Bahattin Yücel
HTŞ Suriye’de iktidara geldi: Bayrağımız Nusaybin’de neden indi?
1.Dünya Savaşı uzun yıllar düşman olan iki büyük devletin tasfiyeleri ile sonuçlandı; Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı.
İngiltere’nin savaşın ardından imzalanan Versailles anlaşması ile Ortadoğu’nun yeni siyasal haritasını belirlemesi, bir anlamda savaş ganimetiydi. Süveyş Kanalının denetimi ve sonrasında dünyanın yeni enerji kaynağı olan petrol bu topraklardaydı.
Ortadoğu’daki Arap aşiret topluluklarının devletleştirilmesi, 1920’li yıllarda başladı. Bölge Sünni İslam ortak paydasında, ağırlıklı olarak İngiltere’nin ve Fransa’nın etki alanında bırakıldı.
1.Savaşın ardından geçen kısa süre sonunda kurulacak Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşmasıyla, Misak-ı Milli ‘de yer alan, Musul ve Kerkük üzerindeki hak iddiasından vazgeçti. Ortadoğu’da savaşan subaylardan oluşan, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun önde gelenleri, çok düşük bir pay karşılığında, Bölgenin petrol kaynaklarından uzak durmayı yeğlediler. Lozan Anlaşmasıyla egemenlik hakları tanınan Ankara, 1950’li yıllarda ABD ve İngiltere‘nin NATO üyeliği ile başlayan baskılarına kadar bu duruşunu korudu.
Menderes’in Başbakanlığındaki DP hükumeti, Cumhuriyeti kuranların yaklaşımlarını terk ederek Bölge ile ilgilenmeye başladı. Irak’taki askeri darbe ve Suriye’nin Nasır yönetimindeki Mısır ile kurmaya çalıştığı ittifak girişimleri ABD-İngiltere iş birliğini telaşlandırmış olmalıydı. Petrolün öneminin farkında olan NATO üyesi ikili, Türkiye’yi Suriye’ye askeri müdahale de bulunması konusunda ikna ettiler.
Türkiye Suriye sınırındaki İslahiye’de zırhlı birliklerini konuşlandırdı. Ancak Sovyet iktidarı döneminde Rusya’nın örtülü tehditleri, bu müdahaleyi önledi.1957 Suriye Krizi, Soğuk Savaş döneminde yaşanan uluslararası bir gerilimdi. Bir yanda Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Lübnan, Ürdün ve CENTO; diğer yanda ise Suriye, Sovyetler Birliği, Mısır ve Bulgaristan yer aldı.
Yaklaşık 70 yıl aradan sonra, Türkiye bir süredir örtülü götürdüğü, Suriye ilgisini artık gizlemeye gerek duymayan bir çizgiye taşıdı. Kuşkusuz bu gelişmede Bölgenin eski oyuncularının Ortadoğu’dan çekilmelerinin de etkisi vardı.
Sovyet yönetiminin bitişinden yıllar sonra, Rusya’nın Suriye’de Esat rejiminden desteğini bir günde çekmesiyle, ABD güdümünde bu ülkede kurulan, radikal İslamcı yönetim artık iktidar.
Bir zamanlar kimlik haklarından bile yoksun bırakılan, Kürtlerin ABD desteğine aşırı güvenle siyasal karar mekanizmalarında başat rol alma istekleri, kısa sürede gündemden düştü. Türkiye Güneydoğu sınırlarında özerk bir Kürt Bölgesi oluşturma girişimlerini, beklenmedik şekilde boşa çıkardı.
Suriye Sünni İslam çizgisinde radikalleşirken, İsrail’in Golan dahil sınırlarını genişletmesi, salt rastlantı ile açıklanacak bir gelişme olamaz.
ABD’nin Bölgedeki işbirliği tercihini yakın ilişkiler içinde bulunduklarını her fırsatta dile getiren Başkanının açıklamalarına bakınca; 1957 yılında oluşan İttifakın, yeni bir yapılanmayla karşımıza çıktığı anlaşılıyor. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Lübnan, Ürdün’den oluşan o zamanın Batı kanadında artık Suriye var.
Türkiye’de iktidarın ABD ile ilişkilerini muhalefet ve özellikle DEM Yönetiminin tahmin edemeyeceği kadar sıkılaştırdığı ortaya çıkıyor. Özellikle “kurucu önder” nitelemesiyle, bölgedeki Kürt siyasal hareketlerini de yönetebileceklerine inandırılanların, kameralara yansıyan özgüvenli yürüyüşleri ve demeçlerinin fazla anlam taşımadığı ortaya çıkıyor.
Durumu tahlil etmek yerine, Nusaybin’de parti grubu toplantısı yapmanın amacını tahmin etmek de hayli zor. Hepimizin ortak paydası Türk Bayrağını indiren, provokasyonun kamuoyunda yarattığı tepki, DEM’ i yeni bir yol haritası çizmeye zorlayabilir.
Gerçekte olanlar; Anglo-Sakson İttifakının Ortadoğu’da iş birliği yapmak istediği siyasal çizginin; Türkiye’deki Türk-İslam Sentezinin benzerini Suriye’de bir tür Kürt-İslam sentezine dayandırmaya karar vermesidir.