Dürtülerimiz ve Ahlak

“Yine mi ahlak? Sen de iyice kafayı taktın bu ahlaka. Başka yazacak konu mu yok?” diyenler var çevremde. Evet yine ahlak... Çünkü insana dair şeylerden özellikle de eylemlerinden söz ediyorsanız ister istemez ahlak alanındasınız demektir. Bir de evet kafayı taktım bu kavrama. Bence iyi ve gerekli bir şey ne kadar azalırsa, büsbütün yok olmasın diye o kadar çok söz etmek gerekiyor ondan.


AZİZ DİYE BİRİ…

Bugünkü yazının başlığını atmama neden olan kişi Aziz Mirzade. Yaklaşık dört ay önce tanıştık Aziz’le. Kendisi bir sanat koleksiyoneri. Büyük bir servetin tek varisi olan tam bir mirasyedi. Dedesi ve babası gibi parasının neredeyse tamamını sanat eserlerine yatırıyor. Öyle ki, bu onda müthiş bir tutkuya dönüşmüş. İyi bir eser gördüğünde ona sahip olma tutkusu yüzünden gözü başka hiçbir şeyi görmüyor. Yurt dışında müzayedelere katılıp, akıl almaz paralar vererek eserler satın alıyor.

Açıkçası tanıdım ama hiç sevmedim bu adamı. Yine de çok ilginç ve dinlemeye, anlamaya değer bir hikâyesi var. Bana göre tam bir ahlak yoksunu ve tutkuları yüzünden yapamayacağı kötülük yok. Belki de bu yüzden, kendisi de başından geçenleri anlatmaya başlamadan önce şöyle diyor: “Benim gibi biri, hikâyesini asla anlatmamalıydı.”

Aziz’le tanıştım dedim ama onunla yüz yüze karşılaşmadık. Onu çok güzel bir romanın sayfalarında tanıdım. Evet, Aziz Mirzade gerçek bir kişi değil. O, sevgili Yavuz Ekinci’nin ‘Aziz’ isimli romanı için yarattığı karakter.

aziz-diye-biri

Belki Aziz’le değil ama onun yaratıcısı Yavuz Ekinci’yle tanıştım. Bunun da ötesinde kendisiyle roman ve daha çok da Aziz karakteri hakkında oldukça kapsamlı ve ahlak temelli sohbet etme olanağım da oldu. Bugünkü yazının ‘musa’sı olduğu için öncelikle sevgili Yavuz’a ve tabii bu sohbet ortamını sağlayan Filika Kitap’a çok teşekkür ederim.

Ben size Aziz’in hikâyesini anlatmayacağım. Çünkü bu kitabı mutlaka okumalısınız ve önceden eser hakkında detaylı bilgi (spoiler) vererek okuma zevkinizi elinizden almak istemiyorum. Sadece şu kadarını söyleyeceğim ki yazıya devam edebileyim… Aziz, bir nedenden ötürü ‘sanat eseri’ ve ‘insan hayatı’ arasında kalıyor. Daha açık söylemek gerekirse, peşinden koştuğu, birbirini tamamlayan üç sanat eserine sahip olabilmek için üç kişiyi öldürmesi gerekiyor. İşte beni esas ilgilendiren, Yavuz Ekinci’nin de dert edindiği bu ahlaki ikilem.

Ben buna ikilem dedim ama kitabı okursanız, Aziz’in bu ikileme düşmediğini, hatta bunu bir ikilem olarak kabul etmediğini göreceksiniz. Zira o, kendini şöyle tanımlıyor. “Ben tutkumun, hırsımın ve trajedimin eseriyim. Benim gibi biri, hikâyesini asla anlatmamalıydı. Çünkü benim dünyam, sekizinci büyük günah olan tutkudan ibaret. Tutkuyu benden alırsanız geriye kırk kilo et, on beş kilo kemik ve beş litre kan kalır.”

Tutkumun eseriyim diyen bu adam, aslında tutkusunun esiri olmuştu. Üstelik kendi söylediklerinden ve çocukluğunda başından geçenler sayesinde anlıyoruz ki bu tutku aslında doğrudan sanat eserlerine değil, sahip olma dürtüsüne yönelmiş. Üstelik, daha önce de söylediğim gibi, bu uğurda yapamayacağı kötülük yok.

Tutkuyu benden alırsanız geriye sadece et ve kemik yığını kalır diyecek kadar ileriye giden bir insanda ahlak olur mu? Bir başka deyişle, kendisini tutku dediğimiz güçlü bir dürtüden ibaret sayan, bu uğurda öldürmeyi göze alabilen bir insanın ahlaki değerlere sahip olmasını ve bu doğrultuda yaşamasını bekleyebilir miyiz?

DÜRTÜLERİYLE YAŞAYANLAR

Evet, var böyle insanlar. Onların istekleri, arzuları, tutkuları, sevgileri her şeyin önünde. Bu dürtüleri tatmin olmadıkça asla mutlu olamaz, hatta yaşadıklarını bile hissetmezler. Varsa yoksa kendi istekleri kendi arzular. Bu uğurda başkalarının varlığının, isteklerinin, ihtiyaçlarının, özgürlüklerinin, haklarının hatta bazı durumlarda hayatlarının bile önemi yoktur. Onların esas problemi, daha doğrusu başkaları için yarattıkları problemlerin nedeni düşünerek değil, dürtüleriyle hareket etmeleridir.

Şimdi isterseniz gelin, Aziz gibi sadece dürtüleriyle yaşayan insanları felsefe tarihinin en önemli düşünürlerinden birisinin yardımıyla analiz etmeye çalışalım.

Platon, ruh kuramını açıklamak için bir analoji yapar. Phaidros diyaloğunda geçen bu analojide insan ruhunu bir ata arabasına benzetir. Bu araba biri siyah biri de beyaz iki kanatlı at tarafından çekilir. Sürücü aklı, Platon’un deyimiyle ruhun akıllı kısmını temsil eder. İyi huylu ve sakin olan beyaz at insandaki iradenin, kötü huylu ve hırçın olan siyah at ise insandaki arzu, istek ve tutkuların temsilidir.

Prof. Dr. Ahmet Arslan, İlk Çağ Felsefe Tarihi adlı eserinin ikinci cilt, 373. sayfasında bu metaforu şöyle açıklıyor: “Arabacı, yani akıl veya akıllı ruh hakikati görür, bilir. Ancak kendi imkanlarıyla ona gidemez. Gördüğü şeye doğru gidebilmesi veya doğru bildiği bir şeyi gerçekleştirebilmesi için iradenin gücüne muhtaçtır. İrade, aklın amacını gerçekleştirebilmesi için gerekli gücü verir. Ancak o da özü itibariyle tarafsız bir kuvvettir. Bir yandan kötü huylu at, yani arzu ve tutkular onu aşağıya doğru çekerken öbür yandan akıl onu yukarıya, ilahi hakikatler dünyasına doğru yönlendirmek ister. İrade eğer aklın emirlerine uyarsa kötü huylu atın bütün direnmelerine rağmen onu kendisiyle birlikte alıp sürükler ve aklı izler. Eğer kâfi derecede güçlü olmazsa kötü huylu atın, yani arzu ve tutkunun kendini sürüklemesine izin verirse, arabayı sürücüsünün gitmek istediği yoldan saptırır ve böylece onun ‘düşme’sine neden olur.”

ana-gorsel

Kısacası Platon’a göre, akıl tek başına yetmez. İrade güçsüzse insan ruhu tutkuların sürüklediği bir araca dönüşür. İşte bu yüzden salt dürtüleriyle yaşayan insanların arabalarında sürücü beyaz atın kontrolünü tamamen kaybetmiştir. Beyaz at yeterli güce sahip olmadığı için siyah at onu sürükler. Sürüklemekle de kalmaz, dört nala koşarken arabanın yoldan çıkmasına ve devrilmesine de neden olur. Bu nedenle hakikati, amacı, hedefi bilse de sürücü (akıl) varması gereken yere varamaz. Sakin olan beyaz at (irade) hiçbir varlık gösteremez, hırçın siyah at (tutku, arzu) ise insanı yoldan çıkartarak kazalara ve trajedilere neden olur.

Aziz’in de “Ben tutkumun, hırsımın ve trajedimin eseriyim.” demesinin nedeni, kendi arabasında siyah atın galip gelmesi, beyaz at ve aklın ise mağlup olmasından kaynaklanıyor. Aslında aklı nereye gitmesi gerektiğini biliyor ama iradesi güçlü olmadığı için dürtülerine yenik düşüyor.

AKIL VE AHLAK

Hiç şüphe yok ki, aklın kontrolünde olmayan bir hayat ahlaklı yaşanamaz. Çünkü ahlak doğal değildir. O, insan aklının ürettiği değerler bütünüdür ve medeni bir yaşamın gerekliliğidir.

Oysa doğal olma hâli pek çok insan tarafından yüceltilir. ‘Doğallık’ bir insana nitelik olarak atfedildiğinde, çoğu zaman bir iltifat ifadesi olarak kullanılır. Ancak düşündüğümüz kadar iyi bir nitelik değildir. Çünkü doğal hâlimizi terk edip, medeniyet kurmamızın üzerinden binlerce yıl geçti. İnsanın doğal hâli aslında en ilkel hâlidir. Yani aklıyla değil, dürtüleriyle hareket ettiği, ahlaken sorumlu olmadığı, bir başka deyişle, siyah atın çayırlarda özgürce koştuğu dönemlerdeki hâli. Oysa insan tekerleği çoktan icat etti, yetmedi onu takacak bir araba yaptı, siyah atı çayırlardan alıp arabaya koştu. Onu evcilleştirmek mümkün olmasa da yanına bir de beyaz at koştu ki hiç değilse o hırçınlığı, o vahşiliği kontrol edebilsin. İşte bunların hepsini akıl yaptı ve o arabaya bindi.

Peki arabayı süren aklın ahlaklı olup olmaması da işte o iki attan hangisini daha çok beslediğiyle, hangisini daha çok güçlendirdiğiyle ilgili değil mi? Siyah atlarını arabaya bağlıyken bile çayırlardaki gibi özgür bırakanlar için dürtüleriyle hareket etmekten başka seçenek yoktur. Çünkü beyaz atı ihmal edip onun zayıf güçsüz olmasına neden olmuşlardır.

İnsanın bir hayvan türü olduğu biliyoruz. En ilkel hâlimiz de işte o hayvani dürtülerimizle ortaya çıkıyor. İrade ve akıl ise bizi bugünkü insan hâline getiren niteliklerimiz. Öyleyse en doğal hâlimizle yani salt dürtülerimizle davranıyorsak diğer hayvanlardan bir farkımız kalıyor mu? İrademizi yok saymak; sadece tutku, arzu ve isteklerimizi tatminin etmek için yaşamak en ilkel hâlimizle, deyim yerindeyse hayvani niteliklerimizle kendimizi var etmek anlamına gelmiyor mu? Medeni insanın niteliklerini taşıyabilmek için aklımızla yarattığımız ahlaka irademizle uymamız gerekmiyor mu?

durtuleriyle-yasayanlar

Aziz’in bir koleksiyoner olması, sanata olan tutkusu onun medeni bir insanmış gibi gösterebilir. Oysa onun sanata tutkuluymuş gibi görünmesi, tutkusunu yönelttiği nesnelerden kaynaklanıyor. O aslında o eserlerin güzelliklerinin ya da anlamlarının peşinde değil. Onun esas tutkusu o nesnelere sahip olmak. İşte bu uğurda her türlü ahlaki değeri hiçe sayabiliyor, bu da onu medeni değil, tam tersine ilkel bir insan yapıyor.

PEKİ DÜRTÜLERİMİZİ YOK MU EDELİM?

Elbette hayır. Zaten bunu istesek de başaramayız. Dedik ya, biz bir hayvanız ve dürtüler bizim doğamızda var. Dürtüleri yok etmek aslında ‘doğanı’, bir anlamda kendini yok etmek anlamına gelir. Dürtülerimiz olmazsa beslenemez, fiziksel olarak gelişemez, üreyemeyiz. En nihayetinde de hayatta kalamaz, doğadan silinip gideriz.

Mesele asla dürtüleri yok etmek değil, onlara ihtiyacımız var. Ahlaklı yaşamanın önündeki engel dürtülerin varlığı değil, onların kontrol altında olmaması. Siyah atımızı öldüremez ya da onu yok sayamayız. Ama beyaz atımızı besleyebilir, onu güçlendirebilir ve onun sakinliği sayesinde siyah atımızın hırçınlığını dengeleyebiliriz. Medeni insanın sorumluluğu bunu gerektirir.

Ez cümle… Ahlak, dürtülerimizi susturmak değil, onlarla baş edebilecek kadar insan olmayı öğrenmektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gönç Selen Arşivi

Eleştirel düşünce nedir?

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Dünyanın en güzel yalanı: Sanat

14 Aralık 2025 Pazar 07:00

Doğaya karşı ahlaklı mıyız?

23 Kasım 2025 Pazar 07:00

Bi bize mi var bu ahlak?

16 Kasım 2025 Pazar 07:00

YAPAY ZEKÂNIN AHLAKI OLUR MU?

26 Ekim 2025 Pazar 07:00

Kendi kendine konuşmak

12 Ekim 2025 Pazar 07:00

KENDİNLE BARIŞIK OLMA!

21 Eylül 2025 Pazar 07:00

Demokrat olmayanların el kitabı

14 Eylül 2025 Pazar 07:00

Muhalefet Mi? O Da Kim Oluyor?

07 Eylül 2025 Pazar 07:00