Oğuz Pancar
Parazitler, Göçler ve Dünya Tarihi
Dünya tarihini çok farklı göstergeler üzerinden okumak mümkün. Marx örneğin, üretim araçları üzerindeki sahiplik ve denetim gücü üzerinden okur; Fernand Braudel, coğrafyanın, iklimin ve ticaret yollarının belirlediği "uzun süre" (longue durée) üzerinden, yani olayların gürültüsünün altında yatan yavaş akan yapılar üzerinden; Max Weber, dinî ethosun ve rasyonelleşmenin ekonomik davranışı nasıl biçimlendirdiği üzerinden; İbn Haldun ise asabiyetin, yani bir topluluğu bir arada tutan dayanışma bağının yükselişi ve çözülüşü üzerinden okur. Kimi tarihçi için bunların hiçbiri belirleyici değildir: onlara göre tarih, enerji kaynaklarındaki dönüşümlerin, teknolojik gelişmişlik düzeyindeki farklılaşmaların ya da nüfus dalgalanmalarının/hareketlerinin öyküsüdür.
Bu hafta, bu yıl okuduğum ve başlıca tezlerini aktarmaya çalışacağım “Parazitler, Göçler ve Dünya Tarihi” (özgün adıyla Plagues and Peoples) ise tarih anlatısına sessiz ama acımasız bir oyuncuyu ekliyor: mikroplar.
William H. McNeill'in 1976'da yayımlanan bu önemli eseri, insanla parazit arasındaki ilişkiyi, uygarlıkların doğuşunu, çöküşünü ve coğrafi keşiflerin ardındaki gizli dinamikleri açıklayan temel bir tarihsel güç olarak ele alıyor. İnsanlık tarihi, yalnızca insanların değil, onlara eşlik eden mikroorganizmaların da tarihidir esere göre.
TARIM DEVRİMİ VE HASTALIK HAVUZLARI
McNeill'in anlatısı, avcı-toplayıcı atalarımızın göreceli olarak sağlıklı dünyasıyla başlar. Gezici küçük gruplar, parazitlerin sürekli varlık sürdürmesine izin vermeyecek kadar hareketliydi; bu yüzden erken insan toplulukları, paraziter hastalıkların büyük kısmından korunmuştu. Ne var ki yaklaşık on bin yıl önce başlayan tarım devrimi her şeyi değiştirdi. İnsanlar yerleşik yaşama geçti, hayvanları evcilleştirdi, kalabalık köyler ve şehirler kurdular.
Evcilleştirilen hayvanlar, sığırlar, domuzlar, tavuklar, ördekler, insanların yaşam alanlarına eklendiler ve bu hayvanların parazitleri, zamanla insanlara geçerek yeni hastalık havuzları oluşturdu. Sıtma, verem, çiçek, kızamık, grip gibi hastalıkların büyük bölümü hayvanlardan insanlara sıçramış patojenlerdir. Kır tarımıyla örtüşen sıtma, Asya ve Akdeniz'in ıslak havzalarında insan yerleşimini sınırlayan bir yazgı haline geldi. Verem ise hayvancılıkla uğraşan toplulukların sessiz katili oldu.
McNeill'e göre uygarlığın doğuşu ile bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı el ele gider. Tarihin ilk şehirleri, hayatta kalabilen çocukların sayısı ölümleri dengelediği ölçüde büyüyebildi. Bir toplum, belirli parazitlere karşı toplu bağışıklık (yani çocukluk çağında ölümler pahasına kazanılan direnç) geliştirene kadar büyük şehirler sürdürülemezdi. Bu, karanlık ama zorunlu bir tarihsel mekanizmaydı: Medeniyet, mikroplara ödenen bir can bedeli karşılığında inşa edildi.

İMPARATORLUKLARIN GÖRÜNMEZ SINIRLARI
Eserin en çarpıcı kavramlarından biri, gelişmiş toplumlarla dış dünya arasındaki mikrobiyolojik dengedir. Büyük imparatorluklar, parazitlerine karşı bir ölçüde dirençli nüfuslar barındırır ve bu direnç, sınır ötesine geçildiğinde bir kalkan işlevi görür.
Bunu gösteren en etkileyici örneklerden biri Çin-Hun ilişkisidir. Han İmparatorluğu ile göçebe Hunlar arasındaki sınır, yalnızca askerî bir cephe değil, aynı zamanda bir mikrobiyolojik bariyerdi. Göçebeler, Çinlilerle temas ettikçe Çin'deki hastalıklara yakalanıyorlardı; yerleşik yaşamın ve kalabalık yerleşimlerin ürettiği o karmaşık parazit yüküne karşı göçebelerin bağışıklığı yoktu. McNeill'e göre bu durum Çin'i Batı Roma'nın yazgısından koruyan etkenlerden biri olabilir: Hunlar Çin'e sırtını dayayıp batıya, Avrupa steplerine yöneldiler. İşte bu büyük göç, ilerleyen yüzyıllarda Roma’ya yıkım getirecekti.
ROMA'NIN YAVAŞ ÖLÜMÜ
McNeill'in anlatısında Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, barbar akınlarının yalnızca görünür yüzüdür; perde arkasında mikroplar vardır. Hastalık, 2. yüzyılda Antoninus vebası olarak bilinen ve muhtemelen çiçek veya kızamığa benzeyen bir salgınla imparatorluğun damarlarına girdi. Askerlerin Parthia(1) seferinden dönerken getirdiği bu hastalık, Marcus Aurelius'un ordularını sarstı. Kaynaklara göre Roma, nüfusunun önemli bir bölümünü yitirdi; imparatorluk orduları Germen kabilelerini tutmakta zorlanmaya başladı. Veba salgını, imparatorluğun demografik ve askerî kaslarını çökertti.
Daha da yıkıcı olanları Cyprian vebası (3. yüzyıl) ve son olarak Jüstinyen vebası (541–549) oldu. Jüstinyen vebası, muhtemelen Mısır üzerinden gelen kara veba (Yersinia pestis) salgınıdır ve McNeill'in anlatısında önemli bir yer tutar. Prokopius'un tanıklığıyla Konstantinopolis'te günde on binlerce insanın öldüğü yazılır; şehir neredeyse hayalet kente döner. Bu veba, Doğu Roma'yı öyle sarsar ki İmparator Justinianus'un batıda Roma'yı yeniden fethetme hayali, geri dönüşü olmayan biçimde zayıflar. Veba, Akdeniz havzasını yüzyıllar boyunca aralıklarla vurmaya devam eder; İslam'ın doğuşu ve Arap fetihlerinin hızı bile bu demografik boşluklarla ilişkilidir, der McNeill. 6. yüzyılın sonunda Arap ordularının karşılaştığı zayıflamış Bizans ve Sasani toplumları, vebanın ve uzun savaşların tükettiği toplumlardı.

KARA VEBA
Kitabın en uzun ve en etkili bölümlerinden biri 14. yüzyıl kara vebasına ayrılmıştır; McNeill haklı olarak bu salgını dünya tarihinin dönüm noktalarından biri sayar.
Öykü, sıçkı pirelerinin taşıdığı Yersinia pestis'in Orta Asya steplerinden başlayıp İpek Yolu boyunca ilerlemesiyle başlar. 1346'da Kırım'da Kefe (Caffa) kuşatması sırasında Cenevizli tüccarlar, Tatar ordusunun mancınıkla şehre fırlattığı vebalı cesetlerle karşılaştı. Bu, tarihin bilinen ilk biyolojik savaş eylemlerinden biriydi. Şehirden kaçan gemiler, 1347'de vebayı önce Sicilya'ya, ardından Avrupa'nın her köşesine taşıdı(2).
Salgının boyutu olağanüstüdür; Avrupa nüfusunun üçte biri ile yarısı arasında bir bölümü (tahminler 20 ile 25 milyon insan arasında) birkaç yıl içinde veba yüzünden hayatını kaybeder. İtalyan kent kayıtlarına göre, ölümlerin hızına mezarlar yetişmez, ölüler sokaklarda kalır, aileler üyelerini gömmekten korkar hale gelir.
Ama kara veba, salt bir felaket değil, tarihsel bir dönüştürücüdür aynı zamanda. İşçi ve çiftçi nüfusunun çöküşü, hayatta kalanların pazarlık gücünü olağanüstü artırır. Kentli işçiler ücretlerde yükseliş talep eder, serfler topraklarını terk eder. Feodal düzenin ekonomik temeli sarsılır. Avrupa'da ücret ekonomisine ve kent kültürüne geçiş hızlanır.
Papalık otoritesi, vebaya karşı çaresiz kalınca sorgulanmaya başlar. Ölümün bu kadar rastgele ve adaletsiz gelmesi, Tanrı’ya duyulan güveni sarsar.
Geleneksel açıklamaların iflası, dünyayı doğa yasalarıyla açıklama çabasını güçlendirir; McNeill, bu travmayı Rönesans ve bilimsel devrimin toplumsal zemini olarak görür. Ona göre kara veba, Avrupa'nın Orta Çağ'dan Yeni Çağ'a geçişinin görünmeyen mimarıdır. Mikroplar, kılıçtan daha keskin, yasadan daha hızlı bir devrim gerçekleştirmiştir.
YENİ DÜNYA FELAKETİ
Kitabın belki de en çarpıcı bölümü, 1492 sonrası Amerika kıtalarının öyküsü. McNeill'e göre Avrupalıların Amerika'yı fethetmesindeki asıl öldürücü silahı kılıç, tüfek veya çelik değil, Avrupa'nın mikrobiyal yüküydü.
İnsanlık tarihinde Amerika kıtaları ile Avrasya, on binlerce yıl boyunca bütünüyle ayrı kalmıştı. Bu yalıtım, iki tarafın da birbirinin parazitlerine karşı savunmasız olduğu anlamına geliyordu. Ama bir farklılık vardı; Avrupa, sayısız hayvan türünü evcilleştirmiş, kalabalık şehirler kurmuş ve bunun sonucunda en ölümcül patojen çeşitliliğine sahip olmuştu. Amerika'nın yerli halkları ise bu patojenlere karşı neredeyse sıfır bağışıklık taşıyordu.
Çiçek hastalığı (variola) bu dramın başrolündedir. Avrupa'da çocukluk hastalığı olarak bilinen, kimi zaman öldüren ama çoğu zaman atlatabilen çiçek, Amerika'da ölümcül bir kıyım aracına dönüştü. İspanyol tarih kayıtları, tek bir çiçekli kölenin bile yüzlerce yerlinin ölümüne yol açabildiğini kaydeder. Meksika'da 1520'lerde başlayan çiçek salgını, Aztek İmparatorluğu'nu Cortés'in askerlerinden çok daha hızlı bir şekilde yıktı.
Sayılar dehşet vericidir: McNeill'in aktardığı tahminlere göre Karayipler'in ve kıta Amerika'sının yerli nüfusu, 1492'den sonraki yüzyıllarda %90'a varan oranlarda azaldı. 16. yüzyılın ortalarında, salgınların henüz ulaşmadığı And dağlarının yüksek bölgelerindeki grupların, çiçek ve diğer Avrupa hastalıklarının üst üste dalgaları karşısında birer birer eridiği kaydedilir.
Amerika'nın "keşfi" ve sömürgeleştirilmesi, askerî üstünlükle değil, mikrobiyolojik asimetriyle gerçekleşti. Avrupa'nın birikimli hastalık yükü, kıta tarihinin yeniden yazılmasının en önemli silahı oldu. Bu yıkım, dünya tarihinin en büyük demografik katliamlarından biri ve McNeill'e göre modern dünyanın şekillenişinde sanayi devrimi kadar belirleyici.

FRENGİ
Kitapta konu edilen etkileyici örneklerden biri de frengi (sifilis); McNeill'in bu kez Amerika’dan Avrupa’ya “mikrobiyolojik bir hediye” olarak ele aldığı hastalık. Avrupa kaynakları, bu hastalığın 1490'larda Avrupa'da, tam da Kolomb’un gemilerinin ilk seferden dönüşüyle aynı zamanda birdenbire ortaya çıkışını belgeler. Frengi, İtalya'da mal Francese (Fransız hastalığı), Fransa'da mal de Naples (Napoli hastalığı) gibi karşılıklı suçlamalarla anılır. Her ülke, hastalığı komşusunun üzerine atar; İngilizler ve Almanlar "Fransız çiçeği", Ruslar "Polonya hastalığı", Polonyalılar "Alman hastalığı", Osmanlılar ise "Frengi" (Frank/Avrupalı hastalığı) olarak adlandırır bu hastalığı.
Frengi, cinsel yolla bulaşması ve yıkıcı etkileriyle (kemik çöküntüleri, delilik, ölüm) tüm Avrupa'yı 16. yüzyılda kasıp kavurur. Hatta bazı tarihçilerin öne sürdüğü gibi, hastalığın belirtilerinin o dönemde ağırlaşması, Avrupa nüfusunun evrimsel adaptasyon sürecinin parçası olabilir; yani zamanla patojen ve insan birbirine uyum sağladıkça hastalık daha kronik ama daha az ölümcül bir forma evrildi. McNeill bu tür evrimsel dansları, yani parazitle konak arasındaki karşılıklı uyumlaşmayı, kitabın kuramsal omurgası yapar: Tarih, yalnızca insanların tarihi değil, insan ile mikrop arasındaki evrimsel müzakerenin tarihidir.
ÇİÇEĞE KARŞI SAVAŞ
Eserin bir bölümü, aşılamanın doğuşuna ayrılmıştır. Yazar, Edward Jenner'in 18. yüzyıl İngiltere'sinde, inek çiçeği geçiren sütçü kızların çiçek hastalığına yakalanmadığı yönündeki halk gözlemini bilimsel bir yönteme dönüştürdüğünü anlatır. Çiçek hastalığına karşı, hastalık taşıyan bir maddenin sağlıklı kişiye bulaştırıldığı varyolasyon, Çin'den Anadolu'ya uzanan geniş bir coğrafyada yüzyıllardır biliniyordu. Hatta 1716-1718 yıllarını İstanbul’da, eşi İngiltere’nin Osmanlı büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun yanında geçiren Lady Mary Wortley Montagu, burada öğrendiği varyolasyon uygulamasını İngiltere'ye taşımıştı. Ancak bu yöntem, uygulanan kişiler için ölümle sonuçlanma riski taşıyordu. Jenner'in 1796'da uyguladığı ilk aşı ise çok daha güvenliydi ve insanlığın parazitlerle ilişkisinde bir dönüm noktası oldu. İnsan artık mikroplar karşısında yazgısını bekleyen bir kurban olmaktan çıkmış, onlarla mücadele eden bir konuma geçmiştir.
McNeill'e göre çiçek aşısının yaygınlaşması, modernleşmenin demografik temelini atmıştır. Çocuk ölümlerinin azalması nüfus patlamasını getirmiş, o da sanayileşmenin işgücünü, ordu kaynaklarını ve kentleşmeyi beslemiştir. 20. yüzyılda aşı kampanyalarının sömürge coğrafyalarında da yürütülmesiyle, 1977'de çiçek hastalığı insanlık tarihinde ilk kez bütünüyle yok edilmiştir.
[Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 1977'de Somali'deki son vakanın ardından, 1980'de çiçek hastalığının dünya çapında tamamen ortadan kaldırıldığını ilan etmiştir. Doğal bulaş riski sıfır olsa da, virüsün bir biyoterörizm aracı olarak kullanılma olasılığı nedeniyle çiçek hastalığı hâlâ yakından izlenmektedir. Düzenli aşılama 1980'lerde durdurulduğu için, dünya nüfusunun büyük bir kısmı artık çiçek hastalığına karşı bağışık değildir.]
Ancak McNeill burada da uyarıyor: Mikroplar yenilmedi, yalnızca denge değişti. Antibiyotiklerin yanlış kullanımı, parazitlerin direnç geliştirmesine yol açtı; sıtma hâlâ milyonlarca insanı tehdit ediyor. Yeni hastalıklarla karşılaşmamız kaçınılmaz; insanlığın mikrobiyolojik mücadelesi hiç bitmeyecektir.
William H. McNeill'in “Parazitler, Göçler ve Dünya Tarihi”, yayımlandığı andan itibaren tarih yazımının yönünü değiştirir. Bu kitap ve Alfred W. Crosby'nin Columbian Exchange (Kolomb Takası) adlı eseri, tarihe mikrobiyoloji açısından da bakılabileceğini kanıtlar (Jared Diamond'ın 1997’d yayımlanan “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı çok satan kitabı, büyük ölçüde bu iki esere dayanır).
McNeill bize, tarihin yalnızca meydanlarda ve saraylarda yazılmadığını öğretir. Tarih, aynı zamanda görünmez bir düşmanla yapılan sessiz savaşların, çocuk mezarlıklarının, boşalan köylerin ve bağışıklık kazanan toplumların öyküsüdür. McNeill'in temel içgörüsü, yani insanlık tarihinin mikrobiyolojik koşullarla şekillendiğini, yaşadığımız küresel COVID-19 pandemisiyle bir kez daha görmedik mi? Ancak pandeminin de bize gösterdiği gibi, bir salgının toplumsal sonuçlarını belirleyen asıl unsur yalnızca virüsün kendisi değil, o toplumdaki eşitsizlikler, sağlık altyapısının gücü ve siyasi yönetimin rasyonelliğidir. Mikroplar fırsatçıdır, asıl yıkımı yaratansa insan yapımı sistemlerin adaletsizliği ve kırılganlığıdır.
- Antik dönemde Hazar Denizi'nin güneydoğusunda, bugünkü kuzeydoğu İran ve güney Türkmenistan topraklarına denk gelen tarihi coğrafi bölge.
- Bu konuda tartışmalar var. Bu olayın en önemli kaydı, İtalyan noter Gabriele de' Mussi'nin 1348 tarihli eserinden gelmektedir. Ancak araştırmalar kendisinin Kefe'de bulunmadığını, hatta muhtemelen İtalya'dan hiç ayrılmadığını göstermektedir; aktardığı bilgiler başkalarının anlatımlarına dayanmaktadır ve büyük olasılıkla taraflıdır.