Gönç Selen
Mümkün olanın imkânsızlığı
Geçen hafta, Aristoteles’in Platon eleştirisi üzerinden devlet kavramını tartışmıştık. Platon’un ideal olarak tarif ettiği devlet yerine, Aristoteles’in mümkün olan diye nitelediği orta yolcu Politeia kavramını inceledik.
Bu hafta da Aristoteles’i biraz mercek altına alalım. Bakalım onun önerdiği model hangi şartlarda mümkün? Daha da önemlisi, o şartları sağlamak ne kadar mümkün?
POLITEIA MÜMKÜN MÜ?
Aslına bakarsanız ilk bakışta olabilir gibi görünüyor. Devlet, halkın ‘eudaimonia’sı yani iyi yaşamı ve mutluluğu, başka bir deyişle ortak iyiliği için var olacak. Bunu mümkün kılabilmek için de denge unsuru olarak güçlü bir orta sınıf olacak. Oligarşi ve demokrasinin karması bir düzen olacak ki, iki model birbirini denetim altında tutsun ve her ikisinin de kötü yanları bir kenara bırakılıp iyi yanları uygulanabilsin. Bir de politik gücü kontrol altında tutacak ve gücü tek bir kişinin ya da zümrenin kullanmasına izin vermeyecek bir anayasası olsun.
Bugün gelişmiş olarak kabul ettiğimiz ülkeler zaten bunu uygulamıyor mu? Evet, görünürde uyguluyor. Hatta Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi oluşumlar sayesinde, devletlerin ortak hareket etmesi sağlanıyor. Bu oluşumlar için yapılan devletlerarası anlaşmalar da adeta ortak bir anayasa niteliğinde. Bir anlamda Politeia’nın sınırları görünürde genişletilmeye çalışılıyor.
Peki hem devletler hem de bu oluşumlar ölçüsünde Politeia gerçek anlamda uygulanabiliyor mu? İşte bu soruya “evet” diye cevap vermek pek mümkün değil. Yine güç kimdeyse onun dediği oluyor. Ortak iyilik dediğimiz şey teoride ve kâğıt üzerinde var olsa da pratikte uygulanamıyor, öyle değil mi?
Uygulanıyor olsa, ABD Venezuela’ya, İsrail Filistin’e, ikisi birden İran’a bu kadar aleni bir şekilde saldırabilir miydi? ABD Danimarka’ya “Bak ben o Grönland’ı öyle ya da böyle alacağım. İstersen parasını ödeyeyim, yok istemezsen ben almasını bilirim.” diye tehditler savurabilir miydi? Kendi anayasalarıyla yönetilen Fransa’dan İsrail’e, ABD’den Türkiye’ye… Anayasal haklarını kullanıp protestolar düzenleyen halka, onun ‘eudaimonia’sından sorumlu devlet biber gazı, hatta kurşun sıkabilir miydi?

Ah be Aristoteles. İyi dedin, güzel dedin de… Senin dediğin de olmuyor, olamıyor işte. Anayasalar kâğıt üzerindeki cümlelerden, ‘eudaimonia’ politikacıların söyleminden öteye gidemiyor, pratiğe dökülemiyor. Acaba sen de mümkün olan derken bir şeyleri idealize mi ettin? Zenginlerin malına göz dikmeyecek, fakirlerin istek ve arzularına kapılmayacak kadar malı mülkü olan diye tanımladığın orta sınıf da sınıfta mı kaldı? Daha fazla güç elde etmek için fakirlerin arzu dünyasına mı daldı? Azıcık güç elde edince sınıf mı atladı? Zenginlerin dünyasına girince daha fazla güç mü istedi? İnsan dediğin yaratık, kendi ‘eudaimonia’sına bakmaktan ortak iyilik dediğin şeye kör mü oldu?
Orta sınıf senin dediğin gibi olsaydı Politeia belki olurdu. Peki insan Platon’un dediği gibi olsaydı ideal devlet olmaz mıydı? Şu dünyada bir tane olsun filozof kral çıkmaz mıydı? Mümkün olanı tanımlarken aslında sen de ideal olanı mı tarif ettin acaba?

KOŞULLU İDEAL
Ünlü siyaset felsefecisi Leo Strauss, aynı zamanda iyi bir Aristoteles yorumcusudur diyebiliriz. Daha doğrusu kendi savunduğu doğal hak, doğal adalet gibi kavramların modern düşüncede aşındırılmasına karşı onları savunur ve Aristoteles’i bu kavramların klasik kaynaklarından biri kabul eder. Bu düşüncelerini özellikle Doğal Hak ve Tarih adlı eserinde dile getirir.
Strauss’a göre, Aristoteles’in ‘mümkün olan en iyi rejim’ düşüncesi aslında bir doğal hak anlayışına dayanır. Yani Aristoteles’ten görmeye alışık olduğumuz bir ampirizm (deneycilik) onun siyaset felsefesinde biraz geri planda kalmıştır. Her ne kadar tarihselci bir bakışı olsa da esasen teleolojik (erekselci) bir yaklaşımla, Politeia’nın insanın ‘mutlu olma’ amacı üzerine inşa edilmiş bir model olduğunu söyleyebiliriz. Yani Aristoteles de bir çeşit idealden (olması gerekenden) bahseder. Koşulludur çünkü Politeia’nın gerçekleşmesi, eğitimli ve erdemli yurttaşların varlığı, uygun bir maddi yapının olması ve küçük ölçekte bir devlete (kente) sahip olmak gibi gerekliliklere bağlıdır. Normatiftir, çünkü daha az idealize edilmiş olsa da tıpkı Platon gibi olanı değil, olması gerekeni tarif eder. Bu anlamda en iyi değil, mümkün olan en iyiyi aramak da aslında bir tür ideal olanın arayışıdır diyebiliriz.
Tabii bu, kimileri için bir Aristoteles eleştirisi olarak okunabilir. Ancak bir filozofun olanı değil de olması gerekeni söylemesinde ne sakınca var? Eğer analitik felsefe yapmıyorsa, felsefi spekülasyona mesafeli değilse, bir filozof elbette olması gerekeni söyler.
Aristoteles’in idealizme yakın denilebilecek bu tavrı ancak şu yönden bir eleştiri konusu olabilir. Bildiğimiz üzere Aristoteles, Platon’a oranla daha çok gözleme ve mantığa dayalı, kısaca analitik felsefeye daha yakın olan, hatta belki de onların atası sayılabilecek bir filozof. Ama bu, sadece Platon’a kıyasla yapılabilecek bir tanım olabilir.
Felsefe tarihçilerinin büyük çoğunluğu Platon ve Aristoteles’i iki ayrı uç, iki zıt kutup olarak tanımlamayı sevdikleri ve bütün bir felsefe tarihini bu çatışma üzerine kurmaya eğilimli oldukları için Aristoteles’in ideale yakın olması yadırganıyor. Oysa Platon ve Aristoteles arasında felsefe tarihçilerinin ortaya koyduğu kadar büyük bir kutuplaşma olduğunu söylemek çok zor. Hatta bazı felsefeciler bu iki filozofu aynı akımdan sayarlar ki haklı tarafları vardır. Evet, Aristoteles, birçok konuda hocası Platon’a karşı çıkmış ve eleştirmiştir. Ama pek çok konuda da Platoncu bir tavır sergilemiştir.
İşte Politeia da Platon’un ‘ideal devlet’ine tam bir karşı çıkış değil, onun yumuşatılmış bir versiyonudur demek yanlış bir yorum olmaz. En azından olması gerekeni tasvir etmesi açısından…

POLITEIA’NIN MODERN OKUMALARI
Esasında antik metinleri modern bakış açısıyla okumak oldukça tehlikelidir. Çünkü bu tür değerlendirmelerde anakronizm (tarihi olay ya da olguları olduğundan başka bir tarihin koşullarıyla değerlendirme) hatasına düşmek an meselesidir.
Ancak bir filozof herhangi bir şeyi olması gereken anlamına gelecek şekilde tanımlıyorsa, evrensel, yani zamandan bağımsız bir iddia ortaya atmış sayılabilir. Zaten Aristoteles, Politeia’yı küresel bir model olarak değil, polis (kent) ölçeğinde önermiştir. İşte o zaman da dikkatli bir modern okuma oldukça işe yarayabilir. Ünlü tarihçi ve filozof Hannah Arendt de işte böylesi bir Aristoteles okuması yapar.
Arendt’in okumasını belki sert bir Aristoteles eleştirisi olarak niteleyemeyiz ama özellikle İnsanlık Durumu adlı eserinde Aristoteles’e karşı şu argümanları ortaya koyar…
Aristoteles için politika iyi yaşamın gerçekleşme alanıyken, Arendt için politika özgürlüğün kendisidir. Aristoteles, politikayı ahlaki bir temele oturtur ve politikanın ahlaki bir amaç için var olduğunu söyler. Oysa Arendt için politik eylem kendi başına değerli bir şeydir. Bu yüzden de bir araç değildir.
Aristoteles’in dünyasında politika erdemli yurttaş meydana getirir, ama Arendt buna da karşı çıkar ve politikanın önceden belirlenmiş bir ‘iyi’ye yönelmeyeceğini söyler. Bu anlamda Aristoteles’te politika teorik olana zemin hazırlarken, Arendt’in dünyasında politika pratik etkileri olan, insanın eylemleriyle şekillenen bir alandır.
Kısacası Arendt de Aristoteles’in pratik alandan ziyade teorik alana yakın olduğunu ima eder ve teleolojik (erekselci) yaklaşımın politikayla uyuşmadığını savunur. Açıkça ifade etmese de aslında Arendt, Aristoteles’in siyaset felsefesinin temeline koyduğu ‘iyi yaşam’ ve ahlaki düzen kurma amacını kabul etmez. Politeia’nın bunu gerçekleştirmek için bir araç olarak kabul edilmesini reddeder. Onun için politika tamamen bir eylem, yani praksis alanıdır.
Sonuç olarak, Aristoteles’in Politeia’sı Platon’un ‘ideal devlet’i ve ‘filozof kral’ı kadar ütopik olmasa da, onun iddia ettiği gibi mümkün olan olabilmiş midir, pratikte uygulanabilmiş midir? İşte bu ciddi bir tartışma konusu. Ne tarihte ne de günümüzde Politeia göreniniz var mı? Görmedim diyorsanız hemen şu soru gelmeli akla: Sorun Aristoteles’in önerisinde mi, yoksa insanın doğasında mı?