Res Publica

Latince bir kelime olan res publica kamuya yani halka ait olan şey anlamına geliyor. Arapça karşılığı olan cumhuriyet de halk anlamına gelen cumhur kelimesinden türetilmiş, bir mastar eki olarak kabul edebileceğimiz -iyet ekiyle tamamlanmış bir sözcük. Peki kavramsal olarak ne anlama geliyor?

Bu yazının başlığı neden Latince? Çünkü üzerine tartışmaya çalışacağımız kavram ilk kez net biçimde Latince res publica olarak ifade edilmiş de o yüzden. Bir kavramı enine boyuna anlamak için onun etimolojik kökenine biraz olsun inmek gerekiyor da o yüzden. Dil bilimle biraz ilgili olanlar, hadi geçtim dil bilimi başlangıç seviyesinde de olsa Batı dillerini bilenler bu kelimenin ne demek olduğunu görür görmez anlıyorlar zaten. İngilizce republic, Fransızca république, Türkçeye de Arapçadan geçen hâliyle cumhuriyetten bahsediyorum elbette.

Biliyorum yine tepki alacağım. Türkiye Cumhuriyetinin 100. yılını kutladığımız (daha doğrusu hakkını vererek kutlamamızın olur olmaz bahanelerle engellenmeye çalışıldığı şu günde) kalkıp cumhuriyeti etimolojik ve düşünsel bağlamda irdelemenin ne âlemi var diyecek birileri. O birileri içerisinde çok yakınlarım da var. “Cumhuriyetin ne olduğunu boş ver, ne ifade ettiğinden söz et” diyerek eleştirecekler beni. Düşünceleri değil duyguları, logos’u değil mitos’u, aklı değil hamaseti duymak istedikleri için… Anlamadan anlamlandırmak istedikleri için…

Elbette benim de duygularım var, elbette yarım asırdır vatandaşı olduğum Türkiye Cumhuriyeti benim için de çok derin anlamlar ifade ediyor ve elbette ben de öfkeliyim Cumhuriyet düşmanlarına. Ama tıpkı geçen haftaki savaş yazısında olduğu gibi tüm duygularımı rafa kaldırıp, askıya asıp, paranteze alıp kavramsal olarak anlamak istiyorum hem cumhuriyeti hem de Cumhuriyeti.

DEVLET, CUMHURİYET VE DEMOKRASİ

Latince bir kelime olan res publica kamuya yani halka ait olan şey anlamına geliyor. Arapça karşılığı olan cumhuriyet de halk anlamına gelen cumhur kelimesinden türetilmiş ve bir mastar eki olarak kabul edebileceğimiz -iyet ekiyle tamamlanmış bir sözcük. Peki kavramsal olarak ne anlama geliyor?

Cumhuriyet, siyaset biliminde, felsefede ve halk dilinde devlet ve demokrasi kelimeleriyle birlikte, hatta bazen de onların yerine yani eşanlamlısı olarak kullanılmış. Bu da kaçınılmaz olarak cumhuriyeti kavramsal olarak oldukça karmaşık bir hâle getirmiş. Ben tabii ki bu karmaşayı tamamen çözecek ölçüde bir yazı yazamam. Zira her bir kullanımı, zaman içerisinde birbirine yaklaşmış ve uzaklaşmış tüm anlamları ayıklayarak saf (katışıksız) bir cumhuriyet tanımına ulaşmak binlerce sayfa yazmayı gerektirir. O binlerce sayfanın sonunda ulaşacağım tanım da elbette her sosyal kavramda olduğu gibi izafi (görece) bir tanım olur ve dolayısıyla saf olarak da nitelendirilemez.

KAVRAM KARMAŞASI

Dedik ya, devlet, cumhuriyet, demokrasi… Bunlar ve aslında daha da fazlası birbiri içine girmiş kavramlar diye. İşte size iki çarpıcı örnek. Yunancada politeia diye bir kelime var. Tabii ki bu kelimeyi görür görmez hepimiz politika kelimesini anlayacağız. Ama aslında öyle çok anlam yüklenmiş ki… Örneğin hepimizin bildiği Platon’un ünlü eseri Devlet’in orijinal ismi Politeia’dır. Türkçede Devlet olarak bildiğimiz bu eserin hemen hemen tüm İngilizce tercümeleri Republic, Fransızca tercümeleri de République yani Cumhuriyet ismiyle yayımlanmıştır. Aristoteles’in Athenaion Politeia isimli kitabı ise bizde Atinalıların Devleti diye tercüme edilirken, pek çok İngilizce çeviri Constitution of Athens (Atinalıların Anayasası) olarak çıkar karşımıza. Gördünüz mü? Bir de anayasa çıktı başımıza… Bu iki örnek, kavram hakkındaki karmaşanın sadece başlangıç seviyesi. Bunun gibi aynı kökten gelen polis (kent), polites (vatandaş) gibi kardeş kavramları da var, hiç girmiyorum oralara. Belli ki derinleştikçe daha da karmaşık hâle gelecek. O yüzden ben bu iki örnek sonrası basit bir ayrım yapacağım ve cumhuriyet kavramını bizim için biraz daha berrak hâle getirmeye çalışacağım.

Cumhuriyet için kelime anlamı olarak ‘halkın sahip olduğu şeyler’ dedik. Ama bizim cumhuriyet pratiğimiz bize diyor ki bu siyasi bir yönetim biçimidir. Öyleyse, kendini halkın sahip oldukları diye tanımlayan bir yönetim biçiminde halk işin içinde olmalı öyle değil mi? Yani halkın yönetimi diyebiliriz. E ama o demokrasi değil miydi? Buyurun size bir karışıklık daha… Evet o demokrasi. O zaman cumhuriyet ve demokrasi bir ve aynı şey mi? Hayır değil. Öyle olmadığını yine pratiklerimizden biliyoruz. Örneğin İran ve Çin birer cumhuriyet ya da en azından kendilerini öyle tanımlıyorlar, ama demokratik değiller. İngiltere de cumhuriyet değil, ama demokratik.

Daha berrak hâle getirelim derken işler iyice karışmaya başladı. Ama bizim niyetimiz bu karışıklığı tamamen ortadan kaldırmak değil, yapamayız da… Niyetimiz bu kavramı tam olarak olmasa da daha (yani mümkün olduğunca) berrak hâle getirmek.

Gelin cumhuriyeti onun tarihteki en büyük savunucularından biri olan Marcus Tillius Cicero’nun bakış açısından anlamaya çalışalım. Ünlü Romalı düşünür ve siyasetçi Cicero monarşi, oligarşi ve demokrasi diye adlandırdığımız üç yönetim biçimini de eleştirir, benimsemez. Çünkü hepsinin kendi içinde sorunları vardır. Monarşide tüm otorite ve yetki tek kişinin elindedir. Dolayısıyla halk bu tek kişinin bilgisi, becerisi, insafı ve vicdanına kalmıştır. Bu yüzden tehlikelidir. Oligarşide güç ve yetki belli bir azınlığın elindedir. Halk yine işin dışındadır, yönetimde yer alamaz ve elbette haklarını koruyamaz. Demokraside ise tüm hiyerarşik farklar ortadan kalkar ve halk her şeyin belirleyicisi olur. Bu da tehlikelidir. Onun savunduğu yönetim biçimi ise bir çeşit sentez olarak adlandırdığı cumhuriyettir. Bu üçünün (monarşi, oligarşi, demokrasi) sentezi. Yani hepsinin kötü taraflarının elenip iyi taraflarının alındığı, bunların birleşimiyle oluşturulmuş bir yönetim biçimi.

Aslında bu, tam olarak Aristotelesçi bir düşünce olmasa da sanki ona göz kırpar gibidir. Çünkü Aristoteles de temelde üç yönetim biçiminden ve onların bozulmuş halleri olan başka bir üçlüden bahseder. O, devleti ‘ortak çıkar’ kavramı üzerine inşa eder. Tüm halkın ortak çıkarları. Ama Cicero’nun da söylediğine benzer şekilde, yönetenler (kim olursa olsun) ortak çıkar gözetmiyorsa, egemenliğin sahibi olan kişi ya da grup kendi çıkarını gözetiyorsa o yönetimin adı ne olursa olsun kötü bir yönetimdir. Aristoteles, iyi yönetim biçimleri olarak krallık, aristokrasi ve anayasal yönetimi ortaya koyar. Ancak pratikte bu üç yönetim de bozulabilir. Onların bozuk hâlleri de şöyledir. Krallığın bozulmuş hâli tiranlık, aristokrasinin bozulmuş hâli oligarşi, anayasal yönetimin bozulmuş hâli de demokrasidir. İşte bu yönetim biçimleri arasında anayasal yönetim dediği şey, (o her ne kadar bunu açıkça dile getirmiş olmasa da) bir yorum olarak cumhuriyete denk geliyor diyebiliriz.

MODERN ZAMANLARDA CUMHURİYET

Dedik ya kavramlar zamanla genleşiyor, zamanın ruhuna göre yeni yeni anlamlar kazanıyor. Bu, cumhuriyet kavramı için de geçerli. Modern zamanların cumhuriyet kavramını da Jean Jacques Rousseau temellendirmiş. Belki de cumhuriyet ve demokrasi arasındaki nüanslar da bu yeni anlayış üzerinden şekillenmiş. Rousseau’ya göre cumhuriyetin en özet tanımını yapacak olursak tek kelimeyle monarşinin, yani tek adam rejiminin karşıtı olduğunu söyleyebiliriz. Rousseau Aristoteles’in ‘ortak çıkar’ kavramı yerine ‘kamu yararı’ kavramını kullanmış. Hatta daha da ileriye giderek ve cumhuriyet kavramını belki de gereğinden fazla genişletme riskini de göze alarak şöyle demiş: “Devlet hangi yönetim biçiminin altında olursa olsun, yasalarla yönetiliyorsa ben ona cumhuriyet derim. Çünkü ancak o zaman yönetim kamu yararına çalışır, kamu yararı ancak o zaman önem taşır.” Tabii bu da çok izafi bir şekilde eğilip bükülebilecek bir tanım. Rousseau’ya sormak lazım… Ya yasalar kamu yararına değilse? Yani yasama kamu yararını değil de yasa yapıcının yararını gözeterek hazırlanmışsa. Tabii o da her düşünür gibi ideal olandan, olması gerekenden bahsedecek ve yasaların da ideal olana göre hazırlanmış olmasını, yani kamu yararına yapılmış olmasını şart koşacaktır. Ancak biz de çok iyi biliyoruz ki pratikte işler öyle yürümüyor. Tıpkı Platon’un ideal devletini yönetmesi gereken filozof kralların pratikte var olmamaları gibi.

Cumhuriyet ve demokrasinin kol kola gittiğinden ya da gidebildiğinden, bu yüzden de çoğu kez birbirlerine karıştırıldığından bahsettik. Tüm bu kadim ve modern bakış açılarının bir sentezi olarak cumhuriyet ve demokrasiyi şu noktada birbirinden ayırmak mümkün hâle geldi. Cumhuriyet bir devlet biçimi, bir anlamda bir tür devletin sıfatıdır. Demokrasi ise o devleti oluşturanların, o devletin sahiplerinin yani vatandaşların yönetilme biçimidir. Sanırım bu ayırım biraz daha berraklaştırmıştır o sisli ve karmaşık kavramsal ortamı.

CUMHURİYETİN TEMEL İLKESİ

Öyleyse gelelim biraz da cumhuriyeti cumhuriyet yapan ilkelere, yani halka ait olanın halkın yararına işletilmesine. Bunun için öncelikle cumhuriyetin erdemlerini ortaya koymak gerek. Tabii bunların başında hemen yukarıda bahsettiğimiz ‘halkın yararı’ kavramı geliyor. Bunun yanında laiklik, özgürlük, adalet, bilgi, liyakat cumhuriyetin olmazsa olmaz erdemleri. Ama bunların hepsinin üzerinde, varlığıyla tüm bu erdemleri mümkün kılan, belki de cumhuriyetin tözü (archesi) diyebileceğimiz tek bir ilke var, o da akıl. Evet cumhuriyetin en birinci sıradaki değeri, bugün onu bir devlet biçimi hâline getiren ve bu kadar vazgeçilmez kılan şey, onu monarşinin tersi yapan ilkedir akıl.

Monarşilerde siyasal güç Tanrı’dan alınır. Halkı yöneten monark (tek adam) sahip olduğu gücün meşruiyetini Tanrı’ya dayandırır. Hatta bir çoğu daha da ileriye giderek Tanrı’nın yer yüzündeki temsilcisi olduğu yalanını bir zırh yapar kendi siyasi gücüne. Bu yüzden monarşide hâkim olan akıl değil inançtır. Evet, inanç da bir çeşit akıl ürünüdür diyeceksiniz ama ben burada akıl derken insanın en üst mertebedeki özelliği olan düşünceyi kastediyorum. Düşünen bir varlık olarak devleti yönetmesinden bahsediyorum. İşte o cumhuriyettir. Cumhuriyette yöneticiler siyasal güçlerinin meşruiyetini Tanrı’dan değil halktan alırlar. Yönetim adına ne yapıyorlarsa Tanrı için değil halk için yaparlar. Bu da ancak akılla olur ve o akıl önceki iki cümleden anlayabileceğiniz gibi laikliği üretir. Ayrıca özgürlük, adalet, bilgi, liyakat kavramlarını üretir ve hepsini cumhuriyetin olmazsa olmaz erdemleri, değiştirilemez ilkeleri hâline getirir. Bu erdemlerden herhangi birini ihlâl etmek, aslında cumhuriyete saldırmak anlamına gelir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Kavramsal olarak cumhuriyeti biraz olsun anladıktan sonra gelin biraz da Cumhuriyeti anlamaya çalışalım. Kim ne derse desin, kim hangi hamaseti yaparsa yapsın, bir gerçeği asla değiştiremeyecek, o gerçeğin üstünü asla örtemeyecek. Mustafa Kemal Atatürk işte yukarıda saydığımız ilkeler üzerine kurdu Türkiye Cumhuriyetini. Hiç öyle Atatürk ve arkadaşları falan da demeyeceğim. Çünkü biliyoruz ki birçok yakın arkadaşına ‘rağmen’ kurdu Cumhuriyeti. Çevresinde arkadaşları hem de oldukça becerikli olanları vardı. Ama hiçbiri onun Prometheus (öngörülü anlamında kullanıyorum) değildi. Hatta çoğu (pratik olarak en yeteneklileri bile) birer Epimetheus (öngörüsüz anlamında kullanıyorum) idi. Atatürk sadece sahada en olmadık savaşları bile kazanmayı başarabilen bir stratejist değildi. Onun esas stratejisi Türk halkının yaşam merkezine akıl yerleştirmekti. Cumhuriyet de işte bu yüzden olmazsa olmazdı. Başta Cumhuriyet olmak üzere yaptığı her devrim aslında akıl devrimiydi. Hepsinin ilkesi, tözü, archesi akıldı.

İşte yazının en başında bahsettiğim ve alacağıma emin olduğum eleştirilere şimdiden böylesi bir yanıt vermeyi uygun buluyorum. Cumhuriyetin 100. yılını kutlamayı çeşitli bahanelerle iptal edenlere değil sözüm. Çünkü ben akıldan bahsediyorum ve onlarla aynı kontekste (bağlamda) konuşmadığım için ‘bir anlamda’ onları ciddiye almıyorum. Onlar zaten akıl değil inanç, ulus değil ümmet, cumhuriyet değil monarşi peşindeler. Bunu da ağızlarını her açtıklarında pervasızca dile getiriyorlar. Cumhuriyetin elle tutulamayan, gözle görülemeyen ilkesi olan akla ve yazılı ilkesi olan anayasaya saygı duymuyorlar. Onlar halk yararı için değil, kendilerinin ve etraflarındaki yancıların menfaatleri için çalışıyorlar.

Ama kendine Atatürkçüyüm, Cumhuriyeti de kanımın son damlasına kadar savunurum diyenleri, hamasi söylemlerden uzak durmaya ve Atatürk’ün esas hedeflediği şeye odaklanmaya çağırıyorum. Cumhuriyet akıldır. Ona odaklanın. O aklı, küçük Mustafa’nın Selanik’te karga kovaladığı hikâyelerde, onun fotoğrafını öpen küçük kız çocuğu videolarında ya da mavi gözlerine methiye düzen marşlarda bulamazsınız. Onları dinleyelim, izleyelim gerekirse hep bir ağızdan söyleyelim ve duygulanıp ağlayalım, tamam. Ama gerektiğinde bu duyguları rafa kaldırmayı da bilelim. Bilelim ki sevginin aklımızı gölgelemesine izin vermeyelim. Atatürk’ü ve Cumhuriyeti sevmek güzel de bir işe yaramıyor. Ama onları anlamak… İşte bizi o kurtaracak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gönç Selen Arşivi