Orta sınıf çökerse devlet de çöker mi?

Politika, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal disiplinlerin doğa bilimlerinden en temel farkı, net sonuçlarının olmaması ve kesin yargılara varılamamasıdır. Doğa bilimlerinin yöntemi gözleme, dili de matematiğe dayandığı için o alanlarda evrensel bilgiler üretilebiliyor. Örneğin jeolojinin nesnesi olan taş incelenir ve yapısı çözümlenir. Aynı türden taşların yapısal nitelikleri batıdan doğuya, eskiden yeniye ya da taştan taşa değişmez.

Ama sosyal disiplinlerin nesnesi insan. Her ne kadar fiziksel yapısına dair bilgi tek ve evrensel olsa da zihninin ürettiği yapı çok başka, çok çeşitli. Konu insanın düşünceleri, duyguları, davranış modelleri olduğunda işler çok karışıyor ve o nitelikler yere, zamana ve bireye göre çeşitlilik gösteriyor. İşte bu nedenledir ki nesnesi insan olan disiplinlerde her eleştiri yeni bir doğru, hatta eleştirinin eleştirisi de başka bir doğru çıkarıyor karşımıza.

Kabul etmek gerekir ki insan zihninin yarattığı bu çeşitlilik tam anlamıyla bir zenginlik. Ama aynı zamanda müthiş bir belirsizlik hâli. Sosyal disiplinler üzerinde çalışıp her şart ve koşulda geçerli bir bilgi üretmek, “budur” deyip bir kenara koymak mümkün olmuyor. Bu alanlarda da gözlem var elbette. Ama bu gözlemler sizi doğa bilimlerindeki evrensel ve net sonuçlara ulaştıramıyor. Taştaki gözlemin evrenselliğinin aksine, bir toplumun davranış biçimlerini incelediğinizde elde ettiğiniz veriler, bambaşka bir coğrafyadaki başka bir toplum için geçerli olmayabiliyor. Belli ölçülerde neden-sonuç ilişkileri işliyor ama bir toplumdaki neden başka bir toplumda bambaşka sonuçlar doğurabiliyor.

Bunun nedeni de çok açık. İnsan zihninin ürettikleri doğanın ürettikleri gibi değil. İnsan her ne kadar doğal bir varlık olsa da zihninin ürettikleri doğal değil, kültürel.

Biliyorum, uzun bir girizgâh oldu. Ama doğadaki işleyişin aksine, insanın ve insan ilişkilerinin temelinde yatan çatışmaları anlayabilmek için bu başlangıç gerekliydi.

Şimdi esas konumuz olan ve iki haftadır tartıştığımız, özelde devlet ve yöneticiler, genel anlamda da politika konusundaki düşünce yolculuğumuza devam edelim. Zira politika, bahsettiğimiz bu çatışma ve gerilimlerin en çok ve en keskin yaşandığı alan.

ARİSTOTELES’İN DEVLETİ

Yazının başlarında bahsettiğim eleştirel düşünceden yola çıkarak, iki haftadır tartıştığımız ve iyi kötü bir noktaya vardığımız ideal devlet ve filozof kral kavramlarının ilk eleştirisini Aristoteles’in yaptığından bahsetmiştik.

Aristoteles, hocası Platon’a pek çok yerde katılır ama pek çok yerde de onu sıkı bir eleştiri bombardımanına tutar. Bu iki kavrama dair eleştirilerini ve Devlet’teki Platon’dan ziyade Yasalar’daki Platon’a yakın olduğundan bahsetmiştik.

Peki Aristoteles devlet ve onun yönetimi konusunda nasıl bir model koyuyor önümüze? Bu kavramları nasıl inceliyor ve ne kadar pratik (uygulanabilir) önerilerde bulunuyor?

Öncelikle Aristoteles’in politika hakkındaki görüşlerinin temelinde etiğin olduğunu belirtmek gerek. Bu ikisinin ne kadar yakın ve neden bu kadar sıkı ilişkide olduğunu daha önceki yazılarda açıklamıştık. Çok kısa bir özet yapacak olursak, Aristoteles ahlakının temelinde ‘eudaimonia’ kavramı vardır. Aslında ‘insanın iyiliği’ anlamını taşıyan bu sözcük, pek çok yerde ‘mutluluk’ anlamında kullanılır. Elbette pek çok nüansı olan ve uzun uzun tanımlanması gereken bir kavram ama Aristotelesçi terminolojiyle bizim de bu kavramı ‘mutluluk’ olarak kullanmamızda bir sakınca yok.

Aristoteles’e göre insanın nihai amacı (telos) mutlu olmaktır. Bireyin mutluluğu için gerekli olan ahlak, bireylerin oluşturduğu toplumun mutluluğu için gerekli olan da politikadır. Öyleyse devletin amacı olarak da ‘eudaimonia’dır. Tabii bu kez toplumun mutluluğu. Yani ahlakta insanın iyi ve mutlu yaşaması, politikada ise insan için bu yaşamı mümkün kılacak düzenin kurulması için vardır bu kavram.

İşte bu noktada Aristoteles, hocası Platon’un aksine bir ütopyanın değil, mümkün olanın peşinden gider. Öncelikle ‘site’nin (kent), yani devletin amacını koyar ortaya: “Birçok köyden oluşan ortaklığın tamamlanmasıyla kent ortaya çıkar ki bu aşamada, deyim yerindeyse, kendine yeterlilik eşiğine ulaşmış olur: Kent yaşam için ortaya çıksa da iyi yaşam için var olur.” (Aristoteles, Politika, 1252b27)

Aristoteles burada açıkça, devletin sadece yaşam için değil, iyi yaşam için var olduğunu, bunu amaçladığını söylüyor. Bu görüşe karşı çıkmak mümkün mü? Devlet tabii ki vatandaşlarının iyiliği için vardır öyle değil mi?

ana-gorsel

PEKİ BU NASIL OLACAK?

Aristoteles, devletin amacı olarak belirlediği ortak iyiliğin nasıl gerçekleşeceği konusunu açıklarken tıpkı ahlak felsefesinde olduğu gibi orta yolcu bir tutum izler. Öne sürdüğü ahlak anlayışının temelinde olan ‘Altın Orta’ kavramı, yani hiçbir şeyin gereğinden fazla ya da yeterinden eksik kalmaması gerektiği düşüncesi burada da geçerlidir.

Onun mümkün gördüğü en iyi politik düzen tam bir orta yol çözümü olan Politeia’dır. En net tanımıyla ‘anayasal düzen’ anlamına gelen Politeia kavramıyla Aristoteles aslında anayasaya dayalı, demokrasi ve oligarşinin bileşimi olan karma bir düzeni kasteder. Ona göre bu, çoğu devlet için en iyi ve en güvenli olandır.

Peki bu bileşimin ‘Altın Orta’ başka bir deyişle denge kavramıyla ne ilgisi var derseniz, onu da şöyle açıklar: “Tüm kentlerde, kentin üç kısmı vardır: çok zenginler, çok yoksullar ve üçüncüsü, bunların ortasında olanlar. Ölçülü ve orta olanın en iyi olduğu kabul edildiğine göre, talihe bağlı nimetlerin (bedensel ve dışsal iyi şeyler) ortalama bir miktarına sahip olmanın da en iyisi olduğu açıktır. Çünkü, akla uyması en kolay olan odur; oysa, aşırı derecede güzel, kuvvetli, soylu veya zengin ile aksine aşırı derecede yoksul, zayıf, şeref yoksunu olanlar akla uymakta zorlanırlar. Zira, öncekiler küstahlık ve büyük çaplı kötülüklere daha çok yönlenirken, ötekiler haydutluk ve küçük çaplı kötülüklere eğilim gösterir; haksızlığı birinde küstahlık, diğerinde haydutluk doğurur.” (Aristoteles, Politika, 1295b1)

Aristoteles bu pasajda, açıkça bir devletin vatandaşları arasında en belirleyici kesimin ‘orta sınıf’ olduğunu söylüyor ve aşırı zenginlikle aşırı fakirliğin aslında o dengeyi bozduğundan bahsediyor. Ona göre ölçülülük ve denge, bir anlamda eudaimonia ancak orta sınıfı güçlü olan devletlerde mümkündür.

Bu görüşünü de şöyle dile getiriyor: “…bir kent, mümkün mertebe eşit ve benzer olanlardan oluşmak ister ki bu özellikle orta sınıfa özgü bir şeydir. Sonuç olarak, doğası gereği kentin bileşenleri olduğunu söylediğimiz unsurlardan oluşmuş bir kentin en iyi şekilde yönetilen kent olması gerekir.

Ayrıca, kentlerde tüm yurttaşlar içinde kendilerini muhafaza edenler bilhassa bunlardır. Zira ne yoksullar gibi başkalarının mülkünü arzular ne de diğerleri onların mülkünü arzular. Ne onlara karşı komplo kurulduğu için ne de onlar başkalarına karşı komplo kurdukları için yaşamlarını tehlikeden uzak bir şekilde sürdürürler. Phokylides’in ettiği dua bu yüzden güzeldir. ‘Ortada olanlar için birçok şey en iyisidir; kentte ortada olmak isterdim.’

peki-bu-nasil-olacak-jpeg

O halde, orta sınıfa dayanan politik ortaklığın da en iyisi olduğu ve orta sınıfın kalabalık ve diğer ikisine kıyasla daha güçlü olduğu kentlerin daha iyi idare edileceği açıktır. Zira, ikisinden birine eklendiğinde dengeyi değiştirecek ve birbirine karşıt aşırılıkların ortaya çıkmasını önleyecektir. Tam da bu nedenle, rejime katılan yurttaşların orta veya yeterli miktarda varlığa sahip olması oldukça talihli bir durumdur. Çünkü bazılarının aşırı bir miktara ve diğerlerinin hiçbir şeye sahip olduğu bir yerde, ya aşırı demokrasi ortaya çıkar veya saf oligarşi ya da her iki aşırılığın sonucu olarak tiranlık. Zira, tiranlık orta rejimlerden veya onlara yakın olanlardan çok, en pervasız demokrasi ve oligarşi türünden ortaya çıkar.” (Aristoteles, Politika, 1295b25 - 1296a6)

Gördüğümüz gibi Aristoteles, toplumsal eudaimonia’yı sağlamak ve Politeia’yı mümkün kılmak için orta sınıfı gerekli görüyor. Bu sınıfı bir de şöyle tanımlayalım. Yoksulların özeneceği derecede malı mülkü yok, ama zenginlerin sahip olduklarına da göz dikmemelerine yetecek kadar mülkleri var. Orta sınıf mensupları ne zenginlerin küstahlıklarına ne de yoksulların aşırı isteklerine sahiptirler. Bu nedenle Aristoteles’e göre orta sınıfa dayanan devletler daha adil ve daha istikrarlıdır.

Ayrıca Aristoteles, Platon’un ‘yöneticiler, koruyucular ve zanaatkârlar’ olarak üç sınıfa ayırdığı toplumu çok daha başka bir bakış açısıyla sınıflara bölüyor. Ve bu sınıflandırma Platon’unkine oranla daha gerçekçi. En azından günümüzdeki kapitalist dünyayla birebir örtüşmese de ona çok daha uygun düşen bir bakış açısı. Kapitalizm de orta sınıfı tıpkı Aristoteles gibi önemser. Hatta orta sınıf kapitalist sistemin taşıyıcı kolonudur. Turgut Özal’ın bir zamanlar dilinden düşürmediği ‘orta direk’ tam da bu sınıftır işte. Onlar üretimde nitelikli işgücü ve esas olarak sistemi ayakta tutan tüketicilerdir.

Tabii Aristotelesçi ve kapitalist tanımda şöyle önemli bir fark var. Aristoteles onları erdem siyaseti üzerinden yüceltirken, kapitalizm tüketim kavramı üzerinden yüceltir. Aristoteles, adil bir sistem için onları gerekli görürken, kapitalizm onları sermayenin ihtiyaç duyduğu tüketici vasfı üzerinden tanımlar. Bu anlamda Aristoteles için orta sınıf, devlet içinde bir denge unsuru ve tüm yurttaşların eudaimonia’ya ulaşabilmesinin şartıyken; kapitalizmde sermayenin, yani zenginlerin eudaimonia’sı için vardır. Ama yine de kapitalizm için de bir denge unsuru olduğunu söylemek gerek.

PLATONCU ARİSTOTELES

Şimdiye kadar, Aristoteles’i bir Platon eleştirmeni olarak ele aldık. Ve onun fikirlerinin pratik politika açısından daha geçerli, yani uygulanabilir olduğunu gördük.

Ama aslında hocasının fikirlerine katıldığı noktalar da vardır. Özellikle de Platon’un yaşlılık dönemine denk gelen ve Yasalar’da ortaya attığı fikirler. Zira, Aristoteles de yaşlı Platon gibi tek kişinin politik gücü elinde bulundurması yerine devletin yasayla yönetilmesi gerektiğini söyler. Zaten hatırlarsanız, onun için mümkün olan en iyi devlet sistemi Politeia, yani anayasal düzendi. Bu anayasal düzen, yetkiyi tek kişide toplamanın tehlikesine ve zararlarına dikkat çeker. Gelin bunu yine Aristoteles’in kendi cümleleriyle anlamaya çalışalım:

“Şimdi, eşitlerden oluşan bir kentte mutlak monarşi —ya da bir egemenin bütün yurttaşlar üzerindeki keyfî yönetimi— bazılarına göre doğaya bütünüyle aykırı görünür. Doğa bakımından eşit olanların aynı doğal hakka ve değere sahip olmaları gerektiği ileri sürülür; bu nedenle, devlet görevlerinde eşit olmayanların eşit paya sahip olması ya da eşit olanların eşit olmayan paylara sahip olması, farklı bedensel yapıya sahip kişilere aynı yiyecek ve giysinin verilmesi kadar yanlış sayılır. İşte bu yüzden, eşitler arasında herkesin hem yönetmesi hem de yönetilmesi adil kabul edilir ve dolayısıyla herkesin sırasıyla yönetime katılması gerektiği düşünülür. Böylece yasaya varılır; çünkü sırayla yönetme düzeni, yasayı varsayar. Ve yine bu görüşe göre, yasanın egemenliği herhangi bir bireyin egemenliğine tercih edilmelidir. Aynı ilke uyarınca, kimi bireylerin yönetmesi daha iyi olsa bile, onların yalnızca yasanın bekçileri ve uygulayıcıları kılınmaları gerekir. Zira yöneticilerin bulunması zorunludur—bu kabul edilir; ancak herkesin eşit olduğu bir durumda herhangi bir tek kişiye yetki vermenin adaletsiz olduğu söylenir.” (Aristoteles, Politika, 1287a10)

“Ayrıca hekimler, hastalandıklarında başka hekimleri çağırırlar; eğitim ustaları da kendileri eğitim görürken başka eğitim ustalarına başvururlar; sanki kendi durumları hakkında doğru yargıda bulunamayacaklarını ve duygularının etkisi altında kalabileceklerini kabul ediyorlarmış gibi. Buradan şu açıkça ortaya çıkar ki, insanlar adaleti ararken orta olanı ararlar; çünkü yasa ortadır.” (Aristoteles, Politika, 1287b1)

bugunden-aristotelese-bakarsak

BUGÜNDEN ARİSTOTELES’E BAKARSAK…

Aristoteles’in Politeia kavramı, onun için olduğu gibi sanırım pek çoğumuz için de hem mümkün hem de kabul edilebilir bir sistem olarak görülüyor. Bir anayasanın varlığı, yasaların üstünlüğü, tek bir kişinin keyfi yönetimi yerine ortak akılla üretilmiş adil yasalara göre yönetilmek, yöneticilerin de yasaya tabi olmaları gibi fikirler, yurttaşların hem adil hem de mutlu ortamda yaşamaları gerekli değil mi?

Peki yeterli mi? Ya da günümüz dünyasından bakıldığında Politeia’nın da eleştirilecek yanları yok mu? Var elbette. Daha yazının en başında da söylediğimiz gibi politika gibi insani disiplinlerde, doğa bilimlerinde olduğu gibi kesin yargılardan ve evrensel doğrulardan bahsetmek pek mümkün değil. Eleştiriler ve eleştirilerin de eleştirileri hep olacak. Bu alanlarda en doğruyu değil ama en doğruya en yakını bulmak için durmadan eleştirmek, her şeyi yeniden tanımlamak, farklı önerilere kulak asmak gerekiyor. Bir sonraki buluşmamızda da ‘mümkün olan en iyi düzen’ soruşturmamıza Politeia eleştirileri üzerinden devam edelim mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gönç Selen Arşivi

Dürtülerimiz ve Ahlak

18/01/2026 07:00

Eleştirel düşünce nedir?

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Dünyanın en güzel yalanı: Sanat

14 Aralık 2025 Pazar 07:00

Doğaya karşı ahlaklı mıyız?

23 Kasım 2025 Pazar 07:00

Bi bize mi var bu ahlak?

16 Kasım 2025 Pazar 07:00

YAPAY ZEKÂNIN AHLAKI OLUR MU?

26 Ekim 2025 Pazar 07:00

Kendi kendine konuşmak

12 Ekim 2025 Pazar 07:00