Eşit Yurttaşlık Yerine Aile Mi?

Mekiye Akyel doğduğunda, ölen ablasının kimliğini vermişler, kendi kimliği hiç olmamış. Şimdi cansız bedeni kayıp, henüz kendi mezarı da yok.

Şiddet gördüğü kocasından boşandıktan sonra çocuklarına yönelik şiddeti durdurmak için gittiği eski kocasının evinde kayıplara karışan Mekiye’nin ablası, adalet arıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun, 6 aylık raporlamayı paylaşmak ve artan şüpheli ölümlere dikkat çekmek için, yakını kadınları bu şekilde kaybetmiş ailelerle birlikte yaptığı basın toplantısında abla Halime, kardeşine seslenerek “kimliğin olmadı ama mezarın olacak kardeşim” diyor, söz veriyor…

Basın toplantısında arka arkaya söz alan ailelerin dile getirdikleri, kadın şüpheli ölümlerinin ne kadar ağır bir sorun olduğunu bir kez daha ve çok daha sert biçimde ortaya koydu. Yüksekten düşme ile hayatını kaybetmiş Aysun Yıldırım’ın annesi 9 senedir kızının intihar etmediğini kanıtlamaya çalışıyor. Cansız bedeni, bir halıya sarılı olarak suda bulunan Sedef Güler’in annesi dosyadaki otopsi raporuna bile ulaşamıyor ama kızını sardıkları halı eline verilebiliyor.

OLAY YERİ İNCELEMESİ BİLE YAPILMAMIŞ DOSYALAR VAR

Havin Aşkan, Eda Küçükbaltacılar, Duygu Bölükbaş, Elif Özkan ve Ceren Ünal’ın ailelerinin anlattıklarına da insan inanmak istemiyor. Hepsi de aynı biçimde, evinde, “kendini asarak intihar ettiği süsü verilerek” bulunmuş. Hepsinde aynı şekilde olay yeri incelemesine çıplak gözle bakılması bile ölümün mantıken böyle gerçekleşemeyeceğini açıkça ortaya koyduğu; banyoda duş ortamında o boy ve kiloda kadınların intiharının mümkün olmadığı ve hepsinde maktul tırnak arasında erkek DNA bulunması kadar somut delil olduğu halde, bu dosyalar kapanabilmiş. Bu nasıl olabilir diye hayret ediyoruz değil mi? Buna cevabı da yine aileler veriyor; olay yeri incelemesi bile yapılmamış dosyalar var. İntihar notu bırakıldığı iddia edilen bazı dosyalarda el yazısı karşılaştırması bile yapılmamış. Bazılarında telefon kayıtları bile incelenmemiş; bir annenin deyimiyle “koskoca emniyet teşkilatı, bir android telefonun ekran kilidini açamamış” … Akıl almaz boyutta ihmaller silsilesi…

Bırakın etkin soruşturmayı bir soruşturmada asgari olarak yapılması gerekenler bile yok, ortada soruşturma yok. İşte bu yüzden sadece ilk saatlerde olay yeri inceleme ve delil toplama düzgün yapılsa ortaya çıkabilecek gerçekler karanlıkta kalıyor. Tam bir cezasızlık anlamına gelen bu adaletsizlik, şüpheli ölümlerde gerçeğin karanlıkta kalmasına ve benzeri yeni ölümlerin yaşanmasına neden oluyor. Bu açıdan bugün mesele yalnızca tek tek dosyalar da değildir. Karşımızdaki sistemli cezasızlık politikası. Ülkede komedyenler, sanatçılar, seçilmiş siyasetçiler hukuksuz biçimde hızla tutuklanabilirken, kadına karşı suç işleyenlerin sırtının sıvazlanması…

ŞÜPHELİ ÖLÜMLE HAYATINI KAYBEDEN KADINLARIN AİLELERİ, AİLE SAYILMIYOR MU?

Peki biz bu noktaya nasıl geldik?

Şüpheli kadın ölümlerinde devletin sorması gereken soruları sormak, cevapları bulmak, delil toplamak, tanık bulmak; kolluğun, savcının, adli tabibin yapması gereken her görevi üstlenmek zorunda kalan aileler, siyasi iradenin sorması ve çözmesi gereken bu sorunun da cevabını veriyor. Aysun Yıldırım’ın annesi Hüsniye Yıldırım çok önemli konuları ve bu asıl meseleyi de dile getirdi: “İstanbul Sözleşmesinden 1 gecede çıkanlar 9 senede kızımın gerçeğini ortaya çıkarmıyor… Açıklama istiyoruz. Ben de bu ülkenin vatandaşıyım. Vatandaşlık haklarım var, özlük haklarım var…”

İşte meselenin iç içe iki ana yönü; İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek ve bunun kadınların “vatandaşlık” tanımını nasıl değiştirdiği. Şöyle ki; geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, mesele yalnızca uluslararası bir sözleşmeden vazgeçmek değilmiş. Asıl mesele, uzaklaştığımız evrensel hakların yerine ne konulduğu? Oluşan boşluğun nasıl doldurulduğu?

Bu boşluk eşit yurttaşlıkla değil, aile ile dolduruluyor. Kadın artık bağımsız hak sahibi bir birey olarak değil; anne, eş ve bakım veren kimliğiyle tanımlanıyor. Böylece devlet kadının hak ve özgürlüklerini güvence altına almak yükümlülüğünden de kurtuluyor, kendini sadece aile kurumunu korumaya adıyor. Yıllardır yürütme, yargı, idari düzenlemeler ve Diyanet ele ele verip birbirini tamamlayarak kadın haklarını sadece aile içinde tanımlamak peşindeler. Peki sonuç?

Kadınlar en çok aile içinde öldürülmeye devam ediyor. Aile koruma iddiası ile ölümcül şiddetin artışı arasındaki bu uyumsuzluk nasıl açıklanır?

Öte yandan şüpheli ölümle hayatını kaybeden kadınların aileleri aile sayılmıyor mu? Eşit vatandaşlık hakları yok mu?

“Bir şey değişmeyecek, kadınlar korunacak” denilerek İstanbul Sözleşmesi'nden imza çekildi ama en önemli esaslarla oynanıyor. Bu sürecin en ağır etkisi, yalnızca bir uluslararası güvencenin kaybı değil; kadınların eşit yurttaşlık fikrinin adım adım aile merkezli bir vatandaşlık anlayışıyla ikame edilmeye çalışılmasıdır ki bugün asıl mücadele edilmesi gereken de budur.

Şüpheli ölümlerde artış, evrensel haklarımızdan ve şiddetin esas ilacı olan “toplumsal cinsiyet eşitliğinden” uzaklaşmamız nedeniyledir. Başımıza gelen bütün bunlar, evrensel haklarımız yerine “yerli ve milli” addedilen bir kültüre mecbur bırakılmak istendiğimiz için. "Toplumsal cinsiyet adaleti" gibi kadını "fıtrat" gereği "tamamlayıcı" rolde gören, eşit görmeyen, sadece aile içinde tanımlayan politikalar yüzünden öldürülüyoruz.

DEVLET NİYE VAR?

Şimdi benzer bir durum çocukların da başına gelmek üzere. TBMM gündemine gelen kanun teklifi, çocuk adalet sisteminde, evrensel “çocukluk” tanımıyla oynayacak değişiklik öngörüyor. Merkezine adaleti değil, cezayı alan bu teklife göre, suç işlemiş çocuklara verilen cezalar artırılıyor, yaş indirimi sınırlandırılıyor, kapalı cezaevinin yolu genişletiliyor. Bir yandan da "suça sürüklenen çocuk" kavramı değiştirilerek çocukları suça iten yoksulluk, ihmal, istismar ve eşitsizlik örtülmek isteniyor.

Teklif bununla da sınırlı değil. Çocuklarının işlediği suçlar nedeniyle ailelere daha ağır yaptırımlar öngörülüyor. İşte yine karşımızda aile.

Evrensel çocuk hakları, çocukların güvenli koşullarda büyümesini garanti altına almak, yoksullukla mücadele etmek, ailelere sosyal destek sağlamak, koruyucu hizmetleri güçlendirmek gibi türlü önlemi devletlere yüklerken, biz yine devletin tüm yükümlülüklerini ailelerin üzerine yıkmasıyla karşı karşıyayız.

Dört çocuktan birinin okula aç gitmesini umursamayanlar şimdi onları ve ailelerini daha ağır cezalandırmanın peşinde.

Çocuklar MESEM'lerde çalışırken ölür, istismara uğrar, çetelerin eline düşerken, eğitimden, sosyal hizmetlerden, güvenceli yaşamdan ve dahi tokluktan mahrum bırakılırken, önce devlet görevini yapmalı, çocukları koruma yükümlülüğünü yerine getirmelidir.

Kadınların ve çocukların yaşadığı sorunları ve emek gücüyle geçinmeye çalışan tüm hanelerde yaşanan geçim derdini, yani bu toplumun en ağır meselelerini, hep aileler çözsün isteniyorsa devlet niye var?

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gülsüm Kav Arşivi

Pikaçu iklim için koşuyor

23 Kasım 2025 Pazar 07:00