Mutlu Hesapçı
“Eski Adana’m, kırık umutlarım beni bugün buraya getirdi”
33.Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali bu akşam Büyük Ödül Töreni ve Kapanış Gecesiyle sona eriyor. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan Karanlıkta Islık Çalanlar filminin oyuncusu Müfit Kayacan’la Adana’nın onun hayatındaki özel yerini, oyunculuğa uzanan yolculuğunu ve filmde canlandırdığı Melih karakterini konuştuk.

Müfit Kayacan için Altın Koza yalnızca bir film festivali değil; üniversite yıllarının, yoklukların, hayallerin ve yıllar sonra oyuncu olarak döndüğü bir şehrin hikâyesi. Adana’da mühendislik eğitimi alan Kayacan, yıllar sonra bu kez bir yarışma filminin oyuncusu olarak aynı kente dönmenin kendisinde yarattığı duyguları anlatıyor.
Pınar Yorgancıoğlu’nun yönettiği Karanlıkta Islık Çalanlar’da orta sınıf bir ailenin yalnızlaşmış babası Melih’i canlandıran Kayacan, karakterin “Beni duyan var mı?” arayışından filmin aile metaforuna, oyunculuğa 25 yaşında başlayan kendi hikâyesinden ödül heyecanına kadar pek çok şeyi anlattı. Festivalin ödül gecesine saatler kala, Müfit Kayacan’ın Adana’yla iç içe geçen hikâyesini ve Karanlıkta Islık Çalanları konuştuk.
“Mutlu olduğunuz yeri bulana kadar siz ara duraklardasınız”
‘Karanlıkta Islık Çalanlar’ filmiyle Altın Koza’da olmak, Adana’da olmak sizin için nasıl bir duygudur, heyecandır?
Tabii ki çok klişe sözler söylemekten çekiniyorum ama gerçekten çok mutluyum. Şöyle bir şey de söyleyeyim; bunu çok yerde söylemek durumunda olacağım, çünkü önemsiyorum. Bu yapının, otelin olduğu yer bir fabrikaydı ve ben üniversiteyi Adana’da, 1976-1980 yılları arasında bu kentte okudum. Gerçekten çok başka bir Adana’ydı. Bu hemen yanda, şu caddenin karşısında, o zaman ekonomik durumu iyi olmayan bir öğretmen babanın dört çocuğundan biri olmanın verdiği sancılardan dolayı çok kötü şartlarda üniversitede bir süre kaldığım yere, yıllar sonra böylesine konforlu, bambaşka bir biçimde ve çok iddialı bir filmin oyuncusu olarak gelmiş olmak tarif edilemez karmaşık duygular yaratıyor. Önce bunu söylemek istiyorum. Gerçekten çok duygulu bir durum, yani anılar canlandı. Büyük saat, küçük saat… O zaman gerçekten telefon için bile postaneye gidip sıra beklediğiniz, memleketten bir haber için saatlerce telefonda görüşebilme umudunu beklediğiniz yıllardan bahsediyorum. Sanki milattan önce gibi oluyor. Dolayısıyla bugün burada böylesine bir festivalin konuğu olmak, hem de iddialı bir yarışma filminin bir oyuncusu olmak bu yüzden çok değerli. Bu sorunuza biraz uzatarak cevap verdim ama benim duygularım herkesten daha başka galiba.

“Yokluk içinde hayaller kuran, sahnedekilerle kendimi özdeşleştiren biriydim”
İyi ki paylaştınız. Ben de çok duygulandım. Mesela aklıma hemen şey geldi. O dönem yokluk içinde hayal kurmak çok zordur ya. Çünkü hayaller ve gerçekler hikâyesi çok keskin bir şekilde ayrılır. O zamanki hayalleriniz neydi? Yani bugünkü sizi görebiliyor muydunuz? Neler düşünüyordunuz?
Çok güzel bir soru. Teşekkür ederim. Çünkü hemen çok sık benim kullandığım Gülten Akın’ın bir dizesini söyleyeyim: “Ah, kimseciklerin vakti yoktur / İnce şeyleri anlamaya.” Sizin bu ince şeyleri tam bam telinden anlayan bir yaklaşımla bu sorular çok önemli. Ben o yıllarda oyuncu olabileceğim… Ben endüstri mühendisiyim. Burada mühendislik eğitimi görüyordum o şartlarda. Ama gelen tiyatro oyunları oluyordu. O imkânsızlıklar içinde gidip en ucuz yerlerden izleyip hayaller kuran, kendimi bir an onun, o sahnedekilerle özdeşleştiren, orada hisseden ve orada mutlu olan birisiydim. Yeni yetişen bir delikanlıydım. Ama çok özgüvensizdim ve bir gün benim de o sahneye çıkmam, benim de onlar gibi olma ihtimalim biraz ütopikti. Biraz cesaretsiz bir yerde duruyordu. Ama beni en çok heyecanlandıran… Bir tavuk kümesine bir kartal yumurtası yanlışlıkla dâhil oluyor ve orada civcivlerle büyüyor. Fakat yukarıdan bir kartal geçince heyecanlanıyor. Ama kendini tavuk sandığı için anlayamıyor bu heyecanı. Benim o durumda, üniversitede mühendislik okurken o sahnede ya da sinemada gördüğüm oyuncuları görüp heyecanlanıp kanatlarımı açma isteğim, tıpkı kendini tavuk sanan bir civciv gibiydi.
“25 yaşındaydım, benim için milattan sonra oldu”
Bu kader nerede değişti? Ve inanamadınız mı?
25 yaşındaydım. Bir amatör tiyatro çalışmasının, daha doğrusu bir diksiyon kursuyna dahil olmamla başladı. Bir oyun çalışılıyordu. Bir yerinden dahil oldum. İşte o gün benim için milattan sonra oldu. Öncesi ve sonrası oldu. Dünyam değişti. Dolayısıyla oyunculuk, daha doğrusu insanın kendini var ettiği, kendini bulduğu yeri keşfetmesi çok önemli. Ben o yüzden, başta çocuklarım olmak üzere bütün gençlere, mutlu olduğunuz yeri bulana kadar siz ara duraklardasınız diye söylüyorum. Kendimden yola çıkarak. Dolayısıyla bugün burada olmanın mutluluğuna dönecek olursak, düşünün; ben bütün bu engebelerden, tesadüflerden geçerek, en sevdiğim o sahnede oyunculuk, önce tiyatro, sonra sinema, kısacası oyunculukla tanışıp o dünyanın içinde kendimi bulmuşum. Ve öyle bir film değer görülmüş, yarışma filmi olmuş. Ve bugün en iddialı filmler içerisinde, bir rolle ve benim eski Adana’m, o kırık umutlarla, yokluk içerisinde, umutsuzluk, daha çok da ekonomik çaresizlik içinde başlayan çocuğun serüveni, bugün geç de olsa, bu yaşta beni buraya getirdi.
Çok acayip, çok duygulu bir hikâye gerçekten. Şunu merak ediyorum, peki daha önce Altın Koza Festivali’ne gelmiş miydiniz?
Evet, gelmiştim. Benim bağımsız filmlerden biraz şansım var. İki defa başka filmlerle burada oldum. Dolayısıyla bu duygumu o zaman da yaşamıştım. Hatta o yıllarda kaldığım bir başka ev Koca Vezir Mahallesi’ndeydi. Orada da çok zorluk çekmiştim. Yine o sokağa gittim. Orada yine o dönemden bir Ferdi Tayfur şarkısı çalıyordu, bir terzi atölyesinden. Ve tam da o yılların şarkısıydı. Sanki bu bir kurgu gibiydi. Oturdum karşı kaldırımda, o şarkıyı dinledim. Bir süre de tabii ki gözyaşlarımı tutamadım. Hayatın anlamsızlığının, hiçliğinin, “Ne gerçektir, ne tesadüftür, ne oluyoruz?” gibi… Kaldığım o gelişimde de yine böyle olmuştum. Şu an biraz daha tecrübeli, bir olgunluk içinde duygularımı da kontrol edebilir bir yerdeyim.

“Melih, yalnızlaşmış ve en çok zararı kendine olan bir karakter”
Ama o noktada da galiba hayatın hiçliği, var mıyız, yok muyuz hikâyesi… Karanlıkta Islık Çalanlar. Belki de o yıllarda karanlıkta siz yürürken, şarkı söylüyordunuz, belki ıslık çalıyordunuz ya da öyle bir benzetme yapabiliriz. Çünkü karanlıkta hissediyorduk kendimizi. Karanlıkta Islık Çalanlar sanki birlikte çok mutlu bir aile gibi görünen ama aslında birbirleriyle yabancılaştıkları, herkesin kendi dünyasına çekildiği, kabuğuna çekildiği, birbirinden farklı, orta sınıf bir Ankara’da bir aile. Siz de ailenin babası Melih Bey’siniz. Çok naif, çok idealist, iyi bir insan. Siz nasıl tanımlarsınız, neler söylersiniz?
O kadar güzel bir film ki… Gerçekten ben senaryoyu okuduğumda Pınar Yorgancıoğlu’na bu senaryodaki karaktere yazık etme kaygısına düştüm. Yani beni o endişelerle kabul ettim, bu rolü verdiğinde, “Bu karakterin hakkını yeterince veremezsem bu senaryoya ihanet etmiş gibi, bu filme eksi etkim olur” kaygısı oldu bende. Başka hiçbir işte böyle bir şey aklıma gelmemişti. Ama bu karakteri okuduğumda gelmişti. Çünkü öyle bir Melih Bey’di bu anlattığınız. Ama o, bir tek bu Melih karakteri değil, tüm kastı yaparken… Dün filmi izledim bir kere daha. Nasıl bir ince yönetmen gözlemi ve sevgisi olduğunu, doğru yaptığını anladım. Dolayısıyla Melih de gerçekten o filmdeki söylediği sözlerle yaklaşırsak… Ankara’da çekiliyor malum, Ankara bu filmin başkenti ve milyon yıl önceki fosillerin de kendi çalıştığı yerde çok önemsediğini söylüyor. Çünkü Ankara bir zamanlar okyanusmuş ve orada deniz salyangozunun fosili var. “Biz de çok yıllar sonra nerede bir fosil olacağız?” diyor. Yani hayattaki bu hiçlik konusunda yaklaşımı buraları görebilmiş, inceliğe sahip, kimseyi kırmak istemeyen ama yalnızlaşmış, en çok zararı kendine olan bir karakter. Kabaca böyle söylemek istiyorum ama galiba bundan çok örnekler var kendi içimde de, benim günlük hayatımda. Bunu fark etmiş Pınar muhtemelen. Böyle baktığımda, dolayısıyla bu filmdeki performansımı, oyunculuk kariyerimdeki yerini de çok güzel bulduğumu söyleyebilecek cesareti verdi bana. Bu vesileyle Pınar Yorgancıoğlu’na, tabii bütün ekip çalışanları, hepsi falan denir ama en çok beni bu cesaretsiz hâlimle, bu sorumluluğu bana verdiği için hep şükran duyacağım, hep teşekkür edeceğim.
Sanki yanlış yola sapmayan, düzgün, iyi, kendine acı çektiren bir karakter. Orta sınıf, yetinen biri. Açgözlü değil. Böyle insan da kalmadı galiba. Maddi değil, o başka bir hiçlikte.
“Kalabalıklar içinde ‘Beni duyan var mı?’ diye seslenen bir adam”
Şöyle bir şey var. Eskiden bir de telsize merak sarmış, bir dönem çok yaygındı. Onun yalnızlığını ve arayışını, boşlukta “Sesimi duyan var mı?” diye… Gene eski telsizini, ablasından terk edilmiş boş eve gidip eski malzemelerini karıştırıp gene gençliğindeki gibi yayın yaparken, yani “Beni duyan var mı?” diye bir seslenişi var. Şimdi bu çok şeyi anlatıyor aslında. Bu kalabalıklar içinde yalnızlığımız, “Beni duyan var mı?” noktasında ille… Yani belki de depremin altında bizim kalabalıklar içinde sesimizi duymayanlar. Bu çok metaforik bir şey oldu. Gerçekten “Sesimi duyan var mı?”nın farkında, bilerek bilmeyerek, bir adamdan bahsediyoruz. Bir de aile için… Filmin finalinde Happy Fowl’dan bahsediyoruz. O çok filmi anlatıyor, aileyi anlatıyor. Bunu da izleyenlerimiz için, filmi izlemeyenler için söylemek istiyorum. Bir kirpi ailesi malum, bir kış ayında çok üşüyor. Isınmak için her türlü çareye başvuruyorlar, olmuyor. En sonunda birbirlerine sokularak ısınıyorlar ama dikenleri birbirine batıp bir yandan da kanatıyor. İşte aile dediğimiz tam bu. Bizim filmde de bu üç birey kendi yalnızlıkları içinde var olmaya çalışırken, kendi kayboluşları içinde gene sonunda bir araya gelip birbirlerini kanatsalar da birbirlerine sokulan bir kirpi ailesi.

“Birbirimizi kanatsak da birbirimize sarılmamız gerekiyor”
İzlediğinizde ne hissettiniz? İzlediğiniz Karanlıkta Islık Çalanlar sizin için özel bir film olduğunu söylediniz ama çok da güzel anlatıyorsunuz ve ben hayatıma bir sürü şey aldım mesela. Bu filmi izlediğinizde bize bir cümlesi, bir duygusu, bir hissiyatını anlatır mısınız? Tarif eder misiniz?
Tabii ki. Yani bu filmi izlediğinde herkesin kendi bir cümlesi olacak. Ama özde, bana göre, söylediğimiz şey az önce söylediklerimizin özeti olacak. Birbirini daha hoşgörüyle, dönüp dolaşıp gene sevdiklerimiz, birinci dereceden sevdiklerimiz, kıymetlilerimizde bulacağız. Dışarıya karşı var olabilmemiz için sırt sırta vermemizin, yan yana olmamızın birinci dereceden çekirdek ailemizle mümkün olduğunu ve kusurlar arayarak birbirimizi kanatarak da olsa sarılmamız gerektiği duygusuna varacağını düşünüyorum. Biraz daha empati duygusunu geliştiriyor. Eşine, “Sen doktora âşık mı oldun? Yani olduysan bana söylemelisin. Ne olacak canım bu? Yaşımızda ne var? Olabilir” diyebilecek… Çok insani bir şey. Hoşgörüyle yaklaşabilmek de gerekiyor. Yoksa bugünkü kadın cinayetlerindeki gibi, ayrılmaya kalkan eşine ille “Ya benimsin ya kara toprağın” sertliğiyle yaklaşmayacak kadar empatik ve insani bir yerden yaklaşma hoşgörüsünü de getirecek. Filmde çok sert şeyler anlatılıyor, çok ciddi şeyler ama bunun, bahsettiğiniz gibi, çok naif bir dille anlatılıyor. Biz çok ciddi şeyleri çok sevgiyle, çok sanatla ve çok daha insani anlatabiliriz. Ben bu filmden söyleyebileceğim belki bu.
“Ödül herkese paylaştırılmayacağına göre garip bir rekabet oluyor”
Peki, ödül hikâyesi ne ifade ediyor? Bir heyecan yaratıyor mu? Ödül alsanız konuşmanızı hazırladınız mı gibi biraz başka şeyler sorayım ben ödüle doğru.
Şöyle, dün buradan… İşte bu festivallerin en güzel tarafı; uzaktan ya da görüşmediğimiz birçok sanatçı, aynı sektörden arkadaşlar başka filmlerle gelmişler. Şimdi yan masaya oturuyorlar, birbirinize selam veriyorsunuz, hatta sarılıyorsunuz ama içten içe şöyle bir şey var: Onların da filmi var, bizim de film var. Şimdi bu ödül herkese paylaştırılmayacağına göre garip bir rekabet içerisinde, buruk bir duygu durumu oluyor. Sonra ben dedim ki, yani bu ne kadar aslında garip bir şey. Keşke başka bir yöntem olsa da… Ama herkese ödül yok. Bu bir motivasyon, bir heyecan tabii ödüller. Bir de subjektif bir şey. Yani tartısı yok ki, teraziye koyup en gramı fazla çekeni her yerde… Yani bu biraz göreceli bir durum. Böyle olunca sadece heyecan yaratıyor. Umut etmek bile çelişik bir durum. Şimdi ödül böyle bir şey, anlatabiliyor muyum?
Ödül alırsanız ben ağlayabilirim, hikâyenin Adana’da yokluk içinde geçen duygusal bir bağı var çünkü.
Herhalde evrenin tuhaf bir şeyi olur. Açıklanamayan şeyler var. ‘Artık hangi dünyadayız biz? Yani rüyalardaki mi, gerçek? Biz miyiz?’ gibi bir sürü tartışma, birçok şey açıklanamıyor ya. Meseleleri yani kafamız karışık. Dolayısıyla bu da ilginç bir şey olabilir. Benim hayatımda ilginçlikler, açıklanamayan çok var. Tıpkı bu dediğim hikâyede bir parça bunlardan birisi. Eğer iş oraya kadar giderse illa gitmek zorunda değil. Güzel olur. Gitmiyorsa da zaten başka bir hikâye, başka bir yerde bizi bekliyordur. Kendimize böyle bir yutkunup kenardan yolumuza devam edelim.