarşamba 07:00

Yeni rejimin inşa süreci

13 Haziran 2025 Cuma 07:00