Menekşe Tokyay
Algoritmalar güçlü çocuklar yalnız
Son dönemde kendimi sürekli çevremdeki çocuklara ve ailelerine, dijital dünyada kendilerini korumaları için öğüt verirken buluyorum. “Tanımadığın kişilerle konuşma.” “Sakın fotoğrafını gönderme.” “Ekran süreni kısalt, onun yerine oyun oyna, kitap oku, arkadaşlarınla sohbet et.” “İlla oyun oynayacaksan, bari kameranı kapalı tut.” “Konumunu paylaşma.” “Şifreni kimseye verme.” “Herhangi bir şeyden rahatsız olduğunda hemen bir yetişkine söyle.” Ve daha niceleri…
Bir yandan da aklımda sürekli aynı soru dönüp duruyor: Bir çocuğun kendisini milyarlarca dolarlık teknoloji şirketlerinin algoritmalarından, öneri sistemlerinden ve ticari çıkarlarından korumasını kusursuzca sağlamak gerçekten mümkün mü?
UNICEF’in 3 Eylül’de yayımladığı yeni rapor bu soruya oldukça sarsıcı bir yanıt veriyor.
21 ülkede, internet kullanan 12-17 yaş grubundaki yaklaşık 20 milyon çocuk, yani her beş çocuktan biri, bir yıl içinde teknoloji aracılığıyla gerçekleşen cinsel sömürü veya istismarın en az bir biçimine maruz kalmış.
Yani milyonlarca çocuğun telefonunun ekranına istemediği bir cinsel görüntü düşmüş. Bir yabancı ya da tanıdığı biri, özel mesaj kutusunda ondan belki de mahrem bir fotoğraf istemiş. Bir çocuğun gönderdiği özel bir görüntü, rızası olmadan dijital ortamda başkalarına yayılmış. Ve sonra o telefonun veya tabletin ekranı kapanırken çocuk utançla, korkuyla, endişeyle, ne yapacağını bilmeden odasında tek başına kalmış. Yapayalnız. Sessizce acı çekmiş.
Raporun başlığı, Çocukların Gözünden: Dijital Teknolojiler Çocukların Cinsel İstismarına Nasıl Zemin Hazırlıyor? (Through Children’s Eyes: How Digital Technologies Enable Child Sexual Abuse). Raporda, çocukların tanıklıkları, bu alanda mevcut en kapsamlı araştırma verilerinden biriyle bir araya getiriliyor.
Araştırma kapsamında görüşülen çocukların anlattıkları deneyimlerde hep benzer duygular öne çıkıyor: Korku, utanç, kafa karışıklığı ve yalnızlık… Yaşadıklarını anlamlandıramıyorlar. Yardım için nereye başvuracaklarını bilemiyorlar. Kendilerini “kirlenmiş” hissediyorlar. Rapordaki verilere göre 15 milyondan fazla çocuk istemediği cinsel içeriklere maruz kalmış. Yaklaşık 9 milyon çocuktan cinsel içerikli konuşmalara katılması veya görüntü paylaşması istenmiş. 4 milyon çocuğun cinsel görüntüleri ise rızaları dışında paylaşılmış.
Yaşanan İstismar Bildirilmiyor
Daha ürkütücü olanı ise şu: Çocuklar, başlarına gelen bu olayların yarısını hiç kimseye anlatmamış. Polise, sosyal hizmetlere veya yardım hatlarına bildirilenlerin oranı ise yüzde 1’in bile altında kalmış. Yani karşımızda hem devasa bir istismar, hem de kulakları sağır eden bir suskunluk var. Ve bu bildirimlerin olmaması sebebiyle sorunun gerçek boyutu, bu rakamların çok daha üzerinde olabilir.
Çocukları dijital ortamda korumaya ilişkin kullandığımız dilde yıllardır güçlü bir klişe var: “İnternette yabancılara dikkat et.” Oysa UNICEF raporu bu ezberi de bozuyor. Vakaların yarısından fazlasında fail çocuğun zaten tanıdığı birisi: Bir arkadaş, akran, romantik partner, hatta aile üyesi.
Üç çocuktan biri ise faille ilk kez çevrimiçi ortamda karşılaşmış. Bunda da sahte hesapların ve özel mesajlaşma özelliklerinin, istismarı kolaylaştırabildiğine dikkat çekiliyor.
UNICEF’e göre vakaların yaklaşık yüzde 60’ı yaygın sosyal medya platformlarında, yüzde 14’ü çevrimiçi oyunlarda gerçekleşiyor. Raporda platformların özel mesajlaşma, sahte hesap ve diğer tasarım özelliklerinin, failler tarafından güven ilişkisini istismar etmek için kullanılabildiği özellikle vurgulanıyor. Örneğin, Karadağ’da bildirilen vakaların yüzde 80’inden fazlasında sosyal medya platformları rol oynamış.
Burada önemli bir zihinsel eşiği aşmamız, bu eşiği anlamamız, eylem planımızı da bu yeni gerçeklik üzerinden şekillendirmemiz gerekiyor. Sosyal medya artık çocukların hayatına dışarıdan giren bir teknoloji değil. Çocukluğun geçtiği mekânlardan biri.
Eskiden “Çocuğum nerede?” diye sorulduğunda parkı, okulu, arkadaşının evini düşünürdük. Bugün çocuk odasında oturuyor olabilir ama aynı anda yüzlerce kişinin erişebildiği dijital bir kamusal alanda dolaşıyor. Fiziksel olarak yanı başımızda. Dijital olarak kilometrelerce uzakta.
UNICEF raporunun bence en önemli mesajı şu: “Çocukların korunması sorumluluğunun çocukların omuzlarından alınması” gerekiyor.
Çünkü yıllardır tam tersini yapıyoruz: Çocuğa dijital okuryazarlık öğretelim, çocuğa mahremiyet öğretelim, çocuğa ekran süresini kısıtlamayı öğretelim, ebeveyn kontrolünü geliştirelim. Bunların hepsi elbette gerekli. Ama hiçbiri yeterli değil. Çünkü karşımızda çocukların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmak üzere tasarlanmış milyarlarca dolarlık sistemler var. Ve bu sistemlerin karşısına, “dikkatli ol” dediğimiz 10 yaşındaki bir çocuğu koyuyoruz. Bu, işlek bir otoyolun ortasına bir çocuk bırakıp ardından ona “karşıdan karşıya geçerken dikkat et” demeye benziyor. Peki, o otoyol neden böyle tasarlandı? Asıl bunu sorgulamak gerekiyor.
Ayrıca şunu da unutmamak gerekiyor. Ebeveyn, çocuğunun telefonunun içinde 24 saat nöbet tutamaz. Ve zaten tutmamalı da. Bir çocuğu korumanın yolu onu sürekli gözetlemek olmamalı. Girdiği ortamın güvenli olmasını sağlamak olmalı.
Meta ve Hukuk Mücadelesi
Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD), Facebook ve Instagram’ın çatı şirketi Meta’ya karşı yürütülen son hukuk mücadelesi önemli.
Meta, sosyal medya platformlarının çocukları bağımlılığa sürüklediği ve tehlikeye attığı iddialarıyla ilgili olarak 51 eyalet ve bölge yönetimiyle vardığı yasal uzlaşma kapsamında 17,1 milyar dolara kadar ödeme yapmayı kabul etti. Rakam devasa görünüyor.
Ama Meta’nın yaklaşık 1,47 trilyon dolarlık piyasa değeri düşünüldüğünde şirket değerinin yaklaşık yüzde 1’i. Geçen yıl yaklaşık 60 milyar dolar net kâr açıklayan bir şirketten söz ediyoruz. Yani ceza, “devede kulak kalıyor”.
Meta, varılan uzlaşma kapsamında sadece ABD sınırları içinde sosyal medya platformlarında 18 yaş altındaki kullanıcılar için bazı kısıtlamalar getirecek: Facebook ve Instagram’da günlük iki saatlik kullanım sınırından, kullanıcıların platformlarda aralıksız geçirdikleri her 15 dakikanın ardından uyarı almalarına, gece yarısından sabah 06.00’ya kadar uygulamalara erişim engeli getirmekten, hafta içi okul saatlerinde bildirimlerin sessize alınmasına, gönderilerine gelen beğeni veya tepki sayılarını görememelerine dek… Meta ayrıca yaş doğrulaması konusunda yeni özellikler oluşturacak ve bağımsız bir denetçiye rapor verecek.
Tüm bunları, 1990’larda tütün şirketlerine yönelik davalarda yaşananlara benzetenler var. “Büyük Tütün Anı” diye adlandıranlar da… O dönemde de sigaranın zararlarından birey sorumlu tutulur, “içmeseydi, hastalanmasaydı” denirdi. Ardından tartışmada söylem değişti ve değişen söylem de eylemi belirledi. Şirketlerin ne bildiğine, neyi gizlediğine, gençleri nasıl hedeflediğine ve ürünlerini nasıl tasarladığına bakılmaya başlandı. 1998 yılında eyalet yetkilileri, ülkenin en büyük dört tütün şirketiyle masaya oturdu. “Tütün Ana Uzlaşma Anlaşması” (Master Settlement Agreement) olarak tarihe geçen bu anlaşmayla şirketler, 25 yıl boyunca 200 milyar doların üzerinde ödeme yapmayı, gençleri hedef alan pazarlama faaliyetlerine son vermeyi ve bir dizi yeni düzenlemeye uymayı kabul etti.
Benzer şekilde dava dosyalarına giren bir belgede bir Meta çalışanı şunları yazıyor: “Harika, şimdi de 13 yaş altının mı peşine düşüyoruz?” “11 yaşındakileri hedeflemek bana birkaç on yıl önceki tütün şirketlerini hatırlatıyor. Bayağı bayağı ‘Onları küçük yaşta bağımlı yapmalıyız’ mantığıyla hareket ediyoruz.”
Bugün sosyal medya tartışmasında da benzer bir noktaya geliyoruz. Davalarda ortaya çıkan bir Meta çalışanının şirket içi mesajı özellikle çarpıcı. Çalışan, 11 yaşındakileri hedefleme tartışmalarını geçmişin tütün şirketlerine benzetiyor. Yani çocuğun “neden telefonu elinden bırakamadığını” konuşmaktan, platformun neden bıraktırmadığını, bu bağımlılığı peyderpey nasıl ve ne amaçla tasarladığını konuşmaya başlıyoruz.
Dilara’nın Hüzünlü Hikâyesi
Bütün bu tartışmaları yalnızca milyarlar, mahkeme dosyaları ve algoritmalar üzerinden okumak da kolay. Ama o rakamların arkasında çocuklar var. Los Angeles’ta yaşayan 17 yaşındaki Dilara Konar gibi.
Dilara, Instagram’da tanıştığı bir kişiden aldığı ilaç nedeniyle 19 Mart 2022’de hayatını kaybetti. Annesi Julianna Arnold daha sonra Meta’ya karşı hukuk mücadelesine girişti ve ebeveynlerin oluşturduğu, 120’den fazla ailenin bir araya geldiği Parents Rise platformunun kurucuları arasında yer aldı. Bir anne, çocuğunu kaybettikten sonra dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden biriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Kendisinin Meta’ya açtığı dava süreci hâlâ devam ediyor, ama mücadelesi büyük Meta davasına öncülük etti.
Oksijen Gazetesi’nden Talia Boşnak’ın Dilara’nın annesiyle yaptığı röportajda şu cümle çok önemli:
“Dilara sosyal medya kullanmaya 11-12 yaşlarında başladı. İlk başta masum görünüyordu fakat zaman içinde algoritmalar devreye girdi, sürekli kaydırılan akışlar, bitmek bilmeyen bildirimler başladı. Çok sevdiği atletizmi ve jimnastiği bıraktı, notları düştü, okul sorun olmaya başladı ve her şeyden önemlisi yalnızlaştı. Bu da depresyon ve anksiyeteye yol açtı. Annesi olarak Dilara’nın telefonda geçirdiği zamanı elimden geldiğince kısıtlıyor, kızımı kontrol ediyor ve tüm koruma tedbirlerini alıyordum ama o her seferinde bunları aşmanın bir yolunu buluyordu. 17 yaşına girdikten birkaç hafta sonra Instagram’da biriyle tanışmış ve buluşmuşlar. Bu kişi buluştuklarında, kızıma anksiyetesi için oksikodon türü bir ilaç teklif etmiş. Ve kızım ilacı kullanmış. Yapılan incelemede kızımın hapta bulunan fentanil maddesi sebebiyle hayatını kaybettiği belirlendi.
Sonuç ailelerin sorumluluk talebi mücadelesinde önemli bir milat olsa da, bu adımlar yetersiz. Platformlarında gençleri bağımlı hale getiren temel özellikleri değiştirmiyorlar, sadece sınırlandırıyorlar. Bu modellerin çocuklarımız da dahil olmak üzere bireylerden veri ve bilgi toplamak, ardından bu verileri reklamverenler için kullanmak üzerine kurulu olduğunu biliyoruz. Bu konuda hiçbir şey değişmedi. Parents Rise platformu olarak mücadeleye devam edeceğiz. Çünkü bu platformlarda çocuklarımız cinsel istismar, sahte profillerle çocuklara yaklaşma, manipülasyonla çocuklardan zor durumda kalacakları fotoğraflar elde etme, şantaj, siber zorbalık tehlikeleri ile karşı karşıya.”
Bu tartışma artık sosyal medyayla da sınırlı değil.
OpenAI ağustos ayında 18 yaş altındaki kullanıcılar için “ChatGPT for Teens” isimli yeni bir mod açıkladı. Yeni sistem; kendine zarar verme, şiddet, yeme bozuklukları ve cinsel içerik gibi yüksek riskli konuşmalara sınırlamalar getiriyor. Bazı durumlarda ebeveyn bildirimleri devreye giriyor ve 18 yaşından küçük olduğu düşünülen kullanıcıların tespit edilmesi için çeşitli sinyaller kullanılıyor. Ancak son önlemler de şirketin oluşturduğu zararlara ilişkin sorumluluğu yine ebeveynlere yüklüyor.
OpenAI çocukların sohbet robotunu kullanabilmesi için ebeveyn izni şartı getiriyor. Çünkü şirket çocuk kullanıcılarının güvenliği, ruh sağlığı ve gelişimini koruyamadığına dair iddialar konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya. Son yıllarda dünya çapında giderek daha fazla ebeveyn, çocuklarının sohbet robotu aracılığıyla tehlikeli içeriklere maruz kaldığını, bunun sonucunda kendilerine zarar verdiklerini, yeme bozuklukları geliştirdiğini veya intihar ederek hayatlarını kaybettiklerini öne sürerek şirkete dava açtı. Hatta haziran ayında Florida, küçük yaştaki kullanıcıların güvenliğini sağlayamadığı iddiasıyla OpenAI’e dava açan ilk ABD eyaleti oldu.
Kısa süre önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, yaptığı basın açıklamasında, 2026-2027 eğitim öğretim yılında New York’ta devlet okullarındaki ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin derslerde yapay zekâ teknolojisinden faydalanmasını geçici olarak yasakladığını belirtti. Mamdani, “Çocuklarımız her gün okula geldiklerinde onlara soru sormayı, varsayımları sorgulamayı, önermeyi, araştırmayı, neden diye sormayı öğretiyoruz. Okullarımızda yapay zekâ söz konusu olduğunda da aynı şeyi yapma yükümlülüğümüz var.” ifadelerini kullandı.
New York Belediyesi’nin kararı kapsamında ayrıca ekran kullanım süresi, 3. ila 5. sınıflar için günde 30 dakika, 6. ila 8. sınıflar için ise 45 dakika ile sınırlandırıldı; yardımcı sohbet robotları ise tüm sınıflarda yasaklandı.
Bu tür güvenlik önlemleri kuşkusuz önemli. Ama burada da aynı tartışma karşımıza çıkıyor. Çocuk güvenliği savunucuları, teknoloji şirketlerinin oluşturduğu risklere karşı çözümü büyük ölçüde ebeveyn denetimine bırakmasının, sorumluluğu yeniden ailelerin omzuna yüklediğini söylüyor. Oysa teknolojinin çocuklar için güvenli olması, varsayılan durum olmalı. Çocuğun hesabını ebeveynin doğru yapılandırmasına, doğru filtreyi bulmasına, doğru kutucuğu işaretlemesine bağlı olmayan bir güvenlik mimarisi gerekiyor.
Çocuk hakları literatüründe bunun çok basit bir karşılığı var: Safety by design. Yani güvenliği sonradan “yamamak” değil, ürünü daha en başından, daha tasarım aşamasından itibaren çocuk için daha güvenli şekilde tasarlamak, çocuklara yönelik daha güçlü gizlilik önlemleri uygulamak, yetişkinlerin çocuklarla istenmeyen şekilde iletişim kurmasını sınırlamak, istismarı tespit edip bildirmeye yönelik mekanizmaları iyileştirmek. Çünkü bedeli, son kertede her zaman çocuk ödüyor. Dolayısıyla, ürünlerini çok cezbedici şekilde tasarlayan ve kullanımı bir süre sonra dürtüsel bir bağımlılığa dönüştürmekten “maddi bir keyif” de alan Meta’nın bu davalardan çıkarması gereken çok fazla ders var.
Kaygı Düzeyleri Yükseliyor
UNICEF raporundaki en ağır bulgulardan biri de istismarın çocukların ruhsal dünyasında bıraktığı iz. Teknoloji aracılığıyla cinsel sömürü veya istismara maruz kalan çocukların intihar düşüncesi veya davranışı bildirme olasılığı dört kat, kendine zarar verme olasılığı yine dört kat daha yüksek. Kaygı düzeyleri de yaşıtlarının belirgin biçimde üzerinde.
Bir teknolojinin bilançosuna baktığımızda genellikle kullanıcı sayısını, büyüme oranını, reklam gelirini, piyasa değerini görüyoruz. Oysa başka bir bilanço daha var: Kaygı, utanç korku, yalnızlık, kendine zarar verme, sessizlik… Bunlar şirketlerin üç aylık mali tablolarında görünmüyor. Ama çocukların hayatlarında kendini hemen belli ediyor.
UNICEF’in son raporuna göre dijital sömürü ve istismara maruz kalan çocukların intihar düşüncesi veya davranışı ile kendine zarar verme bildiriminde bulunma olasılığı dört kat daha yüksek. Ayrıca, bu çocuklarda kaygı düzeyleri de çok fazla. Örneğin Meksika ve Kuzey Makedonya’da istismara maruz kalan çocuklarda intihar düşüncesi veya davranışı riskinin sekiz kattan fazla arttığı, Pakistan’da ise kendine zarar verme riskinin yedi kattan fazla olduğu tespit edilmiş.
Türkiye Ne yapmalı?
Bu nedenle Türkiye’de yürüttüğümüz tartışmayı yalnızca “Çocuğa telefonu kaç yaşında verelim?” seviyesine sıkıştırmamak gerekiyor. Kuşkusuz ailelerin ve okulların sorumluluğu var. Çocukların dijital okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi gerekiyor. Ama devletin ve teknoloji şirketlerinin sorumluluğu bunlardan daha az değil, çok daha fazla.
Çocuk hesaplarının en yüksek gizlilik ayarlarıyla açılması, yetişkinlerin çocuklarla istenmeyen iletişim kurmasının sınırlandırılması, özel mesajlaşmanın ve öneri algoritmalarının çocuk hakları açısından denetlenmesi, yaşa uygun tasarım standartlarının getirilmesi, cinsel şantaj ve yapay zekâ ürünü istismar materyallerinin hukuk sisteminde açık biçimde karşılık bulması gerekiyor.
En önemlisi de çocukların başlarına bir şey geldiğinde nereye gideceklerini bilmeleri gerekiyor. Çünkü UNICEF’in son raporunda belki de en acı istatistik, “yüzde 1”. Yaşananların yüzde 1’inden azı, yetkili makamlara bildiriliyor.
Dijital çağda çocuk hakları tartışmasındaki en büyük yanılgılarımızdan biri de bu: Çocuklara sürekli daha güçlü, daha uyanık, daha temkinli, daha bilinçli olmalarını, moda tabirle “rezilyanslarını artırmalarını” öğütlüyoruz. Oysa çocukluk bunun için değil. Çocukların görevi milyarlarca dolarlık şirketlerin açıklarını fark etmek, algoritmalarla mücadele etmek, sahte hesapları teşhis etmek ve tehlikeden kendi başlarına kaçmak da değil. Çocuğun görevi çocuk olmak. Geri kalanı -yani çocukların duygusal iyi olma halini, güvenlik duygusunu ve başkalarına duydukları güvenin istismar edilmemesini temin etmek- yetişkinlerin, devletlerin, okulların ve milyarlarca çocuğun hayatına girerek milyarlarca dolar kazanan teknoloji şirketlerinin işi.
Artık çocuğa “dikkat et” demeden önce teknoloji şirketlerine çok daha yüksek sesle şunu söylemenin zamanı geldi: “Çocuğu istismar etmeyecek bir teknoloji tasarla. Lütfen buna dikkat et! Çünkü sorumlu sensin.”
Bu yüzden de yönetmeliği önümüzdeki ay çıkması beklenen 15 yaş altı sosyal medya düzenlemesinde yasakçı zihniyetin ötesine geçerek, sorumluluğu paylaştırmaya ve etkin çözüme yönelik gerekli önlemlerin alınması şart.
Bu vesileyle benden küçük bir haber: Çocuklarda dijital yalnızlık konusunda yeni kitabım, İletişim Yayınları etiketiyle çok yakında raflarda yerini alacak. Bu da demek oluyor ki, bu konuyu tartışmaya ve sizlerle birlikte fikir üretmeye daha çok devam edeceğiz. Çocuk hakları savunusundan kurtuluş yok (!)