Aytuna Tosunoglu
Bana yediklerini anlat
Gözlüklerimiz ayrı olabilir; hakikatin dili tektir, oradan konuşalım.
Bizim ülkemizde hangi parti iktidara gelirse gelsin devletin tüm mekanizmalarını çıkar grupları lehine çalıştırmak, yolsuzluk yapmak, yedirmek, kendi de yemek için kullandı. Yetmiş, seksen yıldır parlamentoya gönderdiğimiz milletvekilleri arasında geldikleri gibi giden kaç adam/kadın var? Kamu hizmeti gören tanıdıklarınız yok mu? Onların anlattıkları? Peki, sizin gözlemleriniz?
Kaç nesildir bu durumu için için bilerek demokrasiyi savunuyoruz, adamlar/kadınlar arasından seçimler yapıyoruz ya da Ankara’da birileri biz gidip oy verelim diye birini işaret ediyor, gidip ona oy veriyoruz. Yok mu bizde bir tuhaflık?
Kısa Yol
Anlatayım, buradaki tuhaflığımızı…
“Ne yediniz kardeşim, yirmi beş yıldır! Gidin de biraz biz yiyelim!” eklektizmi çerçevesinde düşündüğümüz için tuhafız. Tek bir kalıba bağlı kalmıyoruz, en iyi çalma sistemini birleştirme yaklaşımında olduğumuz için tuhafız.
Hepimiz bir büyük adaletsizlikten şikâyet ediyoruz ama küçük avantajlarımızı bırakmak istemiyoruz. Değişmesi gereken iktidarlar ve kurumlar diyoruz da alışkanlıkları, benzerini görünce devreye giren refleksleri içine alan beklenti setini değiştirmemiz gerektiğini hiç düşünmüyoruz. Yolsuzluğu bitirmek sadece kötü davranışı yasaklamak değildir, gündelik hayatın “kısa yol” kültürünü ortadan kaldırmaktır.
İçi Dışı
Bizim “halletmek”ten vazgeçirilmemiz lazım. İş halletmek için tanıdık aramaktan bahsediyorum. Sıra beklemeyi, standart prosedür uygulamasını, kimsenin “öne alınma” refleksinde olmamasını savunmak durumundayız. İlişki kurma biçimimizi değiştirmemiz lazım. Politikacılarla, kamu görevlileriyle bizi “görsün” diye hediye vermeler, yemek yedirmeler, “ilişkiyi sıcak tutmak”lar arasında gidip gelen bir ilişki olmamalı. Hepsiyle aramızda mesafe olmalı. Onlarla yazılı iletişim dışında hiçbir iletişim kurmamalı. Tüm temaslar şeffaf, her yerden görünür ve anlaşılır kılınmalı.
Hele evrakta göz yumma, kurala küçük bir istisna tanıma, “bu seferlik” çözüm isteği tamamen kalkmalı. Kurallar herkese aynı uygulandığında, istisna olmadığında hayat daha katı hissedilir belki ama sistem daha öngörülebilir oluyor. Aynı Finlandiya’daki gibi…
“Birini tanıyorum”lar, “çözeriz o işi”ler, gayrı resmî rehberlik hizmetleri boşa düşmeli. Herkes devletle, kamuyla ilişkisini kendi yürütmeli. Bağımlılık olmamalı. İş görmede romantizm ölmeli, netlik gelmeli…
Biraz Oradan Biraz Buradan
Finlandiya halkı ödediği vergi karşılığı hem hizmet alıyor hem de hizmeti adil alıyor. Onlar verginin bir zorunluluktan çok “karşılıklı sözleşmeye” dönüşmesini sağlamışlar. Yoksa Finlandiya’da hep iyi, hep temiz, dürüst, yemeyen, çalmayan, çırpmayan insanlar yaşamıyor, zaten öyle bir dünyanın olmadığını biliyoruz. Oradaki siyasiler ve kamucular için çıta hep yüksek. “Küçük” etik ihlaller koca bir kariyeri bitiriveriyor. Bizdeki “idare edelim” kültürünün gelişmesine izin verilmemiş. Bunun bir bedeli var elbet: Mesela oralardan sık sık istifa haberi duyarız. Bu, kısa vadede siyasi dalgalanmalara neden olabiliyor, aynı zamanda güçlü bir siyasi figür devletin kredi kartıyla evine çikolata aldı diye sistem dışına düşebiliyor. Ama kazanç büyük: Güce dayalı siyaset yok, saygınlık merkezli siyaset var.
Kısa vadeli konfordan, ilişki avantajından, esneklikten feda edip uzun vadeli adalet, şeffaflık ve güvene geçelim deyince, orada dur diyenlerimiz olur. Kiminin inşaat izni, kiminin kat izni, kiminin ruhsatı, kiminin bir şeyi mutlaka vardır. Bir sistem değişikliği insanların gündelik hayat alışkanlıklarını da değiştirir. Şunu kastediyorum: Yolsuzlukla mücadele yalnızca kurumların nasıl çalıştığını değil insanların günü nasıl geçirdiğini değiştirir. Bu değişim somuttur ve kimine göre rahatsız edicidir.
Değişimden korkmak, aslında eskimiş bir hayatı korumaya çalışmaktır…