Besim Güçtenkorkmaz
Portakal ile başarılan sanayi devrimi
Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün kendi deyimiyle, “gözü savaş alanında, kulağı ise İnebolu’daydı.” Savaşta, İnebolu neden bu kadar önemliydi?
İstanbul’dan kaçırılan silahların yanı sıra, Sovyetler Birliği’nin gönderdiği askeri malzemeler tek bir limana, gemilerle İnebolu’ya taşınıyordu. İnebolu ile Kastamonu arasındaki 120 kilometrelik dağ yolundan, erkekler cephede olduğu için, kadınların kullandığı kağnılar ile Ankara’ya silah ve mühimmat sevkiyatı yapılıyordu. Rusların yardımı, savaşın kazanılması için çok önemliydi.
1917 Bolşevik ihtilalinden sonra iç savaş yaşayan Rusya, 1922’de Lenin’in önderliğinde Sovyetler Birliği’ne dönüşmüştü. Lenin ve kurmaylarının yaptıkları ilk işlerden birisi de Anadolu’yu işgale kalkışan emperyalist ülkelerin kendi sınırlarına yaklaşmasını istemedikleri için 1920’de açılan Meclisi ve Atatürk’ün verdiği mücadeleyi fiilen desteklemek olmuştu.

Lenin, yaptıkları yardımın nasıl kullanıldığını bilmek ve aksaklıkları yerinde görebilmek için, en güvendiği iki komutanını yardımcıları ile birlikte aynı yıllarda Ankara’ya gönderdi. Bu kişiler ünlü Rus Mareşal Kliment Voroşilov ile KGB’nin kurucusu Mihail Frunze’ydi.

ANKARA’DA BİR KONAK SOVYET ELÇİLİĞİ OLUYOR
Sovyetler Birliği tarafından Mihail Frunze’nin, aynı zamanda ülkemizdeki ilk büyükelçi olarak ataması yapıldı. Bir yıl boyunca büyükelçi olarak Türkiye’de kalan Frunze, daha sonra bu görevi S. Aralov’a bıraktı. Bu dönem içerisinde, silah yardımının yanı sıra, Sovyetler Birliği ile dostluk ve kardeşlik anlaşması da imzalandı, Rusya sınırları içinde kalan Kars, Ardahan ve Artvin Türk toraklarına katıldı. O yılların savaş sıkıntıları içindeki Ankara’da, silah sevkiyatını kontrol etmeye çalışan elçi düzeyindeki Rus komutanların en büyük sorunu barınmaydı. Atatürk’ün emriyle, Hamamönü semtindeki bir konak, sahibinden izin alınarak Rus komutanların ikametine verildi. Bugün bile halen ayakta olan bu konak, henüz hiçbir elçiliğin bulunmadığı Ankara’daki ilk elçilik binası olarak kayıtlara geçti. İki katlı bir binaydı ve bir süre sonra hemen yanındaki ev de oldukça kalabalık olan Sovyet heyetinin kullanımına açıldı. Ankara’daki Rus izlerini takip ederken karşımıza çıkan ilk elçilik binası, bugün ayakta olmasına rağmen, Ankaralı gerçek sahipleri tarafından kullanılmıyor. İlk Rus elçiliği, sonraları St. Petersburg adı verilen küçük bir meydanın hemen kıyısında yer alıyor. Hamamönü’nde yaşayan pek çok kişinin henüz adını bile bilmediği bu küçük meydan ve konak aslında Kurtuluş Savaşı’nın o yıllardan bugüne kalan en önemli izlerinden birisini taşıyor.

TAKSİM ANITINDAKİ RUS KOMUTANLAR
Ama o günlerin en büyük izi İstanbul’da Taksim meydanındaki o hepimizin bildiği Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda yer alıyor. 1928 yılında açılan bu yapıtta, Atatürk’ün hemen arkasında, Hamamönü’ndeki ilk elçilik binasında konaklayan, silah sevkiyatının aksamaması için büyük çaba gösteren, Mareşal Kliment Voroşilov ile KGB’nin kurucusu Mihail Frunze’nin heykelleri de bulunuyor.

Sovyet Komutanlar Voroşilov ve Frunze ile daha sonra elçilik görevini devralacak olan S.Aralov’un Kurtuluş savaşı sırasında Sovyetler Birliği adına yaptıkları bir önemli yardım da yine Ankara Hamamönü’nde cephede yaralanan askerlerimiz için “Rus Hastanesi” oluşturmaları oluyor. İlk elçilik binasının hemen arkasında 4 katlı bir binada oluşturulan bu hastaneyi aslında bir çoğumuz o günleri anlatan kitaplardan da hatırlıyoruz. Rus doktorların, cepheden gelen yaralı askerler için yeterli yatak olmadığını söylemesi üzerine Atatürk, Ankara’daki gönüllü evlerden toplanan yatakların birkaç saat içerisinde hastaneye gönderilmesini sağlıyor. Atatürk de sık sık bu hastaneyi ziyaret ediyor. Yaralılarla sohbet ediyor. Hastanenin kapısında çekilen bir fotoğrafı ise o günlerin Ankara’sına ait bir belge olarak hafızalarımıza kazınıyor.

Rus hastanesi, bugün Hamamönü semtinin ara sokaklarında “ Nazım Hikmet Türk-Rus Dostluk evi” olarak varlığını koruyor. Kavaklıderem Derneği’nin gezginleri olarak iki tarihi binaya yaptığımız hafıza yolculuğunda, Mimarlar Odası önceki Başkanı Tezcan Karakuş Candan ve Kent Kültürü araştırmacısı Prof. Funda Şenol’un anlatımları ile o günlerin Ankara’sı yeniden gözümüzde canlanıyor. Rus kültürünün izleri anılarda beliriyor.

BABA KARPİÇ VE MADAM LARİSSA
O yıllarda İstanbul’da ve Ankara’da Rus etkisi oldukça fazla hissediliyor. Bolşevik ihtilalinden kaçan Rus generallerin çoğu Ankara ve İstanbul’a sığınarak yeni bir hayat kurmanın peşine düşüyor. Parasız kalan Rus komutanlar, madalyalarını, saatlerini ve diğer kıymetli eşyalarını yok pahasına satarak hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bazı komutanların eşleri yatılı olarak ev hizmetlerine gitmek zorunda kalıyor. Yetenekleri olanlar ise ustalıklarını gösterecekleri dükkanlar açıyorlar.
Göç dalgası ile önce İstanbul’a gelen ve sonrasında yeni yeni gelişen Ankara’yı mesken tutan Ruslardan birisi de Juri Georges Karpovich oluyor. Ulus’ta mütevazı bir lokanta açarak geçimini sağlamaya çalışan Karpovich’in yaptığı yemekler kısa sürede büyük beğeni kazanıyor. Bu restoranın müdavimleri arasında yer alan Atatürk, söylenmesi zor olduğu için Karpovich’e, “Karpiç” adını veriyor.

Atatürk’ün devamlı gittiği Karpiç Lokantası, kısa sürede mebusların, bakanların ve yüksek bürokratların ilgi odağı ve buluşma yeri oluyor. İlgi fazla olunca Karpiç, çok daha büyük bir alanı olan Şehir Çarşısına taşınıyor. Salon ve bar bölümleri bulunan Karpiç Lokantası, 100 masası ile kısa sürede Ankara’nın en popüler buluşma adresi oluyor.
Oldukça lüks ve konforlu hale gelen Karpovich’in lokantasına hanımlar şık gece elbiseleri, erkekler takım elbiseleri ile gelmeye başlıyorlar. Örtüler ve çatal bıçaklar her serviste değiştiriliyor, orkestrası olan lokantanın dans salonu da hiç boş kalmıyor. Geniş bir menüsü olan Karpiç Lokantası gazeteci ve yazarların da buluşma noktası oluyor. Karpovich’in adı, hesap ödemekte zorlanan bazı gazeteci ve yazarlar için, “Baba Karpiç”e dönüşüyor.
Baba Karpiç, 30 yılı aşkın süre işlettiği restoranında, pek çok Rus’a da iş olanağı sağlıyor ve onları yetiştiriyor. Bunlardan en çok bilinenleri sağ kolu gibi yakın olan ve daha sonra Süreyya adını alacak olan Sergei Homyak ile hesap işlerinden sorumlu güzeller güzeli Madam Larissa Marika.
Meclisin yeni binasına taşınması ile ilgi kaybına uğrayan Ulus’taki restoranı, ölümünden sonra Karpiç’in kızı bir süre daha işletiyor ve sonrasında kapatmak zorunda kalıyor.
Karpiç’in ölümünden sonra sağ kolu Sergei, Süreyya adını alarak, Ankara’nın en önemli eğlence merkezlerinden birisi olan Süreyya Gazinosunu, Madam Larissa ise, Kavaklıdere’deki meşhur “Madam’ın Yeri”ni açarak ve Kavaklıdere Tenis Kulübü’nün restoranını işleterek Ankara’nın sosyal yaşamına uzun süre renk katıyorlar.
MERKEZ BANKASI DA SOVYETLERİN YARDIMI İLE KURULUYOR
Rus izlerini takip ederken, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki en büyük etkisini sanayi devriminde görüyoruz. Savaştan yeni çıkan, Osmanlı’nın borçları altında ezilen ve ekonomik anlamda zor günler geçiren genç Cumhuriyet yıllarında Sovyetler Birliği’nin desteği ile birçok hafif ve ağır sanayi fabrikaları kuruluyor.
İlk kurulan tesisler, Nazilli Basma Fabrikası ve Kayseri Bez Fabrikası oluyor. Her iki fabrika da Sovyet mühendislerin yönetiminde inşa ediliyor. Tüm makineler de Sovyetler Birliği’nden getiriliyor. Fabrikaların açılışını, Atatürk ölümünden bir ay önce yapıyor. Fabrikalar kurulurken Rusya’da eğitim alan Türk mühendis ve işçiler, kısa sürede fabrikayı çalışır hale getiriyorlar.

Aynı dönemde Merkez Bankası da Sovyetlerin yardımı ile kuruluyor. Sonraki dönemlerde İskenderun ve Karabük dahil ilk demir çelik fabrikaları, ilk petrol arıtım fabrikası ve alüminyum fabrikası da Sovyetler tarafından kuruluyor.
Peki biz kurulan bunca fabrikanın bedelini Sovyetlere nasıl ödüyoruz? Atatürk’ün başlattığı “Barter” anlaşması ile. Yani Antalya’nın portakalı, mandalinası ve Anamur’da yetişen muz ile ödüyoruz. Koca koca fabrikaların bedelini, narenciyemizi bedelsiz olarak Sovyetler Birliği’ne vererek karşılıyoruz. Koca bir sanayi devrimini inanılmazı başararak, portakal karşılığında gerçekleştiriyoruz.