Derya Kömürcü

Derya Kömürcü

Korku toplumu, haysiyet siyaseti

Bugün Türkiye toplumunu anlamak için yalnızca neye inandığına, kimi desteklediğine ya da hangi değerlere sahip çıktığına bakmak yetmiyor. Neden korktuğuna, hangi ihtimaller karşısında suskunlaştığına, hangi belirsizlikler karşısında kaygılandığına bakmadan bu toplumu anlamak mümkün görünmüyor. Siyasal hayat yalnızca fikirlerle değil, duygularla da kurulur. Korku, kaygı, güvensizlik, tehdit algısı ve korunma ihtiyacı, çoğu zaman açıkça dile getirilen ideolojik tercihlerden daha belirleyici olabilir.

Korku toplumu dediğimiz şey, yalnızca yurttaşların açık baskı altında yaşadığı bir düzen değildir. Elbette baskı, yaptırım, cezalandırılma ihtimali ve dışlanma korkusu bu düzenin parçalarıdır. Ama korku toplumunun asıl etkisi, insanların kendi davranışlarını önceden denetlemeye başlamasında görülür. Konuşmamak, harekete geçmemek, karşı çıkmamak… İtiraz etmeden önce bedelini hesaplar hale gelmek. Bir süre sonra dışarıdan gelen yasaklamaya gerek kalmaksızın, içeride işleyen bir oto-sansürün belirleyici hale gelmesi.

Sadece korku değil, kaygı da günümüz toplumlarındaki hakim zihniyetin şekillenişinde belirleyici bir etkendir. Korku ile kaygı birbirinden farklı ama birbirini tamamlayacak şekilde işler. Korku çoğu zaman belirli bir nesneye, kişiye ya da tehdide yöneliktir. İnsan bir kurumdan, bir karardan, bir olaydan, bir yaptırımdan korkar. Kaygı ise daha dağınıktır. Belirli bir tehditten ziyade, belirsizlikten beslenir. Korku “başıma ne gelir?” sorusunu sorduruyorsa, kaygı “yarın nasıl bir dünyada yaşayacağım?” duygusunu büyütür. Korku insanı belli davranışlardan alıkoyar, kaygı ise hayatın tamamını daraltan bir etki yaratabilir. İnsanlar yalnızca yaşadıklarından değil, yaşanabileceklerden de korkar. Henüz gerçekleşmemiş felaketler, olası krizler, muhtemel tehditler zihinsel arka plana yerleşir. Böylece korku kaygıya, kaygı da bir toplumsal iklime dönüşür.

Korku belirli bir olaya bağlanabilir, kaygı ise olayları birbirine bağlayan görünmez bağ gibi çalışır. Okul saldırısı, kadın cinayeti, gözaltı haberleri, savaş ihtimali, ekonomik belirsizlik, sosyal medyada hedef gösterilme korkusu birbirinden ayrı başlıklar gibi görünse de aynı duygusal iklimin parçaları haline gelir.

Günümüz Türkiye’sinde yurttaş, çoğu zaman bu korku ve kaygının kesişiminde yaşıyor. Bir yandan somut risklerden çekinirken, diğer yandan geleceğe dair genel bir güvensizlik hissi taşıyoruz. Ekonomik durumun, toplumsal ilişkilerin, kurumların, hukukun, dünyanın ve kişisel hayatlarımızın hangi yöne gideceğinden emin değiliz. Bu belirsizlik, yalnızca bireysel bir huzursuzluk yaratmıyor, siyasal tutum ve davranışlarımızı da biçimlendiriyor.

DAHA AZ KONUŞMAK, DAHA AZ TALEP ETMEK, DAHA AZ RİSK ALMAK…

Frank Furedi’nin “korku kültürü” kavramsallaştırmasına göre modern toplumlarda risk algısı hayatın bütün alanlarına yayılır. İnsanlar yalnızca gerçek tehlikelerle değil, sürekli hatırlatılan olasılıklarla yaşamaya başlar. Böylece riskten kaçınma, makul davranışın ölçüsü haline gelir. Daha az görünür olmak, daha az konuşmak, daha az talep etmek, daha az risk almak güvenli sayılır. Furedi’nin “düşük beklenti” dediği ahlak anlayışı hakim hale gelir. Böyle bir toplumda insanlardan cesaret yerine temkinlilik, müdahale yerine uyum, ortak sorumluluk yerine kendini koruma beklenir. Aksi yönde davrananlar ya cezalandırılır ya da marjinalleştirilerek toplum dışına itilir.

Korku kültürünün en tehlikeli yanı, korkunun korku gibi görünmemesidir. Korku çoğu zaman “akıllı davranmak”, “gerçekçi olmak”, “başını belaya sokmamak”, “düzenini bozmamak” gibi ifadelerin içine yerleşir. İnsanlar geri çekilmeyi korkaklık olarak değil, doğru davranış olarak görmeye başlar. Böylece korku yalnızca bireysel bir duygu olmaktan çıkararak toplumsal norm haline gelir. Herkes birbirine dikkatli olmayı, ölçülü konuşmayı, fazla öne çıkmamayı tavsiye eder. Bir toplumda bu tavsiyeler çoğaldığında, kamusal hayatla birlikte siyasal alan da kendiliğinden daralır.

Bizzat tecrübe ederek görüyoruz ki korku ve kaygı yurttaşı siyasetten uzaklaştırmakla kalmıyor, siyasetin içeriğini de değiştiriyor. Belirsizlik arttıkça güvenlik talebi güçleniyor. Güvenlik hayatın tüm alanlarını belirleyen en üstün değer haline geldiğinde özgürlük, dayanışma, merak, risk alma ve kamusal cesaret geri plana düşüyor. Gelecek öngörülemez hale geldikçe düzen, istikrar ve kontrol vaatleri daha cazip görünüyor. Dahası güçlü lider figürü toplumun bir kesimi için duygusal bir sığınak haline geliyor. Korku ve kaygının egemen olduğu toplumlarda güçlü lider, karmaşık dünyayı sadeleştiren, belirsizliği azaltan, tehditleri adlandıran ve seçmene korunma duygusu veren bir figüre hızla dönüşebiliyor.

SEÇMEN KORKULARINA GÖRE DE POZİSYON ALIYOR

Bu tablo, Türkiye’de oy verme davranışını anlamak açısından da oldukça önemli. Seçmenler her zaman yalnızca çıkarlarına, sınıfsal konumlarına, kimliklerine ya da ideolojik bağlılıklarına göre oy vermiyor. Bazen neyi istediklerinden çok, neyden korktuklarına göre pozisyon alıyorlar. Korku ve kaygı, siyasal davranışı bir tercihten ziyade savunma mekanizmasına dönüştürebiliyor. Seçmen, umut ettiği bir gelecekten çok, gerçekleşmesini istemediği ihtimale karşı oy kullanabiliyor.

Özellikle Türkiye gibi aşırı kutuplaşmış toplumlarda siyaset, farklı ideolojilerin, programların, politika önerilerinin birbiriyle rekabet ettiği bir zemin olmaktan çıkararak varoluşsal bir mücadele gibi algılanmaya başlanıyor. Karşı taraf yalnızca rakip değil, tehdit olarak görülüyor. Bu durumda oy vermek, temsil edilme arzusundan çok karşı tarafı durdurma refleksine dönüşüyor. Siyaset bilimi literatüründe negatif partizanlık olarak adlandırdığımız bu durumda seçmen kendi partisine duyduğu sevgiden çok, karşı tarafa duyduğu öfke, korku ya da güvensizlik üzerinden siyasal tutum ve davranışını şekillendiriyor.

Böyle bir atmosferde doğru siyaset, korkuyu küçümseyen ya da kaygılı yurttaşı “yanlış bilinç”le suçlayan bir yerden kurulamaz. Korku ve kaygı gerçek toplumsal deneyimlerden beslenir: geçinememekten, güvencesizlikten, yalnız kalmaktan, statü kaybından, geleceksizlikten, dışlanmaktan. Bu nedenle yapılması gereken bu duyguları ahlaki olarak mahkum etmek yerine, onların maddi ve toplumsal kaynaklarını görünür kılmak olmalıdır. Etkili muhalefet, kutuplaşmanın dili içinde karşı tarafı yalnızca teşhir eden değil, insanların hayatını yeniden güvenli, öngörülebilir ve onurlu kılacak somut bir toplum modeli öneren yaklaşımı benimsemelidir. Geçim güvencesi, barınma hakkı, kamusal bakım, adil emeklilik, kamusal nitelikli eğitim, şiddetsiz yaşam, hukuk devleti ve emek mücadelesi gibi başlıklar yalnızca “politika alanı” değil, kaygı yerine özgüven üzerine inşa edilen yeni bir toplumsal sözleşmenin unsurları olarak görülmelidir.

Negatif partizanlığın hüküm sürdüğü bir ortamda sol siyasetin en büyük sınavı, sadece “karşı tarafı durdurma” duygusuna yaslanmadan, ortak gelecek fikrini yeniden kurabilmesidir. Elbette otoriterleşmeye, eşitsizliğe, ayrımcılığa ve şiddete karşı açık bir mücadele gerekir, ancak bu mücadele yalnızca öfke diliyle yürütüldüğünde, zaten kaygıyla yaşayan yurttaşın dünyasını daha da daraltabilir. Sol siyaset, güçlü lider arzusunun karşısına soyut bir “kurumlar” savunusu kadar, güçlü toplum fikrini de koymalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Derya Kömürcü Arşivi

Ara seçimden fazlası

12/04/2026 07:00

Kamuoyu: Kimin oyu?

15/03/2026 07:00

2025’ten 2026’ya Türkiye

04 Ocak 2026 Pazar 07:00

Bütçe: Otoriter dönüşümün aynası

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Asgari ücrete bak, rejimi anla

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Toplum yeni bir siyaset talep ediyor

14 Aralık 2025 Pazar 07:00