Esin Sungur
Yapay zeka meselesi iklim krizini gölgede mi bırakıyor?
New York Times’ın geçtiğimiz günlerde yayımladığı bir yazının başlığı dikkat çekiciydi: “Büyük tehdit iklim değişikliğiydi. Şimdi sıra yapay zekada.”
Yapay zeka gerçekten de insanlığın karşı karşıya olduğu tehditler listesinde iklim krizinin önüne mi geçti? İlk bakışta son aylarda konuştuğumuz konulara bakınca buna evet demek gerekiyor. Fakat iki tehdidi aynı terazide tartmak da kolay değil zira iklim değişikliğinin sonuçlarını bugün, şimdi, şu anda yaşıyoruz: anormal sıcak hava dalgaları, orman yangınları, seller, kuraklık, tarımsal kayıplar, su sıkıntısı şeklinde listeleyebiliriz.
Yapay zekânın getirdiği “olası” riskler ise insanlığın sonunu getirmeye kadar giden korkunç senaryoları içerse ve Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı Toby Ord gibi akademisyenlerden “İnsanlığın sonunu getirebilecek şeyler açısından bakarsak, yapay zekânın daha büyük bir risk olduğunu düşünüyorum” şeklinde açıklamalar gelse de, bunlar şimdilik henüz büyük ölçüde birer olasılık, iklim krizi gerçekliğinden farklı bir noktada. Yani iklim krizi bugün yaşanan bir felaket. Yapay zekânın varoluşsal riski ise henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal. Diğer yandan, yapay zekanın iklim krizine ayırdığımız dikkati, siyasi enerjiyi ve ekonomik kaynakları kendisine çektiği de bir gerçek.
Yapay zekâ bugün teknoloji şirketlerinin yatırım kararlarının, hükümetlerin sanayi politikalarının, enerji yatırımlarının ve hatta ulusal güvenlik tartışmalarının merkezinde. Bu arada iklim krizinin aciliyeti giderek “normalleştiriliyor”, adeta tehdit büyüdükçe konu kanıksanıyor. İnsanoğlunun yavaş yavaş oluşan şeyleri normalleştirmek gibi bir yeteneği var. Yapay zeka konusu ise çok daha yeni ve haber değeri çok yüksek.
YAPAY ZEKA DA BİR İKLİM MESELESİ
Bir diğer paradoks da, yapay zekânın iklim gündemini çalarken, aynı zamanda bu krizi büyütebilecek bir teknoloji olması. Yapay zekânın görünmeyen altyapısı veri merkezleri sunucular çalıştırıyor, sistemlerin soğutulması gerekiyor, bunların tamamı ciddi miktarda elektrik gerektiriyor. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre veri merkezlerinin küresel elektrik tüketimi 2025’te yüzde 17 artmış. Yapay zekaya odaklanan veri merkezleri yarı yarıya artmış. Bu enerji tüketimi bizi bugün tüketmez ama yapay zeka çalışmaları için gereken enerji giderek artıyor. Soru sormaktan video çekmeye giden yolda, her yaptığımız işlemle daha fazla, daha fazla, daha fazla enerji kullanacağız.
AYNANIN DİĞER YÜZÜ
Bir yanıyla dünyanın enerji ihtiyacını artıran, iklim krizine zaman içinde olumsuz katkıda bulunması muhtemel yapay zeka teknolojisi, odağına insanlığın en önemli sorununu çözmeyi alsa, aslında erken uyarı sistemleri, verimli enerji yönetimi, su kullanımı planlaması gibi alanlarda büyük yararlar sağlayabilir. Mesela daha şimdiden Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) kullandığı yapay zeka destekli sistem, uydulardan gelen verileri analiz ederek büyük metan sızıntılarını tespit ediyor ve hükümetlerle şirketlerin müdahale etmesine yardımcı oluyor. Demek ki yeni bir atom bombası ile karşı karşıyayız; asıl soru, elimizdeki teknolojiyi ve enerjiyi ne için kullanılacağımız. Yapay zekâ daha fazla veri merkezi demek. Daha fazla veri merkezi daha fazla elektrik demek. Bu elektrik yenilenebilir kaynaklardan gelirse başka, kömür ve gazdan gelirse bambaşka bir iklim sonucu ortaya çıkıyor.
Bu nedenle önümüzdeki yılların önemli tartışmalarından biri “Yapay zekâ ne kadar akıllı olacak?” sorusu kadar, “Bu zekâyı çalıştırmak için elektriği nereden bulacağız?” sorusu olacak. Bu bağlantı Türkiye açısından da gündemde. Kasım ayında düzenlenecek uluslararası iklim konferansı COP31’de yapay zekânın giderek artan enerji tüketiminin konferans gündeminde yer alacağı açıklandı. Önemli bir gündem konusu, bakalım konuşmalar neler olacak ve daha önemlisi konuşulanlardan çıkan sonuçlar olacak mı, uygulamaya yönelik adımlar atılacak mı…
ÖNCE KENDİMİZ SAHİP ÇIKALIM
Uzun yıllardır takip ettiğim ve farklı oluşumlar sayesinde içinde yer aldığım gastronomi alanının giderek üründen, topraktan, tarımdan ve genel manasıyla doğadan kopamayacağını, her bölgenin kendi özgün, yerel unsurlarıyla bir anlam ifade edip bir katma değer oluşturduğunu artık kesin olarak biliyorum. Toplumun bu konularda kafa yoran kesimi de bunun değerini biliyor, anlıyor.
Bu yolda en önemli sorumluluğun genel olarak devlet kurumlarına düştüğü düşünülse de, bu fikri hiç paylaşmıyorum. Bizde her koşulda devam eden “devlet baba bizi kurtarsın” yaklaşımı çoğu kez aşırı merkeziyetçi ve yerelde neler olduğunu bilmeden kararların verildiği bir yere gidiyor. Oysa devletin çerçeveleri iyi çizdiği bir atmosferde, üretici birlikleri, kooperatifler, meslek birlikleri ve teveccüh gösterip sahip çıkacak tüketici çok daha ön planda olmalı. Bir şeyleri toplumun kendisi sahiplenir ve savunursa, orada işlerin daha yolunda gideceğini zannediyorum. Fransızların şarapçılıkta uyguladığı kapsamlı apelasyon kontrolü bunun iyi bir örneğidir. Çerçevesini çizen hüküm ve kanunlar olsa da, burada asıl üretici birlikleri işin sahibi ve denetleyicisi konumundadır. Tabanda birlik, işine, zanaatine, mesleğine ve ekmek kapına sahip çıkma bu açıdan değerli.

Bu uzun girişi aslında Tokat’ta tanıştığım bir kooperatiften söz etmek için yaptım. Emirseyit Erzak Kooperatifi, Tokat’ın bağ kültüründe ne varsa, hepsini ürüne dönüştüren akıllı, çalışkan kadınların omuzlarında güzel işler yapan, birlikten kuvvet doğduğunun kanıtı olan bir kooperatif. İster kentin alamet-i farikası Narince asma yaprağı alırsınız, ister oturup mercimekliden erikliye muhteşem dolmalarından yersiniz, her neye elinizi atarsanız atın, bu kooperatifin gözetimi, kontrolü altında. Üretme azimleri sonsuz olan üyelerinden coğrafi işaretli tatlı tarhanayı dinlemenizi isterim; adının tarhana olması sizi yanıltmasın, hiç alakası yok aslında. Küçük kare parçalardan oluşan bu ürün aslında üzüm şırasından yapılıyor, tatlı olarak enerji vermesi için, çay kahvenin de yanında ikram ediliyor. Aslında burada, üzümün ana vatanında, meyvesinden yaprağına her şeyini kullanarak hem geleneksel tatların yaşamasını sağlıyorlar, hem de bunlardan katma değeri olan ürünler elde ederek kente de kendilerine de ekonomik değer yaratıyorlar. Önce kendimiz sahip çıkacağız derken, tam da bunu kastediyorum…