Ayşe Naz Hazal Sezen

Ayşe Naz Hazal Sezen

Kendini Arama Çalışmalarına Katılan Adam

Ormanda kaybolduktan sonra ekiplerle birlikte kendini arayan adamın hikayesi, muhtemelen kendi arayışımızın örtük bir ifadesi olduğu için çekici hale geliyor. Yaşamak bir sarhoşluk hali, insanın başını döndürüyor. Dış müdahaleler, iç dinamikler, tüketim çılgınlığı, beğenilme arzusu, görülme ihtiyacı ve benzeri tüm uyaranların içinde, sonu bilinmeyen bir ormanda dolanıyor gibiyiz. Yarı sarhoş, ormanın içinde kaybolmuş ve kim olduğumuzu bilmez haldeyiz. Yine de kendimizi bulacağımız o anı bekliyoruz. Adımızı duyduğumuz, “ben buradayım” dediğimiz anı.

Anlamın yaratılmaktan ziyade bulunabilir bir şey olarak sunulması, satılabilir bir metaya dönüşmesinin de önünü açıyor.

Bursa’da kendini arama çalışmalarına katılan adam yerel basının yanı sıra dünya basınının da gözdesi oldu. “Arkadaşlarıyla alkol aldıktan sonra ormanlık alanda uyuyakalan bir adam, uyandığında etrafında arama ekiplerini görüyor ve yanlarına giderek neler olduğunu soruyor. Kayıp bir şahsın arandığını öğrenince yardım etmek için arama ekiplerine katılıyor. Katıldığı arama çalışmalarında aranılan kişinin adını duyunca “ben buradayım” diyor ve kayıp şahsın ekiplerle birlikte kendini aradığı ortaya çıkıyor.”

Fıkra gibi nükteli bu haber önce ülke basınında sonra dünya basınında yayıldı. Dalgınlığından önce kimsenin farkında dahi olmadığı bir adam, kendini aramasıyla global çapta duyuldu. Ancak, benzeri garip olayların etrafımızda sıklıkla yaşandığını fark eden ve birkaç saniye üzerine gülündükten sonra unutan hafızamız, neden bu olaya sadece gülüp geçemedi? Yaşananları okuyanlar, absürt hissettikleri bu sahneyi birbirleriyle paylaşmadan edemedi. Hatta yabancı uyruklu birkaç arkadaşım okudukları haberi, sanırım haberin kahramanıyla aynı toprak sınırlarından olduğum için benimle de paylaştılar. Aynı haber yayımlandığı günün en çok tıklanan haberi oldu. Kahve molasındaki gevezelik anlarında “Kendini arayan adamın haberini okudun mu?” soruları sıklaştıkça da merak etmeye başladım; yoğun ve hızlı yaşanan gündeme rağmen, neden kendini arayan adamın haberini bu kadar çok konuşmak istedik? Neydi, ekiplerle birlikte kendini arayan adam haberinin çekici yanı?

Ben Kimim?

İnsan 18 ila 24 aylık olana kadar öz-farkındalığa sahip değildir. Yani, yerküre üzerinde nefes almaya başladığımızda iç dünyamızı, duygularımızı ya da inançlarımızı fark etme becerisinden yoksunuzdur. Ömrümüzün ilk bir buçuk senesini devirdiğimizde kendi duyumlarımızın ve duygularımızın bilincine varırız ve hayatımızın çoğunu tüketecek olan arayışımız başlar: Ben kimim?

Kendimizi, duyumlarımızı, duygularımızı, davranışlarımızı, tepkilerimizin neden ve sonuçlarını anlamaya başladığımız andan itibaren hayatımızın her çağına sirayet edecek benliği arama mücadelesi de başlar. Oyun oynamak, ilişki kurmak ya da kuramamak, dua etmek, seyahate çıkmak veya hobi edinmek; kim olduğumuzun, neleri sevip, nelerden haz almadığımızın, hangi imajla var olmaya devam etmek istediğimizin, yani kendimizi tanımanın ve tanıtmanın keşif anahtarlarıdır.  Ancak büyük çoğunluğumuz, çocukluğumuzdan itibaren, otorite figürlerimiz (ebeveynler, bakım verenler, çevre vb.) tarafından aldığımız olumsuz tepkiler neticesinde kendimizde bir sorun olduğuna dair yanlış mesajla büyürüz. Olumsuz eleştiri alan özümüzü/kendimizi, kabul görmek, sevilmek, dışlanmamak ya da cezalandırılmamak için saklamayı uygun görürüz. Bazen öyle derine saklarız ki kendimizi, en sonunda kaybolmuş hissederiz. Kendi özümüzün inkârı, bastırma gibi savunma mekanizmalarının sürekli kullanmamıza, uzun vadede kendimize yabancılaşmamıza ve kronikleşmiş ruhsal yaralara sahip olmamıza neden oluyor.

Kurgulanmış Hatırlardan “Kim”sizliğe

Günümüz kültürünün benlik keşfine ihtikarı, yapaylaştırarak aynılaştırdığı benliklerin kabulünün arttırması ve kolaylaştırması. Kim olduğunu arayan birey, günümüz kültürünün tekdüzeleştirdiği idealin peşinde benlik arayışının yönünü kaybetmeye başladı. Kalıcı makyajın, steroidlerin, estetik operasyonların, psikofarmasötiklerin ve benzerlerinin sunduğu benlikler, otantik olan benlikten daha çok satıyor. Bireyin biricik yanı kalabalıklarla özdeşleşmeye ve özgünlüğünü kaybetmeye başladı. Acısıyla, sıradanlığıyla, tekerrürüyle veya neşesiyle kim olduğumuzu belirleyen anıların yerini, kurgulanmış ve sanal ortamda satışa/beğeniye sunulmuş hatıralar aldı. Kurgulanmış sanal profiller, idealleştirilmiş ancak otantikliği kaybetmiş benliklerin sergisine dönüşürken, özgünlüğümüzü yitirmemizle devam eden bu süreç, kim olduğumuzu keşfetmeyi daha da zorlaştırıyor.

Anlamın Bulunur mu, Yaratılır mı?

Asıl darbeyse, içeriden ve dışarıdan tüm çeldiricilere rağmen kim olduğunu arayan insana “anlam(lar) bulmalısın” diyen sermayedar düzenden geliyor. Anlamın yaratılmaktan ziyade bulunabilir bir şey olarak sunulması, satılabilir bir metaya dönüşmesinin de önünü açıyor. Bu sefer, dışarıdan sunulan ideal benliklere ulaşılabilmesi için birey ile düzen arasında anlam alışverişi başlıyor. Medyadan, bireysel eğitmenlere; okullardan, mağazalara, her yer ve herkes kim olduğumuzu belirleyecek ve dışarı sunabilecek ideal anlamları pazarlıyor. Yaratım karşısında satın almanın kolaylığı; bireysel deneyimlerimizi anlamlandırarak kim olduğumuza keşfetmek, çetrefilli ve külfetli arayışın yerine geçiyor.

Kim olduğunu keşfetmek, başarısızlıkları, kişisel kusurları, hataları ve farklılıkları kabullenmeyi kapsar.  Kendini arama yolcuğunun rotası ırak anılardan, mesafeli duygulardan, ücrada bırakılmış sorulardan geçerken yaşanan zorluklar kim olduğumuzu anlamlandırır. Her yolculuk kendine has değişkenler içeri ve özneldir. Öznel ve özgün olmak, benliğimizi tanımamızı ve varoluşumuzu anlamlandırmamızı kolaylaştıracaktır. Ancak, sermayedar sistemin sunduğu anlam satışı, ömür boyu devam eden kim olduğumuzu keşfetme sürecinde anlamı yaratmaktan daha az meşakkatli olması, onu daha da çekici hale getiriyor.

Kendini arayan adamın haberi neden çekiciydi?

Kim olduğumuzu keşfederken açılmasından endişe duyduğumuz tüm yaraların yanından teğet geçerek edindiğimiz taklit benlik, ağır bir yükün varlığını hissetmemize neden oluyor. Kendimizi bulamayışımız, anlamlandırmadığımız işlerde, mutsuz ilişkilerde, sadece sunulmak için yaşanan anlarda hapsolmamızın sebebi haline geliyor. Atıl bırakılmış ben’i tanımak ve kim olduğumuzu keşfetmek; varoluşumuzu deneyimlerimizle ifadelendirmek ve kim olduğumuzu bulabilmek, hayatımızı özgür ve özgün anlamlandırmamızı sağlıyor.

Ormanda kaybolduktan sonra ekiplerle birlikte kendini arayan adamın hikayesi, muhtemelen kendi arayışımızın örtük bir ifadesi olduğu için çekici hale geliyor. Yaşamak bir sarhoşluk hali gibi, insanın başını döndürüyor. Dış müdahaleler, iç dinamikler, tüketim çılgınlığı, beğenilme arzusu, görülme ihtiyacı ve benzeri tüm uyaranların içinde, sonu bilinmeyen bir ormanda dolanıyor gibiyiz. Yarı sarhoş, ormanın içinde kaybolmuş ve kim olduğumuzu bilmez haldeyiz. Yine de kendimizi bulacağımız o anı bekliyoruz. Kendimizi arama çağrımızda adımızı duyduğumuz, “ben buradayım” diyebildiğimiz anı. Sanırım, bu haberi okurken bilinçdışımız, aradığımız ben’in, en başından beri bizimle olduğunu görmeyi umuyor. Belki de ormanın içinde benliğimizden ayrı düştüğümüzü sanırken, aslında kendimizden hiç uzaklaşmadığımızı anlamayı bekliyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ayşe Naz Hazal Sezen Arşivi