Nereden geliyoruz… Nereye gidiyoruz…

Her konuda olduğu gibi, ekonomide de gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemezsek, son düğmeyi doğru deliğe denk getiremeyiz. Bu nedenle geçmişi, nereden gelip nereye gittiğimizi iyi bilmeliyiz. Kâh doğruları bulup günümüze uyarlamalıyız, kâh yanlışları tespit edip uzak durmalıyız.

Ben de önümüzdeki birkaç yazımı Türkiye ekonomisinin dönemlerine ayıracağım.

Bir asır önce, 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de müthiş bir zafere dönüştü. Dünyanın görüp görebileceği en muzaffer komutanın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki Türk Ordusu karanlığı boğdu.

Bu büyük zaferin 100. yıl dönümünde, ekonomi başlığı ile açılan yeni cephe ile başlayayım dedim yazı dizisine.

Bu büyük zaferin ardından yurdun düşmandan temizlenmesi ve nihayet Mudanya Mütarekesi’nin de imzalanması ile Kurtuluş Savaşı fiilen bitti.

Şimdi sırada “ekonomik zaferler” dönemi vardı. Atatürk “Kalkınmamızın, ilerlememizin temel şartı iktisadi hayatı canlandırmaktır.” diyordu.

Üstüne basa basa “Savaş meydanlarında değerli evlatlarımızın süngü ve silahlarının zaferi yeterli değildir. Bu zafer ve başarı çok büyüktür; ancak, gerçek refah ve mutluluğa sahip olabilmek için, asıl bundan sonra çalışmak gerekir. Sizin için zafer ve ilerleme alanı ekonomide, ticarettedir.” diye yeni hedefi işaret ediyordu.

Önce Balkan Savaşları, ardından Birinci Dünya Savaşı ile tarumar olmuş bir halk ve ekonomi…

O yıllarda ülke ekonomisinin temeli olan tarım, bitmişti. Ne ekilecek alan kalmıştı ne de ekecek köylü. Hoş ekilecek ne vardı o da tartışılır. Savaştan henüz çıkmış hâlâ cepheden görünen dumanların isi altında kuruldu işte bu ülkenin ekonomisi.

Henüz yeni Türk devleti kurulmamışken, cumhuriyet bile ilan edilmeden önce, Lozan barış görüşmelerini sürdürdüğü dönemde Gazi Mustafa Kemal, Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’ni topladı. Bugün bile bu ileri görüşlülük insanın içini titretiyor.

Kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ekonomik yol haritasına ihtiyacı vardı. Tarım elden geçmeliydi. Toprak sahipliği ve vergilendirme meseleleri açıklığa kavuşmalıydı. Ticaretin kuralları belirlenmeli, bir düzene oturtulmalıydı. Sanayimiz yoktu. Oluşturulmalıydı. Bilgiye nasıl ulaşılacak, sermaye nasıl sağlanacak, en ince detayına kadar hesaplanmalıydı. O halde bankacılık sistemi oluşturulmalıydı. Ortada bir sermaye birikimi olmadığı için özel sektörden de bir katkı beklemek o yıllar için söz konusu değildi. Ama yeni kurulmuş da olsa artık bir devlet vardı. Devletin eli vatandaşının elbet üzerinde olacaktı. Piyasa ekonomisine yönelik bir iktisadi kalkınma modelinde karar kılındı. Cumhuriyet tarihine geçecek somut adımlar atıldı. Alınan kararların bazıları şöyleydi:

• 1 milyon liralık sermayesinin 250 bin lirasını, bizzat Atatürk’ün verdiği ve Celal Bayar’ın liderliğinde Türkiye İş Bankası’nın kurulması.

• Sanayi dallarının kurulması ve sanayinin teşviki kanunu.

• Demiryolu işletmelerinin millileştirilmesi ve kabotaj kanunu.

• İç gümrüklerin kaldırılması ve dış ticaret için koruyucu gümrük tarifelerinin oluşturulması.

• Her ilde ticaret, sanayi ve esnaf odaları ile bağlı okulların kurulması.

• Bütçe gelirlerinin neredeyse yarısını oluşturmasına rağmen çiftçinin üzerinde yük olan aşar vergisinin kaldırılması, tütün tarımının serbest bırakılması, kooperatifçilik kanunu yapılması.

• Amele tabiri yerine işçi denilmesi, sendika hakkı, 8 saatlik mesai sınırı, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın kabul edilmesi, ücretli izin hakkı, işçilerin sağlığı için sıhhat vergisi, hastane ve dispanser yükümlülüğü olması.

• Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması.

• Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanması.

Sonrasında ne mi oldu? Az laf çok iş ilkesi benimsendi ve 1923 - 1929 arasındaki dönemde Türkiye ekonomisinde uzun yıllar çok önemli ağırlığa sahip pek çok fabrika, tesis, kurum açıldı. Üstelik bu açılan fabrikalar sadece ekonomiyi düzeltmek için değil tıpkı şeker fabrikalarında olduğu gibi eğitim kurumları, tiyatro sahneleri, kursları, yurtlar ile sosyal hayata da fazlasıyla hizmet ediyordu.

1923-1930 yılları arasını Cumhuriyet’in de ekonominin de kuruluş yılları olarak kabul etmek lazım. 1929’da o meşhur ekonomik buhran patlamasa belki de işler farklı olabilirdi.

“Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz?” koymuştum yazının başlığını “Geldiğimiz yerin” anısına o büyük şair Nâzım’la bitirmek isterim yazıyı…

“Yüz, yüz elli yıl önce doğmuş olsaydım eğer
Saygı duyacaktım büyük Fransız inkılabına.
(…)
O devirde yaşamadım
Ama hâlâ heyecanla söylerim Marseyyezi.
Şimdi bir de yirmi yıl kadar öncesini düşün:
Farzet ki Afrika’da, Asya’da filan bir sömürge çocuğusun,
Elbette hayranlıkla seveceksin Türkleri, bizi,
Emperyalizmin tırnağından koparıyoruz diye istiklalimizi."

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mine Uzun Arşivi