Dilerseniz Oy Çokluğuyla Oyunu Sonlandırabilirsiniz

Nicedir korunaklı evlerimizin hemen dışında, hayatın içinde oynanıyor aslında gerçek Squid Game. Filmde izleyenlerin akıllarını başından alan kötülük, bugün sıradanlaşmış kostümüyle aramızda dolaşırken onu gördüğümüzde artık az bir süre, kısacık bir an şaşırıyor, duraksıyor, bizim başımıza gelmediği için şükrediyoruz. Sonra… Sonra dünyayı like’lara, evimizi kargolara boğmaya devam ediyoruz.

                Çocukluğumun unutulmaz simalarından biriydi Nuri. Yöredeki lakabıyla “Deli Nuri”. Esasında deliliğin ne olduğunu kafasında tam oturtamamış yöre insanının kendinden farklı gördüğü herkese yapıştırdığı “deli” etiketini ömrünün sonuna kadar taşımak zorunda kalan bir down sendromluydu o. Farklı olanı, kendi kafalarında kurguladıkları “normal” evrenine uymayanı acımasızca dışlayan toplumun harcadığı onca insandan herhangi biriydi. Üzerine vurulan “deli” damgasıyla ne işi ne eşi ne de düzenli bir yaşamı olmadan göçüverdi bu dünyadan. Geride kendinden farklıya, kendinden zayıfa ne denli gaddar olabileceğini gösteren insanların karanlık yüzü kaldı. Çocukluktan küfürlü konuşmaya alıştırmışlardı Nuri’yi. O küfrettikçe sadomazoşist zevk aldılar. Ensesinden aşağı sıcak çay döktüler bir seferinde. Kolunda sigara söndürdüler bir başka sefer. Hepsinde de amaç onu çileden çıkartıp sinkaflı küfürlerine gevrek kahkahalar atmaktı. Çocukluğumdan itibaren bunları duyup gördükçe tanıdım insanoğlunun karanlık yüzünü. Sadece hayatta kalma iç güdüsüyle değil bazen sırf canı öyle istediği için de insanın kötü olabileceğini gördüm. Bugün küresel postmodern kapitalizm dünyayı vahşi bir cangıla çevirmişken insanoğlunun kötülüğünü dizi filmlerde, beyaz perdede izleyip ilk kez şahit olmuşçasına şaşırıyor, yazıyor, konuşuyor, tartışıyoruz.

                Nicedir korunaklı evlerimizin hemen dışında, hayatın içinde oynanıyor aslında gerçek Squid Game. Filmde izleyenlerin akıllarını başından alan kötülük, bugün sıradanlaşmış kostümüyle aramızda dolaşırken onu gördüğümüzde artık az bir süre, kısacık bir an şaşırıyor, duraksıyor, bizim başımıza gelmediği için şükrediyoruz. Sonra… Sonra dünyayı like’lara, evimizi kargolara boğmaya devam ediyoruz.

                Çaresizlikten beslenen kötülük, daha sık düşüyor ekranlarımıza mesela. Bazen suçsuz günahsız bir bebeğin evinde, sıcacık yatağında değil de sahilde, uyurmuş gibi duran cansız bedeniyle hatırlatıyor kendini bize. Bir başka gün, öğrenci yurdunda cinsel tacize uğrayan çocukları kurtarmak için değil de onlara bu iğrençliği yapanları aklamak için çırpınanların kararmış, kara, kapkara kalplerinde… Parasızlıktan evine odun kömür alamayan, iki çocuğunu yan odada saç kurutma makinesinin cansız sıcaklığına emanet edip salıncak ipinde intihar eden Emine Akçay’ın çaresiz bırakanların karanlık yüzlerinden akıyor kötülük. Fotoğrafçı Mehmet Aslan’a ödül kazandıran fotoğrafı ise yaşayana da henüz doğmayana da bu dünyanın ne denli acımasız olabileceğinin kanıtı sanki. Fotoğrafta yer alan Munzir, Suriye’de çarşıda alışveriş yaptığı esnada patlayan bombanın etkisiyle tek bacağını kaybediyor. Ancak kötülük Munzir’in peşini bırakmıyor. Bacağını kaybettiği sıralarda hamile olan eşi atılan sarin (sinir) gazını soluyor ve oğulları Mustafa bu gazın etkisiyle kolları bacakları olmadan dünyaya geliyor.

“Daha!”

                Squid Game insanoğlunda var olan kötülüğü izleyiciye sunarken aynı zamanda alt temalarla da içinde bulunduğumuz dönemin tüm çapraşıklığını çarpıyor suratımıza. Küresel postmodern kapitalizmin ve neoliberal politikaların bizi getirip bıraktığı durak 60’lı yılların Çiçek Çocuklar’ının umut ettiği dünya olmasa gerek. Bir küreselleşmeye bir teknolojiye bel bağlayan insanlık tutunduğu dalın acı veren çıtırtılarını duyduğu anda düşmeye başladı aslında. Küçük bir azınlığı mutlu, musmutlu eden mevcut sistem dünyayı çoğunluğun ezildiği bir yer gladyatör arenasına çevirmiş durumda. Bu dünya başka bir gezegenin cehennemi falan değil artık. Cehennemin ta kendisi olmakta… Tekno elitlerin şekillendirdiği dünyada çamurlu okul yolunu aşıp tezekle ısıtılan sınıfında başarıya koşması beklenen Hasan’ın; küçücük dairede doğalgaz faturasından korkup ancak tek göz odayı ısıtabilen asgari ücretli ailenin en küçüğü Ayşe’nin sınavlarda yüksek başarı göstermesi, azmetmesi, kendini geliştirmesi bunları yapamadığında da faturanın kendi adına kesileceğini bilmesi isteniyor. Ya babadan destekli ya siyaset paraşütüne asılı gencecik insanların başarı(!) hikayeleri gözümüze gözümüze sokuluyor ki “Bak isteyen başarıyor. Demek ki sen yeterince çalışmadın.” mesajı verilebilsin. Bizim Ayşe ve Hasan ise üretici kimliğinin ötesinde tüketici olarak çıkarılıyor arenaya. Krediokrasinin egemenliğinde borçlandırma çarkına sokulup tıpkı bir hamster gibi sürekli koşmaları bekleniyor.

Satın al

Ayşe, Hasan, sen ben… rutine bindirilen monoton dünyada, doğadan kopartılmış ancak “daha”nın verdiği hazla mutlu olmaya çalışır hale getirilmişler insanlar olduk. Çevrimiçi alışveriş bunu daha da kolaylaştırdı. Satın almadan önce yapılan site ziyaretleri, fiyat karşılaştırmaları ve sonrasında basılan “Satın Al” butonun bünyede yarattığı haz patlaması bizim için başka bir sarhoşluk sürecine aralıyor kapıyı. Her yıl artan e-ticaret rakamları açıklanıyor övgüyle. Biliniyor ki sipariş anından kargo teslimine kadar geçen süreç tüketicilerde o mala sahip olmaktan çok daha fazla haz yaratıyor. Bunu bilen kudretliler ise kaşı açılan rakip boksörün sürekli aynı yerine yumruk atılması gibi tüketicilerdeki “Satın Al” butonuna çalışıyorlar durmadan. Bireycilik üzerine düzülen övgülerin de temelinde bu var. Zira kolektif düşünen bireyin kişisel ihtiyaçları ön planda değildir. Oysa kişisel ihtiyaçların ön plana çıkması tüketimin kamçılanması demek. Kardeşinin ayakkabı ihtiyacını önemsemeyip yeni aldığı beyaz ayakkabının mavisinin de alınmasını isteyen gençlere tapıyor bu sistem. İsteklerle ihtiyaçlar yer değiştiriyor. Beynimiz sıradan bir akşam üstü telefonda denk geldiğimiz indirimdeki o gömleğe ne denli ihtiyaç duyduğumuz konusunda bizi ikna etmek için uğraşıp duruyor. Zira o da satın alma sürecinde yaşayacağı haz patlamalarının peşinde. Ve perde, borçlanan insanın bir kenara çöküşü ile kapanıyor.

                Fazla spoiler vermeden (gerçi hakkında yazılmadık ne kalmış olabilir ki?) başlangıçta izleyenlerine sırılsıklam bir Yeşilçam filmi vadediyor görünen Squid Game’in işte bu iki tema, yani borçlandırılan insanın çaresizliği ve insanın kökünden bulunan kötülüğün ortaya çıkışı üzerine kurgulandığını; kimi incelemelerde distopik olarak ifade edilen dizinin aksine bizzat bugünü ifade ettiğini düşünüyorum. Nicedir insanlığa vadedilen bir cennet vardı. Oysa bugün pek çok insan borç prangasına vurulmuş durumda. Ve artık kötülük eskisine nazaran tohumunu çok daha kolay patlatıp izleyenleri heyecanla bir sonraki habere sürüklüyor. Çoğunluksa “soma” yutmuş Cesur Yeni Dünya sakinleri gibi dolaşıyor ortalıkta ve “Dilerseniz oy çokluğuyla oyunu sonlandırabilirsiniz” kuralını bilmesine rağmen o seçeneğe yönelmiyor bile. Ve biz dizilerde gördüğümüz kötülüğün izlerine şaşırıp kalıyor, az önce haberlerde geçiveren, ekranımıza düşen kötülük haberlerini vakayı adiyeden sayıp üzerinde bir an olsun düşünmüyoruz bile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kerem Gürel Arşivi