Derya Kömürcü
Trump’ın “Kara Düzen”ini Anlamak
Donald Trump’ı anlamanın en kolay yolu, onu bir “istisna”, bir “deli”, bir “Amerikan anomalisi” gibi okumaktır. Ne var ki bu okuma rahatlatıcı olduğu kadar yanıltıcıdır. Çünkü böyle yaptığınızda, yaşananları bir kişinin karakterine, hezeyanlarına, kibrine ve dil sürçmelerine bağlar, sistemin ürettiği zorunlulukları görmezden gelebilirsiniz.
Oysa nasıl Alman faşizmi Hitler gibi bir figürün sıra dışı sapkınlıklarının basit bir sonucu değilse, Trump dönemi de aynı mantıkla okunmalıdır. Nasıl Alman faşizmi kapitalizmin geldiği aşamanın, krizlerinin ve emperyalist rekabetin zorladığı bir siyasal biçim olarak belirip dünyayı İkinci Dünya Savaşı’na sürüklediyse, Trump dönemi de emperyalizmin yeni bir aşamasına işaret etmektedir. Yani mesele, bir “kötü adam” anlatısından çok daha fazlasıdır.
ABD’nin Trump’la birlikte daha çıplak görünen çizgisi, aslında daha derinde işleyen bir hegemonya krizinin dışavurumudur. Dolar sistemi, çipler ve yapay zekâ altyapısı başta olmak üzere teknoloji ekosistemleri ve tedarik zincirleri (kritik madenler, enerji, lojistik hatlar) üzerinden yürüyen bir “jeoekonomik” savaş yeni döneme damga vuruyor. Tam da bu nedenle emperyalizmin araç seti dönüşüyor: Klasik işgal ve uzun süreli askeri tahakküm her zaman en verimli seçenek değil. Bunun yerine daha “modüler” ve düşük maliyetli görünen yaptırımlar, teknoloji ambargoları, finansal kuşatma, lojistik boğazların kontrolü ve vekâlet savaşları öne çıkıyor. Böylece güç, doğrudan toprak işgalinden ziyade, devletlerin ekonomik kapasitelerine müdahale eden ve onları küresel ağlardan dışlayabilen bir baskı mimarisi olarak yeniden örgütleniyor.
Bu yeni düzeni, kapitalizmin güncel kriz rejiminin siyasal üstyapıda ürettiği yeni bir faşizan form olarak değerlendirebiliriz: kurumsal denge-denetimin aşınması, hukukun araçsallaşması, kamusal alandaki tartışmanın düşmanlaştırılması, göçmenlerin ve azınlıkların günah keçisi yapılması, yoksulluğun ve güvencesizliğin güvenlikçi dil ile yönetilmesi, “hakikat”in yerini propaganda ve performansın alması. Trump bu düzenin kurucusu değil, en çıplak, en kaba, en teşhir edici yüzüdür. Piyasa mekanizmasıyla çözülemeyen, meşruiyet üretilemeyen, rıza devşirilemeyen yerde zor devreye giriyor; çoğu zaman da “hukuk”, “güvenlik”, “uyuşturucu ile savaş”, “terörle mücadele” gibi ambalajlarla sunuluyor.
MEŞRUİYET KRİZİNE YENİ ÇÖZÜM ARAYIŞI
Küresel kapitalizm uzun süredir bir “meşruiyet krizi” yaşıyor. 2008 sonrası dönemde derinleşen eşitsizlikler, üretken olmayan finansallaşmanın ağırlığı, ücretlerin baskılanması, sosyal devletin budanması, tedarik zinciri kırılganlıkları, enerji ve gıda şokları, iklim krizi, yeni teknoloji dalgasının emek piyasalarını altüst etmesi… Bunların her biri, geniş kitleler için güvencesizlik ve geleceksizlik duyguları üretir. Bu duygular, liberal-demokratik merkez siyasetin “istikrar” vaadinin inandırıcılığını ortadan kaldırır. Tam da burada Trump tipi yeni faşizan eğilimler devreye girer: Krizi çözmek yerine yönetir; sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak için kültürel savaşları büyütür; sermayenin ihtiyaç duyduğu yeniden yapılanmayı, kitlelerin öfkesini seferber ederek gerçekleştirir.
TRUMPİZM, İÇERİDE “DÜŞMAN” İCAT EDER, DIŞARIDA “GÜÇ GÖSTERİSİ” YAPAR
Trumpizm, içeride “düşman” icat eder, dışarıda “güç gösterisi” yapar. Düşman listesi tanıdıktır: göçmenler, “yozlaşmış elitler”, “sapkın ideolojiler”, muhalif medya, üniversiteler, sendikalar, kentli yoksullar, siyahlar, Latinolar, Müslümanlar… Bu liste, yalnızca ırkçı-şoven bir nefret kataloğu değildir, aynı zamanda sınıf siyasetini boğan bir sis perdesidir. Yurttaşlara “sorunun kaynağı yukarıdaki zenginlik düzeni değil, aşağıdaki yabancı” denir. Böylece sermayenin krizinin bedeli, en kırılgan gruplara ödetilir.
Dışarıdaki “güç gösterisi” ise emperyalizmin işleyiş mantığına yaslanır. Burada kritik olan, tek tek ülkeleri “Trump seviyor” ya da “nefret ediyor” psikolojisiyle değil, kapitalist merkezde yoğunlaşan sermaye birikiminin, jeopolitik alanı nasıl zorladığıyla okumaktır. Gazze’den Suriye’ye, İran’dan Venezuela’ya, Grönland’dan Küba’ya, Kolombiya’dan Meksika’ya uzanan hat, aslında enerji koridorları, deniz yolları, sınır rejimleri, borç mekanizmaları, yaptırım ağları ve askeri ittifaklar üzerinden kurulan yeni-sömürgeci bir tahakküm şebekesidir.
Bu tablo, Trump’ın kişiliğinden bağımsızdır; çünkü benzer eğilimleri başka aktörlerde, başka sağ popülistlerde, hatta merkez siyasetin güvenlikçi dönüşlerinde de görürüz. Trump’ın farkı, bunları cilalamadan söylemesidir. Liberal diplomasi uzun süre “insan hakları”, “demokrasi”, “uluslararası düzen” gibi söylemlerle tahakkümü estetikleştirdi. Trump ise tahakkümü çıplaklaştırdı: “Önce Amerika” diyerek, emperyal çıkarların ideolojik makyajını ortadan kaldırdı.
YENİ FAŞİZM Mİ?
“Yeni faşizm”i tek bir “diktatörlük ilanı” olarak değil, faşizanlaşma süreci olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir. Bu yüzden bir “dünya faşizmi”nden çok “dünyanın faşizanlaşması”ndan bahsetmek belki de daha doğru olacaktır. Dünya genelinde sayılarının ve etkilerinin giderek arttığını gördüğümüz aşırı sağ liderler tabii ki birbirini teşvik ediyor, fakat asıl belirleyen hâlâ kapitalist-emperyal rekabetin kendisi. Trump’ın tek-taraflılığı da bu rekabetin ABD lehine sertleştirilmiş biçiminden başka bir şey değil.
Klasik faşizm, büyük savaşların, büyük bunalımların ve büyük sınıf çatışmalarının içinden doğdu. Bugünün yeni faşizan momenti ise daha parçalı, daha medya-yoğun, daha algoritmik; ama aynı ölçüde otoriter ve saldırgan. Seçimle geliyor, ama seçimle gitmeyi zorlaştırıyor. Görüntüde hukuku ilga etmiyor, ama işine gelecek şekilde eğip büküyor. Gerekmedikçe darbe yapmıyor, ama kurumların içini boşaltarak anlamsızlaştırıyor. Naziler gibi sokak milislerini doğrudan örgütlemeyebiliyor; ama dijital kitleleri, komploları, nefret ağlarını besleyerek “sürekli seferberlik” hali yaratıyor. Böylece sermaye düzeni hem içeride emeği disipline ediyor hem de dışarıda hegemonya krizini zor yoluyla yönetmeyi başarıyor.
Bu yeni dönemde devlet aygıtı üzerine de yeniden düşünmek, devletin hangi işlevlerle yeniden kurulduğunu anlamak gerekiyor. Bu kara düzende devlet bir kriz yönetim makinesine dönüştü. Sermaye birikiminin koşullarını korumak, emeği disipline etmek, sınır rejimlerini sertleştirmek ve toplumu “güvenlik” dilinde seferber etmek devlet aygıtının öncelikli görevi haline geldi.
Yeni faşizm, insanlığın Fransız Devrimi’nden bu yana büyük toplumsal mücadelelerle biriktirdiği kazanımlara dönük kapsamlı bir saldırıdır. Faşizmin klasik vaadi “düzen”dir; fakat bu düzen, sermayenin düzenidir: emeğin disipline edilmesi, hakların maliyet sayılması, eşitsizliğin kader diye sunulması. Yurttaşlık fikri, eşitlik iddiası, sendikal haklar, sosyal devletin kırıntıları, laiklik, kadınların ve ezilenlerin kamusal varoluşu, anti-sömürgeci kendi kaderini tayin hakkı… Bunların her biri bugün “güvenlik”, “rekabet”, “piyasa verimliliği” ve “ulusal çıkar” adına budanabilir görülüyor.
Trump’ın “kara düzeni”ni anlamak, bu yüzden iki şeyi aynı anda görmeyi gerektiriyor: Bir yanda kitlelerin gerçek maddi sıkışması, güvencesizlik, kayıp duygusu, diğer yanda sermayenin bu sıkışmayı kendi lehine çeviren örgütlü stratejisi.
Açıkça görülüyor ki ABD-Çin gerilimi, militarizm, yeni-sömürgeci nüfuz mücadelesi ve bloklaşma eğilimleri yeni dönemin belirleyici dinamikleri olacak. Ufukta savaş(lar) var ve bu durum bir liderin “irrasyonel karakteri”nin değil, sistemik rekabetin ürünü. Trump’ın yaptığı, bu rekabeti daha kaba, daha çıplak, daha pazarlıkçı bir dile tercüme etmek.