Gönç Selen
Olacak şey var, olmayacak şey var…
Şu Platon da ne garip adam değil mi? Hep olmayacakların peşinden koşmuş, onları düşünüp yazmış. Çünkü o, olanları ve olacakları göstererek değil, olması gerekenleri tanımlayarak kurmuş felsefi evrenini. Onu tarihin en önemli düşünürlerinden biri hâline getiren de işte bu idealist felsefesi.
İDEALAR
Platon’un İdealar kuramının temelinde, kendisinden önceki doğa filozoflarının duyusal (maddi) şeyler üzerine kurdukları dünya anlayışının reddi vardır. Aristoteles’in deyimiyle Platon, bu kurama Herakleitos’un ‘şeylerin hakikati’ üzerine ortaya koyduğu görüşleri kabul etmesinin bir sonucu olarak ulaşmıştır. Aristoteles, Metafizik adlı eserinin XIII. Kitabının 4. bölümünde (1078 b 10) Platon sisteminin eleştirisini yapar. İşte bu bölümün hemen başlarında İdealar hakkındaki görüşünü şöyle dile getirir: “İdealar kuramının savunucuları (burada açıkça Platon’u kastediyor), bu kurama Herakleitosçu öğretinin doğruluğuna ikna oldukları için yönelmişlerdir. Bu öğretiye göre duyulur (duyularla algılanabilir) olan şeylerin tümü sürekli bir oluş ve yok oluş hâlinde, yani akış içindedir. Buna göre bilgi ya da düşünme bir nesneye sahip olacaksa, duyulur olanlardan ayrı ve kalıcı başka bir takım varlıkların bulunması gerekir; zira akış hâlinde bulunan şeyler hakkında bilgi mümkün değildir.”
Aristoteles burada açıkça Platon’un yaşadığımız dünyada algıladığımız maddelerin gerçekliğini neredeyse reddettiğini; hemen her şeyin saf, gerçek ve mükemmel hâlinin bulunduğu başka bir âlemin varlığını kabul ettiğini söyler. İşte orası idealar âlemidir. Çünkü değişen şeylerin bilgisi ancak onun değişmeyen hâlinde olabilir. Bu değişmeyen hâller de Platon’un dile getirdiği, İdealar’dadır. Bir şeyin tanımı da ancak ideası üzerinden yapılabilir.
Buradan hareketle Platon’un İdealar’ının bir varsayım olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Masa, bardak, çanak-çömlek gibi maddelerin gerçekliğinin, bir anlamda tanımının ya da ideal hâlinin algıladığımız dünyanın dışında bir yerlerde olduğunu kabul etmek oldukça zor. Ama geçen haftaki yazıda bahsettiğimiz adalet, devlet, filozof kral gibi kavramların ideal hâlini düşünebilir ve tanımlayabiliriz öyle değil mi?
Platon tarafından adil site (Kallipolis) olarak adlandırılan ve bizim bugün basit bir şekilde ideal devlet dediğimiz kavram da; en eğitimli, en ahlaklı, en bilgili kısacası en bilge yönetici olarak kabul ettiğimiz filozof kral kavramı da idealar dünyasının ürünleri. Bunların ideal hâlini (olması gereken hâlini) düşünmekte hiçbir sorun yok. Ama gerçekleştirmek (olan ya da olabilen hâle getirmek) ne kadar mümkün?

“ÜTOPYALAR GÜZELDİR”
Usta oyuncu Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler adlı oyununu izlemiş olanlar o şahane “Ütopyalar Güzeldir” şarkısını hatırlayacaktır. Evet ütopyalar gerçekten de güzeldir, çünkü ideal olanı (olması gerekeni) anlatırlar. Ama bir o kadar da gerçekçilikten uzaktır. Zaten bu kelime Antik Yunanca yer anlamına gelen τόπος – topos kelimesinin başına yok, olmayan anlamındaki ou ön eki getirilerek türetilmiştir. Yani olmayan yer, dolayısıyla olmayacak şey anlamına gelir. Bir anlamda teoride iyi, güzel, ama pratikte imkânsızı anlatır. Platon’un ideaları da işte böyle bir ütopya. Dolayısıyla ideal devlet de filozof kral da çok güzel, keşke olsa diyeceğimiz ama olmayacak, olamayacak Platonik Şeyler.
Geçen haftaki yazıda da bahsettiğim üzere Platon da bunun ütopya olduğu anlamış ve Devlet’ten çok sonra, yaşlılık döneminde (geç dönem) yazdığı Yasalar (Nómoi) adlı eserinde filozof kral ve ideal devlet fikirlerini tam olarak terk etmese bile onlardan oldukça uzaklaşmıştır. Çünkü o da görmüştür ki bu kadar ideal bir insan bulmak da bu düzeni kurmak da çok zordur. Aslında imkânsız ama artık o kadarını söylemeye dili varmamış herhalde.
Bu imkânsızlığı hepimizin tahmin edebileceği üzere insanın doğası nedeniyle görmüştür. Çünkü insanın aklı bu ideali gerçekleştirmeye yetse de dürtüleri, tutkuları, arzuları, istekleri buna izin vermez. Hatta bunu Platoncu bir yorum yapacak olursak, buna insanın ahlaksızlığı izin vermez. Bu nedenle de teorik olarak devam ettirdiği bu ideal fikri pratik siyasetten geri çeker.

PEKİ YA SONRA?
İdealar aslında Platon felsefesinin merkezindeki çekirdek gibidir. Düşünür, bütün sistemini bunun üzerine kurmuştur. Ontolojiden epistemolojiye, kozmolojiden teolojiye, siyasetten ahlaka ne dediyse, hepsi bir şekilde İdealar Kuramı’na bağlanır.
İşte bu yüzden kurduğu bu sistem özellikle siyasette işlemeyince, bu düşünceyi teorik olarak terk etmese de pratik hayatla uyumsuzluğu nedeniyle onu başka bir şeye dönüştürmek zorunda kalmıştır. İşte o da yasa kavramı. Aslına bakarsanız tam anlamıyla ideal olmasa da pratik hayatta ‘mümkün olan en iyi sistem’e dönüştürme çabasıdır bu.
Mümkün olan en iyi sistem de ona göre kişinin bilgisiyle değil, yasaların egemenliğiyle kurulabilir. Platon, teoriden pratiğe yönelen bu dönüşümü Yasalar diyaloğunda Atinalının ağzından dile getirmiştir. Şimdi biraz uzun bir alıntı yapacağım ama inanın her satırı çok önemli ve bugünkü siyasi düzenlere de ışık tutacak nitelikte.
Platon şöyle diyor:
“İktidar için iç savaş çıktığında, kazananlar devlet işlerini öylesine ele geçirmişlerdir ki, yenilenleri ne onları ne de çocuklarını yönetime katmamışlar, onlardan biri yönetime gelip de eski kötülükleri anımsayıp başkaldırmasın diye birbirlerini kollayarak yaşamışlardır. İşte biz diyoruz ki, bu bir yönetim biçimi değildir; tüm kentin yararını göz önüne almadıkları için de yasaları doğru yasalar değildir; belli bir kesimin hizmetinde olanlar yurttaş değil, partizandır ve bunların adaletine adalet demek de boşunadır. Bunları şunun için söyledik: şu senin kentinde yetkileri birine zengin olduğu için, ya da güç, boy bos, soyluluk gibi bir şeye sahip olduğu için vermeyeceğiz. Buna karşılık, çıkarılmış yasalara en çok uyan ve kentte böyle bir zafer kazanmış olan kişiye tanrının bu en büyük hizmetkârlığı öncelikle verilmelidir; ikinci sıradaki de ikinciye verilmeli ve bu yolla herkese sırasıyla dağıtılmalı. ‘Yöneticiler’ denenlere şimdi ‘yasaların hizmetkârı’ adını vermem, yeni bir ad bulmak hevesiyle değil; bir kentin kurtuluşunun ya da yıkılışının her şeyden çok buna bağlı olduğunu düşünüyorum da ondan. Çünkü bir devlette yasa güçsüzse ve çiğneniyorsa, bence yıkılış çok yakındır; ama yasa yöneticilerin üstündeyse ve yöneticiler onun kölesi ise, devlet kurtuluş ve tanrıların kentlere verdiği bütün nimetlere kavuşur.” (Platon, Yasalar, 715 a 8 – d 6)
Platon düşüncesindeki bu büyük dönüşüm, devlet yönetimini pratik siyasetle ilişkilendirmesiyle ortaya çıkıyor. Onun yönetimle ilgili düşünceleri şimdi çok daha sağlam ve ayakları yere basar hâle gelmemiş mi? Onun daha önce Devlet’te tanımladığı ideal devlet ve onun yöneticisi filozof kral kavramlarından çok daha mümkün bir siyasi evren tanımı değil mi? Zira idealize ettiği yönetici (filozof kral) neredeyse yarı tanrısal bir figür ve bu hâliyle dünyada karşılığı yok. Elimizde bu işi yapabilecek sadece insan var. O kişi ister filozof ister kral isterse ikisi birden olsun, insan üstü bir varlık olmadığı için eninde sonunda o da dürtülere sahip. Tutkuları, hırsları, arzuları, çıkarları var ve siyasi gücü verdiğiniz kişi bir filozof bile olsa bu dürtülerine yenik düşme ihtimali var. Hem de çok güçlü bir ihtimal. Öyleyse devlet, dolayısıyla yurttaşların refahı ve mutluluğu tek bir insanın dürtülerine kurban edilemez. Bu nedenle Platon, Yasalar adlı eserinde tarif ettiği mümkün olan en iyi devleti filozof kral olmadan tasarlamıştır. Ya da olabiliyorsa kral yine filozof olsun ama yasalara tabi olsun. Tek bilge yerine, bilgeliği paylaşan kurumlar olsun ve devlet, tek kişinin değil, yasanın aklıyla yönetilsin.
Dedik ya… Olacak şey var, olmayacak şey var. Platon’un olgunluk dönemi eseri olan Devlet’te ortaya attığı filozof kral ve onun varlığıyla ortaya çıkacak olan ideal devlet (Kallipolis) olmayacak şeylerdi. Ama yaşlılık dönemi eseri Yasalar’da önerdiği model gayet olabilecek bir şey.
Filozof bile olsa tüm siyasi erkin, dürtüleri olan bir varlık olması nedeniyle bilgeliğine güvenemeyeceğimiz tek bir insanda toplanması zaten çok tehlikeli. Bu bilgeliğin kurumlar tarafından paylaşılması, yöneticilerin de yasalara tabi olması mümkün olan en iyi politik düzen. Aristoteles de belli ölçüde bu fikre katılır ve bunu bir adım daha öteye götürüp yasaları da anayasaya bağlayan bir sistem önerir. Bugün yaşadığımız dünyayı ve politik evreni anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için onu da biraz incelemekte fayda var. Haftaya Aristoteles’in ‘Politika’sını incelemek için buluşalım mı?