Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

Kemal Aydoğan: “Tiyatro hamallık demektir”

Moda Sahnesi 13 yaşında. Kuruluşundan bugüne bağımsız bir tiyatroyu ayakta tutmak ancak tutkuyla mümkün. Onlar yollarından hiç sapmıyor, üstelik taviz de vermiyorlar. Oyunları benim dünyamı aydınlatıyor; ardından uzun bir baş başa kalış, sorgulama hâli geliyor tabii. Tiyatro yönetmenleri arasında Kemal Aydoğan’ın benim için yeri ayrı. Oyun Atölyesi’nden Moda Sahnesi’ne uzanan yolculuğuna eşlik etmeyi sürdürüyorum. Kemal Hoca’yla uzun bir sohbete daldık. Dertleştik, anılarda dolaştık. Oyunların üzerimizde bıraktığı etkileri konuştuk. Moda Sahnesi’nin kuruluş hikâyesini, özel tiyatroların ekonomik koşullarını ve tiyatronun seyirciyle kurduğu ilişkiyi masaya yatırdık. Aydoğan, bir tiyatroyu yaşatmanın yalnızca oyun sahnelemekten ibaret olmadığını hatırlatıyor: “Tiyatro çok meşakkatli bir süreç.” İnadına tiyatro diyen Moda Sahnesi ekibini yürekten kutluyor, daha nice yıllar diliyorum.

dsc06524-1

İyi ki varsınız!

Sizi izlerken özellikle klasik metinleri bugünün dünyasıyla buluşturduğunuzu düşünüyorum. Tiyatroda seyircinin keyifli vakit geçirmesi sizin için ne kadar önemli?

Ben ne yaptığımı bilmiyorum diyorum ama kendimce biliyorum tabii. Tiyatronun aynı zamanda keyifli vakit geçirten bir sanat olması gerektiğini düşünüyorum. Tiyatroda seyirciyi sıkmanın bir alemi yok. Sıkılmak isteyen evinin dört duvarı arasında sıkılabilir. Bence her metin bir biçimde seyirciye ulaştırılabilir. Seyircinin ilgisini çekecek biçimde dramaturjisi yapılabilir ve seyirciyle buluşturulabilir. Sanat mekânları, sahneler, atölyeler bırakın ilçeyi her mahallede olmalı. İnsanlar yaratıcılıklarını sınamalılar. İdeal toplum bence her bireyin, her vatandaşın yaratıcılığını bu tür alanlarda sınayabilmesi demek. Söz sahibi olsaydım sanat yapılan mekanlarını çoğaltıp insanların oyun yazmasını, oynamasını, yönetmesini, sahne tasarımı yapmasını, en azından amatör seviyede kendi yaratıcılıklarını göstermesini isterdim.

Oyun Atölyesi’nden ayrılışınız nasıl oldu? Moda Sahnesi’ni kurmak üzere mi ayrıldınız?

Hayır. Biz Oyun Atölyesi’nden 2012 yılının ekim ayında ayrıldık. On bir kişi ayrıldık. İçinde oyuncular, gişecimiz, sahne tasarımcımız, yönetmen, fuaye sorumlusu, tiyatro yöneticisi gibi farklı birimlerden insanlar vardı. Bayağı büyük bir kopuştu. Aslında biz burayı kurmak üzere kopmadık, ayrılırken Moda Sahnesi fikir olarak da yoktu ortada.

Neden böyle bir kopuş yaşandı?

Artık aynı yolda yürüyemeyecektik. Birlikte iş kotarmak imkansız hale gelmişti. Ben 22 yıldır Oyun Atölye’sinde çalışıyordum. Diğer arkadaşlar arasında 6 ile 14 yıl araında çalışanlar vardı. Miadını doldurmuştu bizim için Oyun Atölyesi.

Moda Sahnesi’nin ortaya çıkışı nasıl oldu?

Moda Sahnesi aslında ayrılırken yoktu. 2012 yılında ben ve Haluk Bilginer, Moda Sahnesi’nin bulunduğu mekânı ziyarete gelmiştik. Sahipleri artık sinema olarak işletmeyeceklerini, tiyatroya dönüştürmek istediklerini söylediler. Biz de geldik, gördük, gezdik. Bu kadar yakın mesafede iki tiyatronun olmasının doğru olmadığı sonucuna vardık ve yapamayacağımızı söyledik mekanın sahibine. Sonra ekim ayında Oyun Atölyesi’nden ayrıldık.

whatsapp-image-2026-10-10-at-00-57-09

Peki, sonra nasıl oldu da yeniden aynı mekâna döndünüz?

İşsiz kaldık. Bir süre uzun uzun denize baktık, “king”, “tavla” oynadık. Sonra sezon başladı ve “Bu yıl hiçbir şey yapmayacak mıyız?” dedik kendi kendimize. Işık tasarımcımız ve teknik sorumlumuz İrfan Varlı, Moda Sineması’nı hala kiraya vermek istiyorlar mı diye bir laf attı ortaya ve yeniden görüşmeyi önerdi. Gittik, görüştük. Mekân Kadıköy Belediyesi’ne verilmişti kültür merkezi yapılmak üzere. Sonra o anlaşma iptal edildi. Bizi çağırdılar. Kiralama koşullarında anlaşamadık. Sonra başka bir tiyatroya teklif götürdüler. Onlarla anlaşamayınca bizi yeniden çağırdılar. Böyle dört adet görüşme gerçekleştirdik. En çulsuzu bizdik. Diğerleri maddi açıdan güçlüydü. Ancak dördüncü görüşmede, 2013 yılının ocak ayı civarında, bir kez daha bizimle görüşmek istediler. Ben ilk görüşmemizde “Burayı bizden başka kimse yapamaz” demiştim. Bunu meslek hayatımıza ve deneyimimize güvenerek söylemiştim.

b57

Moda Sahnesi’ni tamamlayıp birden fazla oyunla açtınız. Bu nasıl mümkün oldu?

Moda Sahnesi’ni dokuz ayda inşaatını tamamladık. Dokuz Ekim’de hem tiyatroyu açtık hem de birer hafta arayla oyunların prömiyerleri oldu. İlk Onur Ünsal’ın Hamlet’i oynadığı Hamlet’le başladık. Hemen arkasından 16 Ekim’de Mert Fırat’ın oynadığı Bütün Çılgınlar Sever Beni geldi. Bir de çocuk oyunu yapmıştık, Palyançolar Okulu. Üç prömiyerle başladık. Bunu böyle yapabileceğimizi bildiğim için o cümleyi kurmuştum. Tiyatro pratiği dışarıdan bakınca çok bir şey yapılmıyormuş gibi durur ama işin aslı hiç öyle değildir. Çok emek gerektiren, meşakkatli bir alandır.

img-7543

On iki ortakla başladınız. Bugün ekip kaç kişi?

On iki kurucuyla başladık, şu an sekiziz.

Bir tiyatroyu yaşatmanın ekonomik yükü

Moda Sahnesi’nin kuruluşu, bir mekânı tiyatroya dönüştürmek ve ardından orayı yaşatmak anlamına da geliyor. Bu sürecin mali yükü neydi?

2013 yılında yaklaşık bir buçuk milyon avro maliyetli bir yer yaptık. Bunu üç yıl borçlanarak ödedik; çeklerle, senetlerle. On iki insan bir araya gelmiş, bir buçuk milyon avro harcıyor. Eski bir sinemayı alıp dönüştürüyorsunuz, kültüre destek oluyorsunuz. Bunun karşılığında kamusal fonlardan bir kuruş destek olmaz mı? Ucuz kredi olmaz mı? Olmaz. Ne Kültür Bakanlığı ne de yerel yönetimlerin bu tür durumlarda tiyatrolara verecekleri ne destek ne de ucuz kredi var. Ancak pandemiye kadar işlerimiz görece iyi gitti.

Pandemiyle birlikte ne değişti?

Pandemi hepimizin yaşadığı gibi büyük bir felaket oldu. Ne yapacağını, hayatı hangi formda devam ettireceğini kimse bilemedi. Ancak bizim bir de binamız vardı. Kapalı olduğumuz dönemde kiramızın yüzde ellisini ödedik. 13 Mart’ta kapandık; Onur’un oynadığı Babamı Kim Öldürdü’nün prömiyeri 17 Eylül’de oldu. O zamana kadar yaklaşık altı ay çalışmadık. Sonra da salonlar bir dolu bir boş koltuk kurallarıyla çalıştı, 200 kişilik yerler 100 kişiye düştü. Seyirci de kapalı mekâna girmekte tereddüt etti.

babami-kim-oldurdu-afis

Pandemi sonrasında özel tiyatroların ekonomik sorunlarını daha görünür kılan neydi?

Türkiye’de sanatın, özellikle özel tiyatro bağlamında, bir destekleme modeli yok. Kültür Bakanlığı yılda 450 tiyatroya bir kez tiyatro başına ortalama 200 bin lira gibi bir destek veriyor. Bunun dışında özel tiyatroların gişeyle ayakta kalmaktan başka çaresi kalmıyor. Devlet tiyatroları ve şehir tiyatroları farklı bir bütçe sistemiyle devam ediyor. Özel tiyatro ise devlet ya da kültür politikası tarafından kültür hayatının bir parçası olarak tanımlanmadı. Problem bence burada.

Elektrik faturaları nedeniyle başlattığınız eylem nasıl ortaya çıktı?

Zaten pandemiden çıkmamıştık. 2022’nin martına doğru elektrik maliyetleri çok yükseldi. Biz de “Bu görünür olsun” dedik. Hem destek vermiyorsun hem de neredeyse canımızı alacak biçimde zam yapıyorsun. Birilerinin “biz bunu kabul etmiyorum” demesi gerekir. Bu bir vatandaşlık hakkıdır. Kültür sanat mekânlarına özen göstermek gerektiğini söylemenin yollarından biriydi “ödemiyoruz” demek. Neden halimizden memnun olalım, neden şikayet etmeyelim ki? Ancak biz tek kaldık, bizden başka hiçbir tiyatro katılmadı.

Eylemde yalnız kalmanız sizi nasıl etkiledi? Kişiler destek verdi ama tiyatrolardan destek gelmedi.

Keşke birlik olabilsek ama kimse yapmadı bunu. İkinci yapan olsa toplumsallaşacaktı ama biz tek kalınca marjinal bir eylem olarak kaldı. O zaman da “Bunlar da delidir, ne yapsa yeridir” hikâyesine döndü. Oysa mesele sadece Moda Sahnesi’nin elektrik faturası değildi. Özel tiyatroların hangi koşullarda ayakta kalabileceği meselesiydi.

Eylem ne kadar sürdü, nasıl sonuçlandı?

Yaklaşık dört-beş ay sürdü. Elektrik birkaç kez kesildi ve yeniden açıldı. Biri ilk kesilmeden sonra faturamızı ödedi; kimin ödediğini bulamadık. Sonra yine kesildi. Bir dönem elektriksiz oyun oynadık. Biz ve konuk topluluklar ışıldaklarla oyun yaptık. Hava ısındıkça, içeriyi soğutamadığımız ve maskelerle devam ettiğimiz için bu durum sağlık açısından da sürdürülemez hale geldi. Sonunda eylemi sonlandırdık ve faturamızı ödedik. Enteresan bir deneyimdi ve bizim için önemli bir deneyim oldu.

“Hiç yoksulluk ve yalnızlık çekmedik”

Bu süreçte seyirciden nasıl bir dayanışma gördünüz?

Gerçekten çok yüksek bir dayanışma vardı. Yerel politikacılardan sanatçı dostlarımıza kadar insanlar etrafımızda kenetlendiler. Seyirci de hiç peşimizi bırakmadı. Salon kapasitesi 200’den 100’e düştüğünde, satılmayan koltukları satın alıp askıda bilet yapanlar oldu. Her oyunda 15-20 kişi böyle destek veriyordu. Hiç yoksulluk ve yalnızlık çekmedik. Başka tiyatroların katılmasıyla tavrın büyümesi mümkün olabilirdi; eksik kalan taraf buydu.

dsc06661
Kemal Aydoğan

Bugün özel tiyatroların ayakta kalabilmesi için nasıl bir destek modeline ihtiyaç var?

Kültür Bakanlığı’nın mutlaka özel tiyatrolara yönelik destekleme modelleri üzerine çalışması ve bir destekleme modeli kurması gerekir. Bu çok sağlam bir güvence demek. Sigortamızı ödeyebilir, salon kiramızı ödeyebilir, çalışanlarımızın maaşının, sigortalıların maaşının bir kısmını verebilir, prodüksiyon desteği verebilir. Bu faaliyeti belediyeler de yapabilir ayrıca. Şu an yapılan destek yılda bir kere 200 bin lira Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından. Moda Sahnesi’nin aylık kirası 400 bin lira. Dolayısıyla bir aylık kiramız bile değil. Bir yıl tiyatro yapma faaliyeti karşılığında verilen bu 200 bin lirayla, bir yerde salon kiralamaya kalksak üç ya da dört gün kiralayabiliriz. Gişenin geliriyle ayakta kalmak özel tiyatrolar açısından çok riskli ve korkutucu. Onun için de çok özel tiyatro açılıp çok kapanıyor.

“Tiyatro metalaştıkça toplumla bağını kaybediyor”

Oyunları neye göre seçiyorsunuz?

Bir kere iyi bir tiyatro metni olması gerekiyor, eğer metinli tiyatroyu konuşuyorsak. Seyircinin seyrettiğinde bir toplumsal mesele ya da bir insanlık durumuna dair bir problemle karşılaştırılması gerekir. “Burada bir problem var” diyen metinleri tercih ediyoruz. Shakespeare de buna dahil. Shakespeare metinlerini oynamayı çok seviyoruz çünkü çok iyi bir tiyatro ve oyuncuya büyük olanak sağlıyor.

“Bu neşe ve eğlenceyi de çok politik bir tavır olarak seçiyorum”

Shakespeare’i güncel yorumlamanızın arkasında ne var?”

Shakespeare’e hayranlıkla oluşan bir şey bu. O yazıyı, tiyatro yazısı anlamında mükemmel bir yazı olarak algılıyorum. Shakespeare’le yeniden var olmanın, mesleki olarak da insan olarak da insanın hücrelerini görmeye başlamasının imkânlarını buluyorum. Aynı zamanda çok oyun oynayan bir yazar. Rejisöre çok olanak tanıyor. Hayal dünyanızın genişliği kadar içinde hareket edebileceğiniz bir oyun parkı gibi. 21. yüzyılda Türkiye’de Shakespeare’i gerçekleştiriyor olmak ve seyirciye gösterebilmenin imkânlarını aramak benim için mesleki bir eğlence. Bu neşe ve eğlenceyi de çok politik bir tavır olarak seçiyorum.

Tiyatroda eğlenceyle düşünme arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Seyircinin de eğlenmesi gerekiyor ki düşüncesinin yoluna çıksın ve Shakespeare’le birlikte düşünmeye başlasın. Eğlenmediğimiz bir yerde canımız sıkılır, gitmek isteriz oradan. Tiyatro seyirciyle bir ilişki kurmalı. Tiyatro iyileştirmez ama kendiyle karşılaştırır.

“Tiyatro metalaştıkça toplumla bağını kaybediyor” diyorsunuz. Metalaşmaktan kastınız nedir?

Onu bir ürün olarak pazarlamaya başlarsak metalaşıyor. Ünlü oyuncumuz var, halkın seveceği bir konu var, biraz parça bir komedi, aşk, seks vb… Tutacak formül belli. Yarın çok tutacak bir oyun yapabilirim. Bu dünyanın en kolay işi. Zor olan tiyatro dilini kurmak ve halkla birlikte o seviyede bir alımlamayı gerçekleştirmek.

Peki, tiyatronun toplumsal işlevi sizin için nedir?

İyi bir sanat alımlayıcısı olmak önemli. Bizi yöneticilerin kandıramayacak olmasının yolu iyi bir sanat alımlayıcısı olmaktan da geçiyor, felsefe, politika gibi. Kuşku duymayı bilmek gerekiyor. Macbeth’i izlemenin nedenlerinden biri de kuşku duymayı öğrenmek. Sanat insana bu görme gücünü verebilir. Tiyatro parasız bile olabilir; mümkünse bilet fiyatı bile olmasın. Devlet ya da yerel yönetim bize “Bir takım toplumsal ya da insani problemleri sahneye getirin, yeni formlar deneyin ve insanların algılarını genişletin” diyebilmeli.

macbeth-427-insta-1

Hayatta kalmak için gişeye bağlı olmak tiyatronun dilini etkiliyor mu?

Elbette. Gişeye bağlı olduğunuzda, biraz törpülenmiş, sivri uçları gitmiş metinler ya da sahnelemeler yapmak zorunda kalabilirsiniz. Oysa tiyatro, insanların kolayca ulaşabileceği ve birlikte izlediği insanlarla düşünüp tartışabileceği bir zemin olmalı. Bir mahalledeki tiyatroda toplaşıyoruz, bir şeye bakıyoruz birlikte; sonra kendi hayatımızla karşılaştırıyoruz. Nerede tıkandık, nerede özgürlüğümüz elimizden alındı, özgürleşme ne demek, ev içi emek ne demek? Tiyatro, bireylerin toplum içinde özgürleşmesini sağlayacak kanalları ve düşünceleri üretmek için yapılır.

Tiyatro bir emek ve disiplin işi

Tiyatro yönetmeni olmayı baştan beri planlıyor muydunuz?

Ben tiyatroda bilet kessem de olur gibi bir kariyer planım vardı. Dekor da taşıyabilirim, bunları yapabilirim diye düşünüyordum. Okulda (dtcf tiyatro bölümü) Nurhan Karadağ hocamız “Tiyatro hamallıktır” derdi. Fiziki ya da teorik olarak bu yükü taşımayı seviyor olmanız gerekir. Hamallığı sevmek gerekir. Moda sahilde oturup ufku seyretmek de var, gözünün nurunu bir kitaba akıtmak da. Tiyatro birincisini sevdiği gibi ikincisinin ihmal edilmesinden hoşlanmıyor, o emeği gereksiniyor. Hem keyif edeyim hem tiyatro hayatını bu dinamizmde sürdüreyim, ikisi bir arada olmuyor. Bir disipline ihtiyaç var.

Tiyatro eğitiminizde sizi etkileyen isimler kimlerdi?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunuyum. Metin And, Sevda Şener, Sevinç Sokullu, Ayşegül Yüksel, Nurhan Karadağ, Tahsin Konur, Turgut Özakman hocalarımızdı. Türkiye’de tiyatronun akademik hayatını kuran kadro. Metin And Türkiye’de, bu coğrafyada yapılan tiyatroyu araştırıyordu. Nurhan Karadağ da Anadolu köylüsünün oynadığı seyirlik oyunları sahneye taşıyan ve o oynama yöntemlerini sahnede uygulamaya çalışan bir hocamızdı. Biz tam o döneme denk geldik. Anadolu’daki oyun oynama üslubunun yapısını anlamaya çalışan bir bilgi ve pratiğin içinde yoğrulduk. Shakespeare’i de biraz o tarafa çekiyorum; halk tiyatrosu olma bağlamına.

Bugüne kadar Moda Sahnesi’nde kaç oyun yönettiniz?

Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’yle birlikte 51’di; sonra iki oyun daha yönettim, 53 oldu.

“Kıt kanaat ama tutkuyla…”

Tiyatrodan geçinmek mümkün mü?

Oyuncular başka işler yapmasalar, seslendirme ya da dizi çekmeseler bu işi yapamazlar. Tiyatrodan kazandıkları parayla geçinmeleri mümkün değil. Kafede çalışanlar var, drama öğretmenliği yapanlar var, seslendirme yapanlar, dizilerde oyunculuk yapanlar ya da birkaç tiyatroda birden oynayanlar var. Ancak böyle oluyor. Hepimiz öyleyiz. Kıt kanaat ama tutkuyla…

“Kültür politikası şart demekten dilimizde tüy bitti”

Moda Sahnesi’nin önümüzdeki yıllar için en önemli ihtiyacı ne?

Kültür Bakanlığı’nın mutlaka özel tiyatrolara yönelik destekleme modelleri üzerine çalışması ve bir destekleme modeli kurması gerekir. Bu destek özel tiyatrolara nefes aldırabilir. Salon kirası, çalışanların maaşı, sigorta ya da prodüksiyon için destek verilebilir. Belediyeler de bunu yapabilir. Tiyatro yapmak, bir mekânı kurup oyunları sahnelemekle bitmiyor. Onu ayakta tutmak, ekibi bir arada tutmak, seyirciyle ilişkiyi sürdürmek ve bütün bunları ekonomik zorluklara rağmen devam ettirmek gerekiyor. Kültür politikası şart demekten dilimizde tüy bitti ama usanmayacağız bu eksikliği söylemekten.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi