Aytuna Tosunoglu
Kelimenin Türkçesi yok
Ne acayip değil mi?
Halkın doldurduğu meydanlardan gelen siyasi güç dönemi biteyazdı. Şimdi bu gücün inşası adliye koridorlarında…
Ekrem İmamoğlu’nu (Bilmeyenler için kısa bir tanıtım yapayım: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, CHP Cumhurbaşkanı Adayı, özel jeti var, jetin arka odasında(!) uzanıyor da galiba, aynı zamanda bir casus, hırsız, soyguncu, yetmezmiş gibi kırk haramilerin yaşam koçu, diplomasız biri, okumamış, fotokopi toneri içicisi, overlokçu, golf topu dalgıcı vb.) ve çevresindekileri de içine alan yargı süreçleri iktidarın kullandığı mekanizmanın bir vitrini…
BAKIN NASIL?
Bu mekanizmanın adı “lawfare”. Prof. Ersin Kalaycıoğlu hocam Türkçeye çevirisi ya da uyarlanmış bir kelime yok demişti. Açıklayıcı olması açısından şunu dersek yerinde olur; “lawfare” kuramsal literatürle beslenen, açıklayıcı gücü yüksek bir analitik kavram. Kelimeyi bir yana bırakalım ama ne olduğunu iyice bilelim. Bilelim ki iktidarın işine gelmiyor diye, rakibi diye halkın yani bizim oylarımızla seçtiğimiz insanlar üzerine boca ettiği saçmalık sarmalının nedenini anlayalım.
Bugün Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yaşadığı şey hukukun bir savaş aracı, bir silah olarak kullanılmasıdır. Bunun adıdır, “lawfare”. Yani biz aslında İmamoğlu ve kendisi gibi hapiste olan arkadaşlarından bahsederken bir/birkaç dava hikayesinden bahsetmiyoruz, bir rejim tekniğinden bahsediyoruz. Bakınız; açık seyreden baskının yerini prosedür alıyor. Polis biber gazının ya da copunun yerini iddianameler alıyor. Gözaltı ve tutuklama yerine “hukuki süreç” deniyor. Böylece siyasal mücadele giderek sandıktan uzaklaşıyor ve mahkeme koridorlarına taşınıyor. Bir de iktidar borazanlarının her akşam ulusal televizyon kanallarına çıkıp “yargı bağımsızdır”, “herkes hukuk önünde eşittir”, “kimse dokunulmaz değildir” gibi sesler çıkartması durumu var. Bakarsanız, dil ne kadar liberal değil mi… Ama bizi götürdüğü sonuç: otoriter.
DOSYA TRAFİĞİ
Pratikte gördüğümüz şey hukukun eşit uygulanmasından ziyade bir “seçici hızlandırma”. Yani, kritik siyasi eşiklerde hızlanan soruşturmalar (mesela zam haberi, yeni vergi uygulamaları, enflasyon, asgari ücret, emeklilerin hali, Suriye, İmralı vs. konuları konuşulmasın ya da az konuşulsun diye). Seçici hızlandırma demek muhalefet aktörlerine yönelen yoğun dosya trafiği demek.
Buradaki amaç sanmayın ki mahkûmiyet kazandırmak. Yani, asıl hedef o değil. Asıl hedef adıyla sanıyla: YIPRATMA. İktidar, muhaliflerini sürekli savunma pozisyonuna itiyor. Aynı zamanda bizim gözümüzde Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarını “sanık” kimliği ile kalıcılaştırmak istiyor. Onlar hukuki sis bulutunun içinde dursunlar istiyor.
Korkarım bundan sonra siyaset klasörlerin arasında yürütülecek. Fikrimce en tehlikeli mekanizma devreye girecek: Meşruiyet perdesi (gençler de anlasın diye hükümdarlıkla yönetim yani halkın kısmen yönetime katıldığı idare şekli). Neden böyle düşündüğümü “lawfare”in ne olduğuna ve şu ana kadar yapılanı kendimce anladığıma dayandırıyorum. Çünkü yapılan “baskı”, hukuki prosedür etiketiyle sunuluyor. Baskı görünmezleşiyor. Normalleşiyor. Rutinleşiyor. Biz şuna alıştırılıyoruz: “Bu siyasi değil, teknik bir mesele”.
HER ŞEYİMİZ VAR AMA
Muhalefetin bir kısmı bu oyunu istemeden de olsa beslemiyor mu? Yargıya saygı refleksi içerik boşaldığında biçimi kutsallaştırmaya dönüşüyor. Hukuk varmış gibi davranmak hukukun araçsallaştırılmasına zemin hazırlıyor. Böylelikle ortaya tuhaf bir rejim tipi çıkar: Sandık var. Mahkeme var. Anayasa var. Ama bu kurumlar gücü sınırlamak yerine kendiliğinden gücün dolaşım kanallarına dönüşüyor (Ersin Hocamızın dediği gibi.)
Bakınız; bu noktada mesele ne Ekrem İmamoğlu’dur ne de arkadaşları. Bugün o olur, yarın başkası. Çünkü “lawfare” kişilere değil, siyasal alanın tamamına uygulanır. Mesajı anladınız mı… “Siyaset yapabilirsin ama riskini bil” … Ona göre yani…
ÇÖZÜM NEDİR?
Brezilya örneği var, çözüm olarak. Lula Da Silva’ya karşı yıllar süren yargı operasyonları sonrasında tüm o dosyaların siyasi manipülasyonlarla şekillendiği ortaya çıktı. Sürecin kırılma noktası sokak baskısından çok kurumsal şeffaflık, yargı içi denetim mekanizmaları ve uluslararası hukuki görünürlük oldu. Kaynaklarım üç temel çıkış hattı gösteriyor: 1. Hukuku teknik elitlerin kapalı alanından çıkartmak, 2. Muhalefet olarak savunma refleksinden çıkmak ve 3. Toplumsal hafıza üretmek.
Yerim dar, yazımı burada bitiriyorum. Haftaya devam edeceğim. Bu “lawfare” konusunun herkes tarafından anlaşılmasını diliyorum. Anlamak sorunu çözmek yolunda atılan en büyük adım…