Ayna ayna, söyle bana…

Avrupa Parlamentosu’nun 17 Haziran’da Genel Kurul’da oylanacak Türkiye raporu, aslında bize bilmediğimiz bir şey söylemiyor. Dışarıdan tutulmuş bir ayna gibi, içeride milyonlarca yurttaşın bizzat yaşadığı sıkışmayı bize geri gösteriyor.

Türkiye’de her gün yaşadığımız gerçek, Avrupa’nın resmî belgelerine bir kez daha açık, soğuk ve diplomatik bir dille geçmiş işte.

Türkiye hâlâ kâğıt üzerinde Avrupa Birliği’ne aday ülke. Hükümet hâlâ gerektiğinde AB üyeliğini stratejik hedef olarak tanımlıyor. Fakat aynı hükümet, bu hedefin gerektirdiği en temel adımları atmıyor. Hukuk devleti güçlenmiyor. Yargı bağımsızlığı tesis edilmiyor. Temel haklar genişlemiyor. Basın özgürlüğü korunmuyor. Muhalefetin üzerindeki baskı azalmak yerine artıyor.

Raporun ana cümlesi çok açık: Türkiye’nin üyelik süreci, hukukun üstünlüğü ve demokratik süreçlerde somut ilerleme olmadan yeniden başlayamaz. Mesele takvim meselesi değildir. Mesele kapının ne kadar süredir kapalı olduğu da değildir. Mesele, Türkiye’nin o kapıdan geçmek için gereken asgari demokratik standartlardan uzaklaşmış olmasıdır.

Rapor bu uzaklaşmayı soyut cümlelerle geçiştirmiyor. Anayasa Mahkemesi kararlarının alt mahkemeler tarafından uygulanmamasından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının yok sayılmasından, yargının muhalefet üzerinde baskı aracı gibi kullanılmasından söz ediyor. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasını, görevden alınmasını, yerlerine kayyım atanmasını yerel demokrasiye açık saldırı olarak değerlendiriyor.

En çarpıcı bölümlerden biri Ekrem İmamoğlu dosyası. Avrupa Parlamentosu raporu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayının tutukluluğunu sıradan bir adli vaka gibi değil, Türkiye’de demokratik siyasetin geleceğini etkileyen büyük bir siyasi dava olarak görüyor. Dosyadaki iddiaların ağırlığı ile hukuki inandırıcılığı arasındaki uçurum, artık yalnızca Türkiye’de değil, Avrupa kurumlarında da görülüyor.

Bu noktada Adalet Bakanı Akın Gürlek’in adı raporda özel olarak geçiyor. Rapor, Gürlek’i eleştirmekle kalmıyor, hakkında AB düzeyinde yaptırım seçeneğinin düşünülmesini de istiyor. Bakan Gürlek’in buna verdiği tepki ise bugünkü iktidar dilinin küçük bir özeti gibi.

Gürlek, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Cumhuriyeti yargı kurumlarını hedef aldığını, bunun milli iradeye ve devletin egemenlik haklarına yönelmiş beyhude bir çaba olduğunu söylüyor. Bu cümle artık ezbere bildiğimiz bir savunma mekanizmasının parçasıdır. İçeride yargının siyasallaştığını söyleyene “milli irade” deniyor. Dışarıdan hukuk devleti uyarısı gelince “egemenlik” deniyor. Yargının bağımsızlığı tartışılacağına, köklü devlet geleneğinden söz ediliyor.

Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin tıkanmış olmasının nedeni yalnızca Avrupa’nın ikiyüzlülüğü veya bazı ülkelerin Türkiye karşıtlığı değildir. Elbette AB’nin kendi çifte standartları, siyasi hesapları ve Türkiye’ye karşı yıllar içinde birikmiş önyargıları vardır. Ama bugün asıl sorun bu değildir. Asıl sorun, Türkiye’nin kendi eliyle Avrupa standartlarından uzaklaşmış olmasıdır.

Raporun önemli bir tarafı, demokrasi ile refah arasındaki bağı da göstermesidir. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, vize serbestisi, Avrupa yatırımları, yeşil dönüşüm, sanayi politikaları ve gençlerin dünyaya açılması bu tablonun parçasıdır. Ama hepsinin ortak şartı aynıdır: hukuk devleti, öngörülebilirlik, temel haklar ve güven.

İktidar sıkışınca “AB hedefimiz sürüyor” diyor. Eleştirilince “Avrupa bize karşı” diyor. Ekonomik ihtiyaç doğunca Gümrük Birliği’nin güncellenmesini istiyor. Gençler vize kuyruklarında ezilince vize kolaylığı bekliyor. Ama bütün bu başlıkların ortak şartının demokrasi ve hukuk olduğunu söylemekten kaçınıyor.

Avrupa Parlamentosu raporu yalnızca bir dış politika belgesi değildir. Türkiye’nin içine düştüğü yönetim krizinin uluslararası tutanağıdır.

Türkiye’nin meselesi Avrupa’dan aferin almakla Avrupa’ya meydan okumak arasında sıkışmak değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, kendi yurttaşına güven veren, hukukla yönetilen, özgürlükleri koruyan, kurumları çalışan ve dünyada saygı uyandıran bir ülke olmaktır.

Rapor çarşamba günü Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda muhtemelen büyük bir çoğunlukla kabul edilecek. Dışişleri Bakanlığı ve diğer yetkililer, her zaman yaptıkları gibi, raporun “keenlemyekûn”, yani “yok hükmünde” olduğunu söyleyecek. Belki raporu çöpe atarken fotoğraf çektirip basına dağıtacaklar. Belki tepelerden yine “Eyy Avrupa!” sesleri duyacağız.

Avrupa’nın tuttuğu aynada görünen tablo kötü diye aynaya kızacağız. Ama aynayı kırmak da yok saymak da çirkinliğimizi yok etmeyecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kaya Türkmen Arşivi

Sokak

03/06/2026 07:00

Artık yeter!

26/05/2026 07:00

Yalancının mumu

21/04/2026 07:00