Menekşe Tokyay
Performatif çocukluk, jel tırnaklar, cam gibi ciltler
Çocukların sosyal medyada karşı karşıya kaldığı risklere ilişkin kamuoyundaki kaygı giderek büyüyor. Özellikle bağımlılık yaratan dijital cihazlar ve uygulamalar karşısında çocukların savunmasız kaldıklarına yönelik endişeler öne çıkıyor. Sosyal medyanın sağlık üzerindeki etkileri, özellikle de küçük yaştaki kullanıcılar açısından, dünya genelinde daha fazla tartışılıyor.
Bu tablo, bir yandan da çocukların teknolojiyle ve özellikle sosyal medya platformlarıyla kurduğu ilişkinin daha etkin biçimde düzenlenmesi yönündeki baskıları artırıyor. Kısıtlayıcı önlemlere verilen destek giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. Son olarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de bu yaklaşımı savunan isimler arasında ön plana çıkmaya başladı.
Von der Leyen’in konuyu değerlendirmek üzere Avrupa Birliği bünyesinde görevlendirdiği bir çocuk güvenliği uzman heyeti, Avrupa Birliği’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’na 13 yaş altı için sosyal medya yasağına yönelik adım atılması tavsiyesinde bulundu.
Fransa gibi bazı ülkeler yaş sınırının 15’e çıkarılmasını savunurken, uzman heyeti daha sıkı kısıtlamalar konusunda nihai kararı ulusal hükümetlere bırakıyor.
Raporda, bugün hükümetlerin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri olarak çocukların çevrimiçi ortamda nasıl korunacağı ve geleceğin dijital dünyasında yeni normların nasıl oluşturulacağı konusu ön plana çıkıyor. Von der Leyen, raporun 13 Temmuz günü gerçekleşen tanıtım toplantısında “Avrupa’da çocuklarımızı ebeveynlerin yetiştirdiğine, onları sömürücü algoritmaların yetiştirmemesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle çok net olmak istiyorum: Sosyal medya bir oyuncak değildir.” diye konuştu.
Avrupa Birliği’nde Çocuk Dostu Sosyal Medya Düzenlemeleri
Von der Leyen, bazı çocuk ve genç yaş gruplarında günlük ortalama ekran süresinin altı saate kadar çıkabildiğine ve bunun da yaşamlarının yaklaşık 20 yılına denk geldiğine dikkat çekti. Komisyon Başkanı ayrıca yalnızca sosyal medya platformlarının değil, diğer dijital hizmetlerin de benzer kısıtlamaların kapsamına alınabileceğinin sinyalini verdi.
Tüm bunlar tartışılırken işin bir de tüketim ekonomisi yönü var. Henüz ilkokul çağındaki kız çocuklarının “okul sonrası rutinim” başlığıyla yayımlanan videoları açıp aynanın karşısına geçtikleri, yaşlarına ve ciltlerine hiç uygun olmayan serumları, nemlendiricileri, dudak parlatıcılarını, göz altı kremlerini ve diğer cilt bakım ürünlerini kullandıkları bir tablo var. Ekranın diğer ucundaki yaşıtları, hangi pahalı markanın ürününden vazgeçemediklerini ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Ama aynı yaş grubunda her üç çocuktan biri okula aç gitmeye devam ediyor. Okuldaki akranları henüz “kırışıklık” kelimesinin anlamını bile bilmesine gerek yokken, teneffüste birbirlerine kırışıklık karşıtı retinol kremler öneriyorlar.
Ben bunu “performatif çocukluk” olarak tanımlıyorum. Çünkü burada masum bir makyaj merakından söz etmiyoruz. Sosyal medya çağı öncesinde annemizin, anneannemizin rujunu kaçırıp ayna karşısında kocaman kırmızı dudaklar boyadığımız ve kahkahalarla güldüğümüz, ardından da ruju kapatmayı bile bilemediğimiz için kırdığımız o “kaçamaklardan” da söz etmiyoruz. Kozmetik ürün kullanımının 10 yaşına düştüğü ve güzellik algısının sosyal medya platformları tarafından fütursuzca şekillendirildiği bir çağdan söz ediyoruz.
Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı bir tiyatro sahnesine benzetir: İnsanların başkalarına görünmek istedikleri biçimde davrandıkları bir ön sahne (front region), rollerinden sıyrılabildikleri bir de arka sahne (back region), yani kulis vardır. Sosyal medyada ise çocuk için bu kulis giderek ortadan kalkıyor. Bir tür “kulissiz çocukluk” hâli…
Aynanın karşısındaki merak, kameranın açılmasıyla gösteriye; yüz, sürekli iyileştirilmesi gereken bir projeye; oyun ise beğeni, paylaşım ve izlenme sayılarıyla ölçülen bir performansa dönüşüyor. Performatif çocukluk tam da burada başlıyor: Çocuk, kim olduğunu keşfetmeden önce nasıl görünmesi ve başkalarının gözünde nasıl bir izlenim bırakması gerektiğini öğreniyor.
Tüketim kültürü çocukluğu giderek daha erken yaşlarda kuşatıyor ve çocukların doğal gelişim süreçleri ticari beklentilere göre yeniden biçimlendiriliyor. Sağlıkları ve iyi oluş hâlleri pahasına… Alışveriş merkezlerinde kozmetik ürün satan mağazalarda giderek daha çok sayıda çocuğu makyaj malzemesi reyonlarının önünde görüyorum. Yaşları taş çatlasa 12-13 çoğu zaman…
Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi misali… Yaşlanmamak uğruna kendi görüntüsünün esiri olan, portresi onun yerine yaşlanırken genç kalan Dorian… Gençlik ve güzelliğin korunması arzusunun insanı nasıl kendi imgesine hapsedebileceğini anlatan Dorian… Yaşamın izlerini taşımak yerine, hiç yaşanmamış gibi görünmeye çabalamak sorunsalı…
TikTok ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında bazı bol takipçili çocuklar, pahalı kozmetik markalarının ürünlerini tanıtıyor. Cilt bakım ve makyaj koleksiyonlarını kameralar önünde sergilerken, akranlarına da neyi satın almaları, nasıl görünmeleri ve hangi rutinleri uygulamaları gerektiğini gösteriyorlar.
Dijital ekonominin en hızlı büyüyen alanlarından olan influencer pazarı, beş yıl içinde yaklaşık 120 milyar doların üzerine çıkmaya hazırlanıyor. Binlerce, milyonlarca takipçiye ulaşan ve büyük markaların reklam elçilerine dönüşen kidfluencerlar, artık küresel dijital ekonominin en rağbet görülen aktörlerinden birine dönüşüyor.
Ancak bu büyüme de Avrupa’da önemli bir tartışmayı tetikledi. Avrupa Birliği bir yandan da sosyal medya platformlarının çocukları influencer olmaya teşvik edecek ödüller sunmasını yasaklamayı planlıyor.
Hikâye Satıcılığı
Çocuklar artık yalnızca reklamların hedef kitlesi değil; aynı zamanda reklamın taşıyıcısı, pazarlama zincirinin gönüllü ya da yönlendirilmiş bir halkası, aktif bir öznesi ve nesnesi hâline geliyorlar. Çağımızın en özgün ve sarsıcı düşünürlerinden Byung-Chul Han’ın The Crisis of Narration kitabında dijital çağda hikâye anlatıcılığının giderek “hikâye satıcılığına” dönüştüğüne, kişisel hayatın pazarlanabilir içeriğe çevrildiğine dair analizleri farklı bir çerçeveden bir kat daha anlam kazanıyor.
Üstelik bu tüketim biçimi, “masum ve eğlenceli bir öz bakım” söylemiyle sunuluyor. Bazı ürünlerin “çocuk dostu cilt bakımı” etiketiyle pazarlanması da bu algıyı güçlendiriyor. Oysa “çocuk dostu” ifadesi, her zaman çocuğun üstün yararını gözeten bir yaklaşım anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca yeni ve geniş bir tüketici kitlesine ulaşmak için kullanılan etkili ve sinsi bir pazarlama aracına dönüşebiliyor.
Sosyal medyanın etkisiyle çocuklar arasında giderek yaygınlaşan bu cilt bakımı takıntısına kimileri “cosmeticorexia” diyor. Yani kozmetik ürünlerin kontrolsüz biçimde, aşırı ve yaşa uygun olmayan biçimde kullanılması sonucunda kusursuz bir cilde sahip olma isteğinin artık takıntıya dönüşmesi… “Cosmeticorexia”, beden algısındaki derin huzursuzluğun tetiklediği dolgu, botoks ve çeşitli cilt uygulamalarına yönelik takıntılı yönelimi tanımlıyor.
Bu eğilim, TikTok’un “#GlowUp” kültüründen ve Instagram’ın filtrelerle kusursuzlaştırılmış güzellik anlayışından besleniyor. Kişi, hiçbir zaman doldurulamayacak bir boşluğu sürekli yeni müdahalelerle kapatmaya, yüzünde ya da bedeninde gördüğü her ayrıntıyı durmaksızın “düzeltmeye” çalışıyor.
Yeme Bozukluğuna Denk
Bu açıdan bakıldığında cosmeticorexia, yeme bozukluklarının tehlikeli bir akrabası gibi. Anoreksiya nervozada olduğu gibi burada da kişinin kendi bedenine ilişkin algısı gerçeklikten uzaklaşıyor. Beyin, anoreksiyada “bir lokma daha az yersem düzeleceğim” derken, cosmeticorexia’da “yeni bir cilt bakımı ürünü daha alırsam sonunda yeterince güzel olacağım” yanılgısını üretiyor.
Her iki durumda da benzer bir ödül ve yetersizlik döngüsü işliyor. Geçici bir “iyileşme” hissi dopamin artışı yaratıyor; ancak bu tatmin kısa sürdüğü için kişi bir sonraki hedefin peşine düşüyor. Bu da zamanla bağımlılığı besleyen bir döngüye dönüşüyor. Güzellik endüstrisi de bu bağımlılık döngüsünü son zerresine kadar nsafsızca kullanıyor.
Duygusal boyutuyla cosmeticorexia, beden dismorfik bozukluğunun daha da ağırlaşmış bir biçimi olarak değerlendiriliyor. Beden dismorfik bozukluğu yaşayan kişilerin yüzde 80’inin gereksiz estetik işlemlere başvurduğu, yüzde 20’sinin ise intihar girişiminde bulunduğu belirtiliyor.
Klasik yeme bozukluklarında takıntı çoğunlukla zayıflık ve kilo üzerinden şekillenirken, cosmeticorexia bedenin her bölgesini hedef alabiliyor: Dudaklar yeterince dolgun değil, çene hattı yeterince keskin değil, cilt yeterince pürüzsüz ya da “cam gibi” değil…
Sorun, estetik müdahalenin kendisinden çok, kişinin hiçbir müdahaleden sonra kendisini yeterli hissedememesinde yatıyor. Çünkü hedef daha güzel görünmek değil; giderek ulaşılmaz hâle gelen ama gerçekçi olmayan bir kusursuzluk standardına yetişmeye çalışmak.
Çocuk, henüz kendi bedenini tam anlamıyla tanımadan, bedeninin eksik veya kusurlu olduğu düşüncesiyle karşılaşıyor. Doğal bir cilt dokusu, birkaç sivilce, göz altındaki hafif bir renk farklılığı, kavisli bir burun ya da yüzündeki bir çil, düzeltilmesi gereken bir “sorun” gibi gösteriliyor. Bunda sosyal medyanın pompaladığı filtrelerin de payı büyük. Çünkü bu şekilde pürüzsüzleştirilmiş yüzler, yapay biçimde parlatılmış ciltler ve kusursuzluk iddiasındaki görüntüler, çocuklara gerçek dışı bir güzellik algısı sunuyor. Ufacık çocuklar birbirleriyle jel tırnak yarışına giriyorlar. Dijital kültür, yalnızca çocukların ne satın alacağını değil, kendilerine hangi gözle bakacaklarını da belirlemeye başlıyor.
Çocuklara “kendini filtreli hâlinle sev” denirken, oldukları hâlin yeterli olmadığı mesajı veriliyor. Kendini sevmek, giderek daha fazla ürün satın almakla; bakım yapmak ise aynanın karşısında sürekli kusur aramakla eş anlamlı hâle getiriliyor.
The Guardian’ın Araştırması
The Guardian gazetesinin Nisan ayında sonuçlarını açıkladığı bir araştırma var. Buna göre, TikTok’ta paylaşılan 7 bin 600 cilt bakımı içeriğinden yaklaşık 400’ü, 13 yaş altındaki çocuklar tarafından üretiliyor. Bu paylaşımların en az 90’ında beş yaşından küçük çocuklar, hatta bebekler ve yeni yürümeye başlayan çocuklar yer alıyor. Bazı içeriklerde anneler de kızlarının makyaj hazırlıklarına yardımcı oluyorlar.
İncelenen paylaşımlardan birinde, ilkokul çağındaki bir kız çocuğu, okula gitmeden önce cilt bakım rutinini uyguluyor. Kullandığı ürünleri kameraya gösteren çocuk, yoğun biçimde nemlendirilmiş, pürüzsüz ve parlak bir cilt görünümünü ifade eden “glass skin”, yani “cam cilt” görünümüne ulaşmaya çalıştığını anlatıyor.
Başka bir videoda ise bir anne, iki yaşındaki kızını kameraya doğru tutarak ona “Cilt bakım rutinime hoş geldiniz” dedirtiyor. Ardından kızının yüzüne nemlendirici olduğu düşünülen bir ürün sürüyor ve paylaşımda “TikTok’un küçük çocukları” anlamına gelen “toddlersoftiktok” etiketini kullanıyor.
Bu konuyla ilgilenenler için, sosyolog Dana Berkowitz’in “Botox Nation” (Botoks Ulusu) kitabını tavsiye ederim. Berkowitz’e göre çocuklar ve ergenler, hayatlarının büyük bölümünü çevrimiçi geçirdikleri için dış görünüşlerine çok daha fazla odaklanıyor. TikTok ve Instagram’daki influencer’lar da bu baskıyı daha da körüklüyor.
Cilt bakımı rutinlerini takipçileriyle ciddiyetle paylaşan çocuklar, aslında öykündükleri yetişkin dünyasının güzellik kaygılarını da bir yük gibi taşıyorlar. Çocukluğun yetişkin dünyasına dair saf merakı, özellikle 2020 yılından bu yana sosyal medya algoritmaları, influencer ekonomisi ve kozmetik sektörü tarafından sistemli bir tüketim alışkanlığına dönüştürülüyor. Üstelik yaşlarına uygun olmayan ürün kullanımı da türlü dermatolojik sorunların kapısını aralıyor.
Bu nedenle sorumluluğu yalnızca ailelerin omuzlarına bırakmak yeterli değil. Sosyal medya platformlarının çocukların ürettiği ticari içerikleri nasıl denetlediği, markaların çocukları doğrudan ya da dolaylı biçimde hedefleyen reklamları ve “çocuk dostu” adı altında yürüttükleri pazarlama faaliyetleri sorgulanmalı.
“Baby Botox” Çılgınlığı
Bilişsel davranışçı terapi modellerinde tanımlanan “ya hep ya hiç” türü çarpıtmalar -“Pürüzsüz bir cildim olmazsa kimse beni sevmez”- ve geçersiz nedensel çıkarımlar -“Bu yüz maskesi beni mutlu edecek”- giderek çocuklarda ve ergenlerde baskın hâle geliyor.
Bu duygusal açlığı fark eden bazı klinikler “baby Botox” gibi uygulamaları gençlere pazarlamaktan geri durmuyor. Bu uygulamada botoks daha düşük dozlarda kullanılıyor. Yüz kaslarının hareketleri geçici olarak sınırlandırılarak kırışıklık oluşumunun engellenmesi hedefleniyor.
Tüm bu süreç, kişiyi bir utanç sarmalının içine çekiyor. Estetik müdahaleler kontrol duygusu vaat ediyor; ancak çoğu zaman geride pişmanlık, şişlik, asimetri ve “yastık yüz” olarak adlandırılan yapay bir görünüm bırakıyor. Özgüven hızla aşınırken, sosyal hayattan geri çekilme de bunu izliyor.
Birleşik Krallık’ta yapılan bir araştırmaya göre, genç yaşta dolgu yaptıranların yüzde 70’i işlem sonrasında kaygı ve depresyon belirtilerinin arttığını belirtiyor.
Toplumsal düzeyde ise çocukları zehirli bir kusursuzluk idealinin içine itiyoruz. Algoritmalar, 500 milyondan fazla görüntülenmeye ulaşan ve dudak dolgularıyla ilintili #LipFillerCheckIns gibi içerikleri sürekli öne çıkarırken, influencer’lar “14 yaşında ve dolgulu” olmayı neredeyse sıradan, hatta arzu edilir bir deneyim gibi sunuyor. Çocuklara “doğal yüzün yeterli değil, olduğun hâlde kötüsün” mesajı pompalanıyor; öz değerini dış görünüşü üzerinden kurgulaması isteniyor.
İrlanda ilginç bir örnek. Ülkede estetik sektörü pandemi sonrasında yüzde 300 oranında büyürken, 18 yaş altına uygulanan işlemlerde de yüzde 50 artış yaşanmış.
Beynin karar verme, dürtü kontrolü ve risk değerlendirmesinden sorumlu prefrontal korteksinin yaklaşık 30’lu yaşların başına kadar gelişimini sürdürdüğü düşünüldüğünde, çocukların ve ergenlerin, güzellik baskısına, sosyal onay arayışına ve estetik müdahalelerin kısa vadeli vaatlerine yetişkinlerden çok daha açık olması anlaşılır bir durum.
Cam Gibi Cilt Rutini
Cosmeticorexia, tam da kimliğin şekillendiği bu kritik dönemi hedefliyor. Çocuklar özdeğerlerini arkadaşlıklarından, yeteneklerinden, meraklarından ya da başarılarından değil; yaşlanma karşıtı ürünlerden, “cam gibi cilt” rutinlerinden ve kusursuz görünme çabasından devşirmeye başlıyor.
Bunun ruh sağlığı üzerindeki bedeli de ağır. Kaygı ve depresyon oranları iki ila üç kat artabiliyor. Gençler, estetik işlemler sonrasında “kusurlu” gördükleri ya da iyileşme sürecindeki yüzlerini saklamak için sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. Daha da kaygı verici olan ise bu takıntılı döngünün giderek ağırlaşması: Bazı veriler, bu gençlerin neredeyse yarısının ilerleyen süreçte yeme bozukluklarına ya da kendine zarar verme davranışlarına yönelebildiğini gösteriyor.
Türkiye’de çocuklar arasında İnternet ve sosyal medya kullanımı ile cep telefonu sahipliği bu kadar artmışken, bu alanda da düzenlemeler yapılmasının vakti geldi.
Çocuklar, kırışıklık karşıtı kremlerle değil, kahkahaların yüzlerinde bıraktığı çizgilerle yaş almayı, oldukları hâlleriyle kabul edilmeyi hak ediyor.
Ve çocuklara makyaj malzemelerini değil, kısa süre önce yitirdiğimiz büyük şair Ahmet Telli’nin şu dizesini öğretmek gerekiyor belki de: “Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan…”