Ayşe Naz Hazal Sezen

Ayşe Naz Hazal Sezen

Umut ve korku


Korku imparatorlukları tarafından yönetilen topluluklarda, bireysel ve toplumsal depresyon artar. Zira bilinçli hareketi engelleyen korku, önce bariyeri geçmek için gerekli olan motivasyonu söndürür, ardından engelin aşılabileceğine dair umudu yerle bir eder.

“Akılla birleşen umut, ateşe benzer. Umutsuzluk ve korku insanın aklını yer, bitirir. Asla tek kalma, birlikte kal.” Ateş, Buket Uzuner

Korku insan icadı değildi. Diğer canlılar gibi kendisinin de hayatta kalmasını sağlayan içgüdüyü araçsallaştırmaksa ise insanın keşfiydi.  Korkunun sınırlarını genişletebileceğini keşfeden insan, ölüm, açlık, barınma gibi salt türünü sürdürmeye dair korkularının yerini bilinmeyen karşısında ahiret, şeytan, büyü, günaha girme ya da Tanrı korkusuna bırakırken, hırsız korkusu, işkence korkusu, polis korkusu, işsizlik korkusu, tecavüze uğrama korkusu, yetersizlik korkusu, başarısızlık korkusu, yetişememe korkusu gibi çağına uygun korkuları üretmeye devam etti. Korkunun doğa karşında temel ve ilkel bir duygu olmasının ötesinde birbirinin üzerinde de kullanılabileceğini keşfeden insan, toplulukları korkuyla idare edebileceğini de öğrendi. Tarih sahnesi de bir babanın koruyuculuğu ve kapsayıcılığı umuduyla sığınılan/seçilen iktidarın, çocukları özgürlük istediğinde onları yasak, işkence, açlık, tehcir, tecrit, baskı ve sert yaptırımlarla kontrolü altında tutmaya çalıştığı tekerrürlerle dolu.

Korku imparatorluğunun inşası

Korkunun tahakküm için kullanılması özgürleşme ve mücadele önündeki bariyere dönüşür. Korkuyu sömürüsünü devam etmek için kullananların şiddeti arttıkça bariyeri geçmek zorlaştır. Korku imparatorlukları tarafından yönetilen topluluklarda, bireysel ve toplumsal depresyon artar. Zira bilinçli hareketi engelleyen korku, önce bariyeri geçmek için gerekli olan motivasyonu söndürür, ardından engelin aşılabileceğine dair umudu yerle bir eder. Hız ve tüketim çağı da bu korkunun üzerine kendi imparatorluğunu kurar ve korkunun biçimlerini sermayesi olarak kullanır. Bu vetirenin içinde birey kişisel özgürlük yanılsaması altında ötekiyle birlikle yeniden bulabileceği umudu bireysellikte kaybeder. Birliğin yerini birliğe bırakmasıyla hürriyet arzusundaki çocuklarını tahakkümle kendi çatısı altında tutmaya çalışan ebeveyn kuvvetlenir. Nihayet, kalabalıklarla muharebeye gerek kalmaz. Korkunun yükselişi, birliğin parçalanışı ve umudun kaybına müsteniden özgürleşme ve devrim fikri de kaybolmaya başlar. Devrim yerine depresyon yükselir.

Korkuyu kaygıdan ayıran…

Halbuki, korku içinde bulunulan duruma değil, ona dair geliştirmiş olduğumuz düşüncelere verdiğimiz bir tepkidir.[1] Aslında korktuğumuz şey, bir nesne ya da kişi değil, ona dair düşüncelerimizden ve psikolojimizden doğan reaksiyondur. Kaygı bedenimizde dolaşıp kendini hissettirir, duygularımızı ne yöne çevirebileceğimize dair yollar arar ve düşüncelerimizle çarpışırken; korku aksi yönde saldırır. Korku içindeki bedenimiz, düşünce ve duyguların yaratımından uzak, titreyen, donan ya da savaşan bir fersiz bir gövdeye dönüşür. Korku, bedeni ve zihni ele geçirdiğinde insana ait nitelikler tedricen azalır. Korkuyu, kaygıdan ayıran ise odaktaki nesne ya da kişi değil, ona dair yorumdur. Olağan bir gece karanlığında ormanı büyücüler, yaratıklar ve canavarlarla dolduran ormandaki insanın ürünüdür.

Korkunun karşıtı nedir?

Peki, korkunun tersi nedir? Korkusuzluk mu? Umut mu? Her ikisi ya da hiçbiri mi? Norveçli yazar Lars Fredrik Handler Svendsen, Korkunun Felsefesi kitabında korkunun temasından ve süratli bulaşıcılığından bahsederken korkunun karşısına umudu koyar. “Korku bizi aşağı çekerken, umut yükseltir,” derken, korkunun içimizdeki her şeyi yok edebilecek kadar tahripkar olabileceğini hatırlatır. Korku, insanın varlığını istila eder; içindeki inancı, aşkı, hatta şüpheyi dahi yok edebilir. Birbirine güvenemeyen insanların çoğaldığı toplum bizatihi parçalanabilir. Birlik, güveni ve umudu filizlendirir.

Andre Malraux, ölümün karşısında insanın varlığını “saçma” ve anlamsız olarak görüp, insanı hiçlik pençesine atsa da umuttan bahseder. Bahsettiği “umut” insanın özgürleşmesi, bilinçlenmesi, saygın kılınması, yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir ideoloji yaratması için bireyselliğe karşı birlik olmaya davettir.  Anlamsızlık ve duyarsızlık içinde olan insana umut ışığı olacak gizil kudreti birbirimize güvenmekten geleceğini vurgular.

Umut

Umut da korku da geleceğe yöneliktir. Gelecekte olacaklardan korkabilir ya da gelecekte olacakları umut edebiliriz. Zihnimizin gelecek hakkındaki kurgusu belirsizlikle hangi yolla başa çıkacağımızı gösterir. Bugünden geleceğe korkuya gidebilir ve kabuslarımızın distopyasında yaşayabiliriz. Yahut, umudu taşıyarak bir ütopyanın hayaliyle ilerleyebiliriz.  Neyden, niçin korktuğumuzu sormak, korktuğumuzun şeyin bizim zihnimizin yansıması olmaktan çıkarmak, onun hakkında bilgi edinmek, korkuyu yenme umudunu da barındırır. Umutlu olmak miskin bir eylem değildir. Korkunun bulaşıcılığına ve tahakkümüne rağmen umut etmek, irade ve sebat gerektiren, henüz gerçekleşmemiş olanın iyimserliği taşıyan gayretli bir eylemdir.  


[1] Gençöz, Tülin. “Korku: Sebepleri, Sonuçları ve Başetme Yolları”. Kriz Dergisi 6 (2): 9-16

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ayşe Naz Hazal Sezen Arşivi