Eda Yılmayan
Bir Zümrüdüanka kuşu: Semiha Berksoy
Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı Semiha Berksoy’un resimlerinden, filmlerinden ve öykülerinden oluşan bir sergi açıldı. İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde açılan sergi tam da Berksoy’a yakışır bir biçimde ‘Tüm Renklerin Aryası’ adını taşıyor.

Rengarenk, sıra dışı, kabına sığmayan bir sanatçı Semiha Berksoy. Renkli dünyasının ardında annesiyle olan ilişkisinin payı büyük. “Şarkıyı, oyunu, resmi, heykeli annem Fatma Saime Hanımefendiden 4 yaşımdan başlayarak görmüşüm. Anneciğim çok güzel bir kadındı ve şıktı. Her sabah demir saç maşasını ısıtarak saçlarına bukleler yapar, tırnaklarını açık pembe bir pudrayla ve güderiden bir fırçayla parlatırdı. Elbiselerinin modellerini kendi çizer, kendi dikerdi. Sesi gayet ince ve ahenktardı. Bugün hâlâ bana Semiha diye seslenişi kulaklarımda çınlıyor” diye anlatır annesini Semiha Berksoy.
“Bir gün annem beni karşısına aldı, bir şarkıyı teganni ederek gösterdi. Ben de aynı şeyi yaptım ve karşılıklı oynadık. Diyebilirim ki bu benim operaya ilk adımımdı, çünkü opera, şarkı ve oyunla anlatılan bir dramdır. Resim yapmasını da bana annem öğretti. Şiir ve şarkı söylemesini de ondan öğrendim. Bugün annemden elimde kalan oyun onun yaptığı bir tablo ve benim başımdan geçen dünya çapındaki bir sanat yaşamıdır.” Sanatla olan bağını annesiyle kuran Semiha Berksoy’un hemen hemen pek çok resminde Fatma Saime Hanım çıkar karşımıza. Ressam ve heykeltıraş olan Fatma Saime Hanım, 1918 yılında henüz 27 yaşında gencecik bir kadınken üstelik ikinci bebeğine hamileyken İspanyol gribinden yaşamını yitirir. Annesi öldüğünde Semiha sekiz yaşındadır. Bu erken kayıp sanatçının yaşamında derin izler bırakır.

Annesinin kaybının ardından Semiha, amcası Basri Cenap Bey’le Boğaz’da büyük bir evde yaşamaya başlar. Fakat kısa bir süre sonra da amcası veremden ölür. Dikmen Gürün, ‘Ateş Kuşu Semiha Berksoy’ kitabında amcasının ölümünün ardından Semiha Berksoy’un kendisini adeta kocaman bir ormanın içinde kaybolmuş gibi hissettiğini yazar ve küçük Semiha’nın amcasıyla ilgili yazdığı şiirine yer verir. Şiirin son mısralarında Berksoy, “… O zaman ben boynu bükük / Bir çocuktum ne bilecek / Fakat bazen bir mahzunluk / Çöker üstüme ağlardım” diyecektir. Babası Ziya Cenap Bey, eşinin ölümünün ardından üç ay sonra başka biriyle evlenir. Babasının evlendiği genç kız Semiha’ya kucak açar. Ancak annesinin yerini kimse dolduramaz. Tablolarında anne ve çocuk arasındaki rol değişimini de görürüz. Anne küçük bir çocuk, Semiha ise genç bir kadındır. Resimlerindeki renkler kadar hüzün de çarpıcıdır. Aslında hüznünün tüm o renklerin arkasına saklandığını da söyleyebiliriz.
Sergideki önemli ayrıntılardan bir diğeri Semiha Berksoy’un dönemin ünlü sinema oyuncusu Collen Moore’la mektuplaşmasıdır. Semiha, Moore’u çok beğenir, saçlarına onun gibi kâkül kestirir. Hatta çevresindekiler ona “Colleen Moore Semiha” derlermiş.
Berksoy sahneyle ilk kez Kuşdili’nde karşılaşır, tuluatın en güzel örneklerini burada izler. Kantocu Şamran Hanım, Toto Karaca ve Naşit Bey’i Kurbağlıdere’ye bakan o tiyatroda seyreder. Yine Dikmen Gürün’ün kitabından aktaralım: Semiha Berksoy 1928’de 18 yaşına geldiğinde, ileride ne yapmak istediğine dair kararını vermiştir. Onun dünyası operadır, tiyatrodur, resimdir… Bir gün, Beyoğlu’ndaki Balık Pazarı’nda bulunan Scarelli adlı yaşlı bir şan hocasına gider. Sesini dinletir ve ondan aldığı cesaretle soluğu İstanbul Konservatuarı’nda ses uzmanı soprano Nimet Vahit Hanım’ın yanında alır.

Nimet Vahit, ressam Osman Hamdi Bey’in torunudur. Osman Hamdi aynı zamanda Sanayi-i Nefise Mektebi’nin yani bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kurucusudur. Berksoy ilk konserini 1929 yılında Union Française’te verir. Onu en çok etkileyen aryada (Chanson Indoue) mitolojik bir kuştan Phoenix’ten söz edilir. Phoenix küllerinden yeniden doğan Zümrüdüanka kuşudur. Sergide yer alan oto portrelerinden birinde Berksoy kendini Zümrüdüanka olarak resmeder.
Suat Derviş’in ilk eşi Semiha Berksoy’ın amcası
Semiha Berksoy’un sanata olan tutkusu hiç dinmez. Tiyatro ve operanın yanı sıra Güzel Sanatlar Akademisi’nde Namık İsmail’in atölyesinde eğitimler alır. Bu atölyedeki çizimleri sergide de yer alıyor.
Tüm resimleri arasında dikkatimi çeken Suat Derviş portresi oldu. Sergide resmi görür görmez portrenin fotoğrafını Derviş üzerine çalışan Araştırmacı Serdar Soydan’a gönderdim. Soydan da resmi ilk kez görüyordu.

Yazımı hazırlarken başka bir ayrıntı dikkatimi çekti. Berksoy, Suat Derviş’in portresinin altına “yengem Suat Derviş” diye yazmıştı. Yine sevgili Serdar Soydan’la haberleştim. Soydan her zamanki titiz çalışmasıyla karanlıkta kalan bir bilgiyi aydınlattı. Suat Derviş’in ilk kocası Semiha Berksoy’ın amcası Seyfi Cenap Berksoy imiş. Sergide yer alan bir resim, bizi Suat Derviş’in yaşamında bilmediğimiz bir ayrıntıya götürdü.
Nazım Hikmet’e olan aşkı
Tablolarında annesinin yanı sıra yakın çevresinde bulunan kişileri de resmeder. Fikret Mualla, Dikmen Gürün, kızı Zeliha Berksoy, belgeselini çeken Kutluğ Ataman’ı çizdiği tablolarını da sergide görebilirsiniz. Nazım Hikmet ise resimlerinde annesi Fatma Saime Hanım kadar belirgindir. Bazen bir silüet bazen portre olarak çıkar karşımıza Nazım. Darülbedayi ’de başlayan aşkları daha sonraki yıllar dostluğa evrilir. Berksoy, “Ben Nazım Hikmet’e önce kitaplarından vuruldum, âşık oldum” diyecektir. İkilinin dostluğu şairin Bursa Cezaevi yıllarında da devam eder. Hatta Nazım Hikmet’e gelir sağlanması için Berksoy, Tosca operasını şairin çevirmesini ister. Nazım Hikmet ve Semiha Berksoy’un mektuplaşmaları Berksoy’un kızı Zeliha Berksoy’un ön sözüyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.

Mektuplarda ikilinin dostluklarını okuyoruz. Berksoy kimi zaman Nazım’ı hapishanede ziyaret eder kimi zaman da uzaklardan şairin istediklerini gönderir.
Bu yardımlaşmaları sadece Nazım Hikmet’le de sınırlı değildir, Berksoy şairin annesi Celile Hanım’la da yakın dosttur. Her iki kadın Nazım Hikmet’in cezaevindeki koşullarının iyileştirilmesi için çaba gösterir. Hatta dönemin hükümeti tarafından Berksoy’un attığı her adım bilinmekte, Bursa Cezaevi’ne yaptığı ziyaretler kayda alınmaktadır. Dönemin valisi bir gün Semiha Berksoy’u çağırır, hapishane ziyaretlerinin amacını sorar. Berksoy sadece “Onu Seviyorum” diye yanıtlar.
Sanatçı 1934 yılında Ankara’ya davet edilir. Halk Evi’nde prova yaptıkları sırada Mustafa Kemal Atatürk locasından provayı izler ve çok beğenir. Provadan sonra da akşam köşke davet edilirler. Berksoy o geceyi şöyle anlatıyor:
…Nihayet büyük Gazi’nin eli bana da uzandı. Takdim edilirken bakamayacağımı zannettiğim gözlerinin içerisine göstermiş olduğu tevazu ve hüsnü teveccühten cesaret alarak bakabildim… Sonra Afet Hanımefendi’ye takdim edildik… Sonra Nimet Vahit ve ben piyano ile şarkılar söyledik. Gazi hazretleri ve Afet Hanım… Herkesi alkışlıyorlardı. Şükrü Kayabey benim Avrupa’ya gitmem lazım olduğunu söyledi. Sesimi plağa aldılar…Ertesi gün Necip Ali Bey bana “akşam mevzubahis oldunuz, sizi Avrupa’ya göndereceğiz” dedi.

Semiha Berksoy 1936 yılında ses eğitimi için Berlin’e gönderilir. Aldığı müzik eğitiminin yanı sıra Berksoy Almanya’da pek çok konser verir. Ankara’ya döndükten sonra tam olarak umduğunu bulamaz. O dönem İstanbul Radyosu’nda Müzik Yayın Şefi olan Cemal Reşit Rey, Berksoy’a el uzatır, Berksoy radyoda bir konser verir. Ardından yine Ankara yılları başlar. Carl Ebert’le bir araya gelir. Tosca için çalışacaktır Berksoy.
Nahit Sırrı Örik bakın Berksoy’la ilgili neler yazar:
“Emsali az olan azametli sesi, Semiha Berksoy hançeresinde garp musikisi için yetişmiş kadın seslerimiz arasında en gür ve kıymetli teganni esnasında enstrümantasyonu tadiller, azaltmalar yapmasına hiç hacet bırakmayacak belki yegâne sese sahiptir, en çok tiyatro görgüsüne sahip olan da kendisidir.”
Sergi salonunda Nazım Hikmet’in senaryosunu yazdığı Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini üstlendiği, Semiha Berksoy’un oynadığı ‘Söz Bir Allah Bir’ filminden de bir bölümü izleyebilir, sanatçının meşhur, rengarenk adeta bir tiyatro sahnesini andıran yatak odasına ait fotoğrafları da görebilirsiniz.
