Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

"Her an lanet ettiğim, tüm nefretimi savurduğum bir karakteri canlandırdım"

Soydan ile çok geçmiş yıllara dayanıyor tanışmamız. Cihangir’de mesleklerimize dair heyecanlı konuşmalar yaptığımız zamanlar ve İstanbul’a gelme sebebimiz de bu. Yıllar geçti o oyunculukta başarıyla yol aldı, ben de kendi mesleğimde inandığım yolculuğu hâlâ heyecanla yapmaktayım. O ilk gördüğüm Soydan neyse şimdi de aynı ve kim derdi ki yıllar sonra röportaj yapacağız. Soydan Soydaş ile ‘Serçenin Gözyaşı’ filmi için buluştuk. Kadına karşı şiddeti masaya yatırdık, değişen hayatına geçtik ve elbette ‘Kızılcık Şerbeti’ndeki Kayhan’a da değinmeden geçmedik. ‘Serçenin Gözyaşı’ filmi bu hafta vizyona girdi, Soydan’ın canlandırdığı karakterden iğrenerek filmden çıkacaksınız ama oyunculuğuna da alkış tutacaksınız. Şiddetten uzak, sadece sevgiyle yaşanacak bir hayat elbette hepimizin en büyük dileği!

‘Serçenin Gözyaşı’ filmi vizyona girdi, izlediğinde neler hissettin?

Konusundan dolayı öncelikle acı hissediyorsun tabii ki kadına karşı şiddetin işlendiği bir olay üstüne gerçek bir hikâyeden yola çıkılmış bir film. Orada seyrettiğin her şeyi görünce hani duyguların dip dalga yapar ya onu hissediyorsun. Umarım bu filmin mesajı yerine ulaşır. Bizim de oyuncu olarak bu meseleye bir katkımız olmuş olur. Pozitif mesajlar alınır ve kadına karşı şiddet ile yeniden bir yüzleşme yaşanır. Şiddet özellikle kadına karşı şiddet olayları bana çok garip geliyor, erkek tanımının altını doldurmuyor. Çünkü bir kere her şeyi geç, adaletsiz bir güç dağılımı var öyle değil mi? Erkekle kadın bir olmaz ki! Bunu kullanan maalesef hemcinslerim var ve çok utanç verici bir durum bu. Karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde olmayı artık başarmamız lazım. Biraz sakin olalım, öfkeyi bir kenara bırakalım. Farklıyız yaradılış olarak farklı olmalıyız da aynı olursak hayatın rengi kalmaz.

“Oynadığım rol o kadar kötü ve iğrenç ki gerçekten herkes tiksinecek”

Proje sana nasıl geldi, neden kabul ettin ve filmin en kötü, en korkunç karakteri sensin, evet bu bir risk... Kabul etme sebeplerin neydi?

Ben bir oyuncuyum, mesleğim bu sonuçta. Ne kadar birbirinden farklı zıt karakterleri canlandırırsam ve karakterin mesajını seyirciye iyi verebilirsem o kadar mutlu oluyorum, kendimi bir oyuncu olarak iyi hissediyorum. Evet, bu filmde oynadığım rol o kadar kötü ve iğrenç ki gerçekten herkes tiksinecek, nefret edecek. Ben her rolde ne kadar farklı olabilirsem diye bakıyorum gelen her projeye. Bu noktada vücut enstrümanımı daha iyi kullanabileceğim, bilmediğim yönlerimi de ortaya çıkarabileceğim rolleri seçiyorum. İlk defa tecavüzcü, kadına şiddet uygulayan bir rolde oynadım. Artık yaşımız ilerliyor mu bilmiyorum, suratımızda nur mu çekildi... ;))) Onu da çözemedim... Böyle roller gelmeye başladı. İnsan kaçakçısı, tecavüzcü, üçkâğıtçı böyle rollerde beni buluyorlar. Demek ki bu rollerde yerim var! Tabii ben mesleki açıdan bütün bu rollerin bana gelişine pozitif algıyla bakıyorum.

“Rahmetli Erol Taş'ın buna benzer oynadığı çok karakter var”

‘Serçenin Gözyaşı’ filmindeki Geco nasıl bir karakter? 

Geco aslında klasik bir tip, şimdi bu kadar yoğun olmayabilir ama eskiden böyle adam çok varmış. Zaten rahmetli Erol Taş'ın benzer oynadığı çok karakter var. Köy ağası, tecavüzcü, paranın gücünü kullanan tipler bunlar. Babacan gibi yaklaşıyor ama egosu, kompleksleri olan, kadın zaafı olan ezik bir adam aslında. Karakteri oturmuş bir adam böyle bir şey yapmaz ki zaten. Doyumsuz, çok kötü biri… Çocukluğuna inelim gibi bir cümle kullanmayacağım ama elbette var bir travması yoksa böyle bu kadar iğrenç ve pislik biri olamaz. Varsa normal bir insan da olamaz, Geco da bunlardan bir tanesi. O paranın gücünü kullanıyor, ben bunların hepsini alırım, götürürüm, bunlar bende sonuçta diyor. Paradan kaynaklı bir öz güveni var, para onun yanında olduğu için özgüvenli. Günümüzde de öyle değil mi? Parayla sınarsın herkesi. 

“O adam için işte hastaydı vs. diyerek bahaneler uyduracak halimiz yok”

Kendini izlerken iğrendin mi?

Elbette! Her an lanet ettiğim, tüm nefretimi savurduğum bir karakteri canlandırdım. Nefret ettiğim karaktere bürünüyor olmak benim için büyük ve öfkeli bir deneyim oldu. Senaryoyu okuduğumda kendime şunu sordum. Soydan nasıl yapacaksın? Nefretini saklayıp o karaktere nasıl bürüneceksin? Rolü canlandırırken duygularınızı bastırmak zor iştir. Ama en baskın duygum nefret. Maalesef çokça var bu karakterden. Her yerdeler ve biz asla onları önceden teşhis edip yok etme yetisine sahip değiliz. Sadece kadınlara değil hayvanlara da aynı şeyi yaptıkları için, sapıklık içlerinde, böyle insanların kalbine yerleşmiş o duygular ve iğrenç biri. O adam için işte hastaydı vs. diyerek bahaneler uyduracak halimiz yok, pisliğin teki, her halinden belli ama bu pisliği de para, parası onun bütün pisliğini kapatıyor. İnsanı yaralayan şey de bu. Bu karakterleri oynuyoruz ki böyle insanların olduğunu görsün ve hatırlasın insanlar. 

“Kötüyüm herhalde ya bundan sonra”

Oynadığın karakterler içinde en kötüsü bu mu?

Evet. Beyrut’ta bir dizi çektik tek Türk bendim orada da insan kaçakçısıydım. Fransız ve Mısır ortak yapımı bir diziydi, NBC’de yayınlandı. Orada da başka kötüydüm. Kötüyüm herhalde ya bundan sonra.

“Sadece ekonomik özgürlük de kadına tam özgürlük vermiyor maalesef”

Peki, çevrende hem kadın arkadaşların hem genel olarak kadına karşı şiddet hikâyeleriyle çok karşılaşıyor musun?

Çok. Sonuçta ben 74 doğumluyum yani 49 yaşındayım. Bunun bir 20 yıl öncesi var, 30 yıl öncesi var yani teknoloji dediğin şey 30 yılda ortaya çıktı zaten doğru mu? Bundan 35 yıl önce TRT1’den 2'ye zor geçiyorduk, uzaktan kumanda yoktu. Ne olduysa 30 yılda olmadı mı? Her şey oldu değil mi? Bir de bunun 30 yıl öncesi var. O dönemde 16 yaşındaydım, gençtim, delikanlıydım ooo neler neler gördüm. Kültürümüz kadına karşı daha acımasız, kadın hep ikinci planda. Geçmişte kadınların ekonomik özgürlükleri yoktu çalışmazlardı, mecbur işte kocasının eline bakmak durumunda kaldılar. Ayrıca bazı gelenekler var ki kadınların hayatlarını kısıtlamaya da devam ediyor. Geçmişten bugüne geçen bazı aktarımlar hâlâ kadına karşı kullanılıyor. Bizim sorunumuz gelenek, örf, adet ve kültürle biraz ilgili ve bu noktada kadının konumu şekillendirilmiş. Ama ne zaman kadınlar ekonomik özgürlüğünü kazanmaya başladı o noktada bazı şeyler değişti, değişmeye başladı. Tabii daha yolun başındayız sadece ekonomik özgürlük de kadına tam özgürlük vermiyor maalesef. Sorun toplumda, kültürümüzde, geleneklerde, inanışta…

Kadın güçlense de şiddet görmeye, taciz edilmeye devam ediyor ama…

Maalesef bu durum devam ediyor, hâlâ kadınlarımız gece tek başına dışarıda korkuyor, toplu ulaşım araçlarında rahatsız ediliyor. Kadına insan olarak bakamadığımız müddetçe fiziksel şiddeti geçtim psikolojik şiddet hep hissedilmeye devam edecek. 

“Bana da şiddet uygulandı”

Soydan’a geçmişten bugüne baktığın zaman kadınlara karşı tutumun ve duygu değişimin nasıldı?

Şiddet uygulamadım desem yalan olur illa fiziki şiddet uygulamana gerek yok ki. Çok sinirlendiğin zaman ağza alınmeyacak şeyler de söyleyebiliyorsun ya bu da bir şiddet. Ama bana da şiddet uygulandı, bir keresinde kafama şişe atıldı, bu da benim yaşadığım şiddet. Eğer kafamı çekmeseydim o şişe kafamda patlayabilirdi. Ben sonuçta bu işi 19 yıldır yapıyorum ve yüzümden, bedenimden para kazanıyorum, ertesi günü de diyelim ki set var düşünsene? Ben hiçbir zaman bir kadının suratına şişe atmadım, atmam da... Hayatımda bu yok ama bir erkek olarak ben de şiddet yaşadım. Bunlar da görülsün, şiddet herkese karşı var. Senin canın yandığı zaman otomatik olarak sen de can yakmak istiyorsun ama sakin kalıp uzaklaşabilmek önemli. Ben kendimi tutmayı bildim ve hızlıca evden uzaklaştım, çıktım. Çok canım yandı ama diyemezsin ki bir empati kurar mısın benimle diye çünkü o zaman psikoloji diye bir şey olmaz.

“Ebeveynler nerede bırakmışsa çocuklarını oradan değerlendiriyor”

İş annede mi bitiyor? Siz erkekleri, kadınları hepimizi yetiştiren neticede annelerimiz…

Tabii ki anne başta olmak üzere ebeveynlerimizin bizi nasıl eğittiği çok önemli. Ama 18 yaşında eğitim, iş, evlilik vs. gibi durumlardan kaynaklı evden çıkıyorsun ve artık tek başınasın. Yaptığın hataları ya da iyilikleri annene ya da babana yükleyemezsin. Annene sorsalar “benim oğlum, kızım yapmaz” der ki o ebeveynler çocuklarının 18 yılını biliyor sadece. Gerisi senin kendi yazdığın hikâyen. Ebeveynler nerede bırakmışsa çocuklarını oradan değerlendiriyor aslında. Her şey kişinin içindeki karakterle ilişkidir biraz da. Melek gibi bir ailesi olup bir sürü katil, kadın kesen, döven tipleri biliyoruz. Bir kişinin anatomisiyle yani iç dünyasıyla, beyniyle, karakteriyle hayata bakışıyla ilgili her şey. Günahı, ödülü ve bedeli artık bir yaştan sonra kendisinin, onunla ilgili bence. Eğitim elbette önemli ama… Ben varoşlarda büyüdüm, gecekondu mahallesiydi, Ankara Altındağ’da geçen bir çocukluk ve gençlik var. O dönemler Çankaya’ya git aradaki farkı görürsün. Oradan çıkıp kendini yetiştirmek kime kalıyor peki? Bana kalıyor tabii ki, orada kalsaydım belki başka biri olurdum… Çevre yetiştiriyor insanı anne ve baba bir yere kadar. Anne baba doğruyu, yanlışı öğretir, daha sonrası kişiye kalmış.

“Biraz klişe olacak ama bir kıza âşık olursun ve onun peşine düşülür”

Peki, Ankara Altındağ’da serseri olarak kalabilirdin nasıl oyuncu oldun ve hayatın değişti?

Eskiden bizim mahallelerde kavga günaydın gibiydi. Çocukluğum ve gençliğim şiddetin içinde geçti. O zaman 90'lı yıllar, zor zamanlardı ve mahalleden çıkamadığımız dönemlerdi. Şehirden başka bir şehre gitme bile yoktu. Olanağın yok, hiçbir şey yoktu. Olan tek şey dolmuş ve halk otobüsü. Biraz klişe olacak ama bir kıza âşık olursun ve onun peşine düşülür. Kadınlar daha akıllıdır, sosyaldir, okur ve yazar. O imkânları elinden alınsa bile kızlar kafa olarak sosyaldirler. Kitaptan daha iyi anlarlar, tiyatroya giderler, sinemaseverler. Liselerarası Tiyatro Festivali var aslında bir nevi şiddet kullanarak girdim ben tiyatroya. Çünkü hoşlandığım kız tiyatroda ve oraya girmem lazım. Tiyatro görmemişiz, bilmiyoruz üstelik bir tane çocuk benim kıza sarılıyor niye ben onun yerinde değilim ki! Tabii ki serseriyim ya ben alınmıyorum. Bir kere deneyin hocam ve şans verin dedim. O oyuna alınmamla hikâyem değişti. Ankara Devlet Tiyatrosu’na figürasyon olarak seçildim derken konservatuvarı kazandım sonra bugünlere geldim.

Kızılcık Şerbeti dizisi ve Kayhan’a dair…

‘Kızılcık Şerbeti’ dizisini sormazsam dizinin fanları kızar bana. Dizinin bu kadar çok tutacağını öngörmüş müydün?

Çanakkale’de ‘Serçenin Gözyaşı’ filmini çekerken geldi bana bu dizi hatta ilk bölümlerinde ben yoktum. Üçüncü bölümden itibaren ‘Kızılcık Şerbeti’ne dâhil oldum. Dizinin ilk bölümünü sinema çekimleri sırasında izledim, o zaman dedim ki; “toplumu ilgilendiren bir konu, her kesimden insanın hikâyesini anlatıyor, tutmama ihtimali yok, bu iş tutar...” Geco gibi kötü bir karakterden üçkâğıtçı bir Kayhan karakterine böylece geçiş yapmış oldum. 

Kayhan’a kızsan kızamıyorsun, sevsen sevemiyorsun öyle ortada kalıyorsun.

Kayhan özünde iyi bir insan bence. Sempatik geliyor insanlara... Aslında son bölümlerden sonra daha da sevilmeye başladı sanki. ;))) Adam çok rahat, umurunda değil hiçbir şey. Kötü biri mi, kötülük kırıntıları var içinde biraz diyelim.  Ama öyle hani kızlarını yakacak, ailesini yok edecek bir karaktere de sahip olduğunu düşünmüyorum. Renkli bir karakter Kayhan, oynarken çok keyif alıyorum ve karakteri seviyorum.

 ///

‘SERÇENİN GÖZYAŞI’ 1970’Lİ YILLARDA YAŞANMIŞ GERÇEK BİR HİKÂYE…

Filmi galada izledim, bir kadın olarak etkilenmemek elbette mümkün değildi. Üstelik film çıkışı elimde karanfillerle hem o şiddetten ölen kadınları düşünüyor hem de bu saatte bir an önce sağ salim evime gitmek duygusu hatta zaman zaman gelen korku yerleşmişti bile. Eve geldim, film girişinde verilen karanfil çiçeklerini suya koydum ve şiddetten ölen, şiddete maruz kalan ve şiddetin her türlüsünü yaşayan kadınlara dualar ettim, şifa gönderdim. Yalnız yaşayan bir kadın olarak böyle bir hikâyeyi yazan sevgili büyüğüm Ali Eyüboğlu’na da teşekkür ettim. Serçeler ağladığında ölürlermiş... Biz kadınlar ne çok ağladık ve hâlâ dimdik ayakta durmaya devam ediyoruz ama içimizde ölen çok şey var. Şiddet gören her kadınla ölüyoruz, içimiz ölüyor aslında… ‘Serçenin Gözyaşı’ filmi bu hafta vizyonda, filmi izleyin çünkü şiddet bitmiyor, bitmediği için de biz kadın olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu doyasıya yaşayamıyoruz. Aslında mevzu başka kadın-erkek-hayvan değil canlı kalabilmek hayatta ama ne mümkün sağ kalma savaşında dünya…

Ali Abi bu hikâye hangi gerçek olaya dayanıyor ve bu mesele sizi neden bu kadar çok etkiledi ki hikâyesini yazmaya karar verdiniz?

‘Serçenin Gözyaşı’ 1970’li yıllarda yaşanmış gerçek bir hikâye… Türkiye’de kadınlar, dünyanın pek çok ülkesinden önce Mustafa Kemal Atatürk sayesinde birçok hakkın sahibi oldu.

Kadınların 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce belediye seçimlerine katılma, sonra muhtar olma, ihtiyar meclislerine seçilme, milletvekili seçme ve seçilme hakkı oldu. Bu amaçla 1934'te Anayasa ve Seçim Kanunu'nda yasa değişikliği yapıldı. Ataerkil toplumda kadın hakları ve feminizm aynı ölçüde gelişmedi. Bu yüzdendir ki nurlar içinde yatsın çok sevdiğim meslektaşım Duygu Asena, 1980’lerde ‘Kadının Adı Yok’ diye bir kitap yazdı. Yönetmen Atıf Yılmaz’ın filmini çektiği bu kitap Türkiye’de feminizmin fitilini ateşledi, kadınların sesi daha gür çıkmaya başladı. Bu ülkede kadınlar yıllarca erkeklerden gördükleri şiddet karşısında sustu. Son yıllarda hangi ay kaç kadının erkek şiddetine kurban gittiğinin istatistiği tutuluyor, ama toplumsal şiddet nedeniyle hayatları karartılan kadınlar onlardan kat be kat fazla olmasına rağmen onlara dair bir kayıt yok. ‘Serçenin Gözyaşı’nın film yapılmasını istememin asıl sebebi, bu ülkede söylentiler, iddia ve dedikoduların gerçekmiş gibi alınıp satılarak insanların hayatlarının nasıl karartıldığına dikkat çekmekti. İnternet ve sosyal medya hayatımıza girdikten sonra gerçek ayakkabısını bağlayana kadar yalanın dünyayı dolaştığı gerçeği, algı operasyonlarıyla olmayanın olmuş gibi gösterildiğini gördük. Maalesef sosyal medya yokken de durum böyleydi, sadece olan biten bu denli bilinir ve görünür değildi. Hayalim, bu filmi izleyen insanlara “Doğruluğuna yüzde 100 emin olmadığım hiçbir bilgiyi başkasıyla paylaşmamalıyım” dedirtmek.

“Yakın dostlarıma anlattığım bir hikâyeydi bu”

Hikâyenin filme dönüşme süreci nasıl oldu?

Zaman zaman yakın dostlarıma anlattığım bir hikâyeydi bu. Aile dostumuz Çobanoğlu ailesinin tek varisi Çağla Başak Çobanoğlu, film yapımcılığı serüvenine bu hikâyeyi hayata geçirerek başlamak istedi ve ortaya ‘Serçenin Gözyaşı’ çıktı.

“Film, Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki kadınlara gösterildi”

Filmi izlerken neler hissettiniz ve bu filmi izleyici neden izlemeli?

Her izleyeni etkileyecek bir dramlar var filmde. Film vizyona girmeden önce Bakırköy’deki Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki kadınlara gösterildi. Oradaki kadınların izledikten sonra oyunculara filmde kendilerini gördüklerini söylemeleri ‘Serçenin Gözyaşı’nın neden izlenmesi gerektiğinin göstergesidir.

Yılların usta bir gazetecisi olarak kadına şiddette geçmişten bugüne neler değişti ve değişmedi?

Kadına şiddetin azalması için cezalar ağırlaştırıldı, kadın sığınma evleri açıldı, İçişleri Bakanlığı’nca KADES uygulaması hayata geçirildi ama bu sorun azalacağı yerde maalesef arttı.

“Hepimiz buradayız, çünkü kadına şiddet insanlığa ihanettir”

Filmin sonunda sizin bir sözünüz var o söz neydi?

Filmdeki SesSİZsiniz Derneği’nin bireylere ve topluma yaptığı bir çağrı vardı, onu tamamlamak için yazdığım bir sözdü o: Hepimiz buradayız, çünkü kadına şiddet insanlığa ihanettir.

“Gülten Kaya filmi izledi ve şarkının iznini verdi”

Filmin en anlamlı sürprizlerinden biri de Ahmet Kaya’nın ‘Nereden Bileceksiniz?’ şarkısı.

Yapımcı, Ahmet Kaya’nın ‘Nereden Bileceksiniz’ şarkısını filmde kullanmak istediğini söyleyince sevgili Gülten Kaya’yı aradım, filmin ham halini gönderttim. İzledi ve sağ olsun şarkının iznini verdi. Zeynep Alasya’nın hazırladığı müzikler gibi Ahmet Kaya’nın şarkısı da filme ayrı bir renk kattı. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi