Derya Kömürcü
Ara seçimden fazlası
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ara seçim açıklaması, iktidarın siyaseti sandıktan uzaklaştırma ve muhalefeti etkisiz hale getirme stratejisine karşı “sandığı siyasetin merkezine koyma” çabası olarak son derece anlamlı bir hamle. CHP bu çizgiyi sadece bir ara seçim taktiği olarak değil, iktidarı erken seçime zorlayacak bir siyasi baskı unsuru olarak kullanmayı hedefliyor.
İktidarı seçim üzerinden sıkıştırmak anlaşılır ve doğru bir yaklaşım. Ancak bugün içinde yaşadığımız yeni Türkiye’de “anayasaya uyun, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını uygulayın” demenin hiçbir somut karşılığı olmadığını da biliyoruz. Türkiye siyasal alanın yeniden şekillendirildiği bir süreçten geçiyor. CHP’ye yönelik yargı ve siyaset baskısı, “mutlak butlan” ve kayyım senaryoları, belediyelere yönelik operasyonlar, seçilmişlerin görevden alınması, tutuklanması ve belki en sembolik ve vahim olgu olarak Gürsel Tekin’in hala resmen CHP İstanbul İl Başkanı olması… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız olaylar değil. Bunları, siyasal rekabetin kurallarını yargı ve baskı yoluyla değiştirmeye yönelik son derece kapsamlı ve planlı bir müdahalenin parçası olarak okumak gerekir.
Tam da bu yüzden daha önce defalarca başka gündemlerde gördüğümüz gibi, bu kez de ara seçim zorlamasının gündem oluşturmak için ortaya atılan, sonra hayata geçirilemediğinde unutulup giden bir talep olarak kalması, ana muhalefete faydadan çok zarar veren bir etki de yaratabilir. Bugün yurttaşın öncelikli sorusu “ara seçim olur mu” değil. Toplumun önceliği, şu anda ne yazık ki güvenlik, istikrar ve geçim derdi. Orta Doğu haftalardır savaş ve istikrarsızlık içinde. İran savaşındaki ateşkes, çatışma iklimini sona erdirmedi, aksine bölgesel gerilimler etkisini sürdürüyor. Bu gibi dönemlerde seçmenler istikrar, düzen ve güçlü liderlik arayışına girer. İktidarlar da bu psikolojiden beslenir. Bu nedenle muhalefetin, sadece “sandık gelsin” demekle yetinmemesi, bu ülkeyi bu karanlıktan nasıl çıkaracağını somut olarak ortaya koyması gerekiyor. CHP’nin maruz kaldığı kuşatma altında bunun ne kadar zor bir görev olduğu ortada, ancak yine de bu perspektifin hiçbir zaman kaybedilmemesi gerekiyor. Aksi halde sadece kendi mahallesine, yankı odalarına kapanan bir siyaset kaçınılmaz oluyor.
CHP’nin son bir yıldaki en büyük sıkıntısı belki de burada ortaya çıkıyor. 19 Mart sonrası yükselen kitlesel toplumsal tepki, sadece Ekrem İmamoğlu’na yönelik bir sahiplenme meselesi değil, rejim değişikliğine yönelik adeta bir hayatta kalma çırpınışıydı. Ancak bu tepki hızla mitinglere, ardından da büyük ölçüde CHP’nin kendi kurumsal yapısına ve İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığına odaklandı. Oysa ortaya çıkan enerji sadece CHP tabanına ait değildi. Belediyelere yönelik müdahaleler, gazetecilere, sendikacılara, yaşam savunucularına ve farklı muhalif odaklara yönelik baskılarla birleştiğinde, meselenin iktidar bloğu dışında kalan tüm kesimlere yayılan bir boyutu olduğu açıkça görülüyor. Sorun, bir partinin mağduriyeti değil.
TOPLUMSAL TEPKİ SOĞUYOR
Dolayısıyla CHP’nin eksikliği, tıpkı 19 Mart sonrası yükselen tepki gibi seçim talebini de toplumsal muhalefeti genişletecek bir stratejinin parçası haline getirememesinden kaynaklanıyor. Siyaset, yurttaşların beş yılda bir sandığa gidip geri kalan zamanda profesyonel siyasetçileri seyretmesiyle sınırlı kalırsa, iktidarın siyasi alanı daraltan hamlelerine karşı kalıcı ve örgütlü bir direnç oluşturmak imkansızlaşır. Türkiye’de bugün tam olarak bu yaşanıyor. İlk öfke patlaması, ilk itiraz yükseliyor, ancak bu enerji kurumsal sınırları aşan kalıcı kanallara dönüştürülemiyor. Sonuç olarak toplumsal tepki soğuyor ve iktidar her yeni hamlede biraz daha cesaretleniyor.
Meclis’te boşalan sandalyeler, anayasal zorunluluk tartışmaları ve siyasi baskı elbette önemli. “Sandığa gitmekten çekinen iktidar” görüntüsünü afişe etmek elbette önemli. Ancak bu meşruiyet kaybı, toplumun geniş kesimlerinin hayatıyla ilişkilendirilebilirse iktidarın yönetme kapasitesinde ciddi bir hasara yol açabilir. Tek tek gelişmelere göre şekillenen reaksiyoner siyaset yerine geçim krizi, zamlar, güvencesizlik, hukuksuzluk, yerel yönetimlere müdahaleler ve temsil krizini tek bir çerçevede ele alan ve “başka bir Türkiye mümkün” iddiasını ortaya koyan bütünlüklü ve birleşik bir muhalefet siyasetine ihtiyaç var.
Burada temel sıkıntı Türkiye’nin bir yılı aşkın süredir yaşadığı gelişmelerin yeni bir rejim inşasına işaret ediyor olmasına karşın meselenin öncelikli olarak CHP ile ilgili bir sorun olarak algılanıyor oluşu. CHP liderliğinin benimsediği söylem ve mitingler yaklaşımı da meseleyi CHP’ye kapatan bir etki yarattı. Oysa Türkiye’nin CHP’yi, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını ya da eski-yeni genel başkanlarını fazlasıyla aşan bir rejim dönüşümü sorunu yaşadığı apaçık ortada. Dolayısıyla bir mücadele verilecekse bu mücadelenin CHP sınırlarını aşan ve tüm muhalefete yayılan bir yanının olması gerekirdi. Bizim son bir yılda gördüğümüz ise daha çok CHP mitingleri üzerinden ilerleyen ve o mitinglerdeki sözü bile CHP dışındaki muhalefete pek açmayan bir yaklaşım oldu.
Bu süreci tersine çevirmenin birinci koşulu en geniş muhalefet cephesini örgütleyecek, özellikle de DEM Parti seçmenlerinin muhalif kanatta kalmasını sağlayacak bir strateji benimsemek gibi görünüyor. Sorunların çözümü için sadece sandığı işaret etmek doğru değil ama 2027 yılı içinde bir seçim olacağını varsayarsak seçime giden süreçte en önemli hamlelerden biri muhalif seçmenin yıllardır olduğu gibi yine sandığa gitmesini sağlamak, moral bozmamak, motivasyonu güçlü tutmak, apati gelişmesine, yenildik yeniliyoruz, ne yapsak kazanamıyoruz hissinin yaygınlaşmasına izin vermemek olmalı.
TÜRKİYE’NİN SORUNLARINI HANGİ SİYASİ PARTİ ÇÖZER?
Otoriterleşen rejimlerin en büyük zaferi, sadece rakiplerini yenmek değil, muhalif toplum kesimlerinde apati yaratmaktır. Muhalefet için en büyük tehlike, siyasi güvensizliğin apatiye dönüşmesidir. Kamuoyu araştırmalarında, “Türkiye’nin sorunlarını hangi siyasi parti çözer?” sorusuna “hiçbiri” diyenlerin oranı yüzde 40 civarında seyrediyor. Yani seçmenin yüzde 40’ı ülkenin sorunlarını çözebilecek bir siyasal özne görmediğini ifade ediyor. Bu durum, yalnızca siyasal aktörlere duyulan güvensizliğin değil, aynı zamanda “zaten hiçbir şey değişmeyecek” duygusunun da arttığının bir göstergesi.
Bu nedenle, sandığı talep etmek ve seçimi yeniden siyasetin merkezine çekmek, bugün her şeye rağmen önemli bir siyasal müdahaledir. Seçim talebi, topluma “henüz hiçbir şey bitmedi”, mesajını vermek için bir araçtır. Seçimi küçümseme, sandığı etkisizleştirme ve “sonuç zaten belli” düşüncesini yayma çabalarına karşı, sandığı savunmak başlı başına demokratik bir müdahaledir.
Yazıyı bitirirken Yalçın Küçük’ü anmamak olmaz. 6 Nisan’da vefat eden Yalçın Hoca, Türkiye solu için sadece önemli bir yazar veya akademisyen değil, aynı zamanda düşünsel üretimle siyasal mücadeleyi birleştiren nadir aydınlardan biriydi. 12 Eylül sonrası baskı döneminde Aziz Nesin’le birlikte Aydınlar Dilekçesi hareketini örgütlemesi, bunun en somut örneklerinden biridir. Bu girişimi, korku zamanında susmamanın ve aydının kamusal sorumluluğunu örgütlü cesarete dönüştürmenin en güzel örneklerinden biri olarak görmek gerekir. Bugün de tam olarak buna ihtiyacımız var. Muhalefet bir bütün olarak yorgunluk ve yılgınlıkla bastırılmaya çalışılırken, aydının rolü toplumsal direnci güçlendirecek yolların açılmasına katkıda bulunmak olmalı.