Mehmet Yaşin
Yoksullar sembolsüz kaldı!
Az gelirliler (doğrusu yoksullar olacak), kendilerini tanımlayan sembolleri yavaş yavaş kaybediyorlar. Yeni bir sembol bulmak artık imkansız gibi bir şey.
Ekmekle karın doyurmak, yoksulluğu anlatabilmek için kullanılan en güzel fotoğraflardan biriydi.
Belediyelerin Halk Ekmek bayilerinin önündeki kuyruklar, yoksulluğu simgelemek için uzun yıllar kullanıldı!
Ama ekmekler küçüldü, sandviç boyutuna indi, zam üstüne zam geldi. Türk yoksulu karnını doyurabilmek için bir yerine beş ekmek almak zorunda kaldı. “Düz Ekmek”, yani fırınların özel olarak ürettiği ve astronomik fiyatlara satılan ekmekler dışında kalanlar, hala yoksulluğu simgelemek için kullanılıyor!
Ekmeğin içine bir katık lazım!
Ekmeğin içine her türlü katık yakışır. Peynir, zeytin, helva, acılı salça, annemin yaptığı gibi çemen! Ne koyarsan olur.
Saydığım yiyecekler sanki masallarda kaldı.
Pastırmayı, kaşarı, salamı, sucuğu, katık olarak kullanmayalı yıllar oldu. En iyisi bu çok kıymetli ekmek aralarını da unutun artık… Ama altın yerine düğün hediyesi olarak götürebilirsiniz. Gelinin boynuna bir kangal sucuk taktığınızı düşünebiliyor musunuz!
Simit, kuru fasulye, pilav üstü nohut, sade suya çorba da artık yoksulluğu simgeleyemiyor. Onlar da sınıf atladı!
KURU SOĞAN FAKİRİ NEDEN TERKETTİ?
Bir zamanlar, yoksulluğu anlatabilmek için, “kuru soğan” sembolü de kullanılırdı.
O da fakir sofralarını terk etti.
Geçenlerde fasulyenin yanında canım soğan istedi. Babam usulü, bir bütün soğanı bir yumrukta darmadağın ettim. Ortadaki “cücüğü” ağzıma attım.
Birden gözlerim yaşardı, burun direğim sızladı. Böylesine acısını hiç yememiştim.
Meğerse bu soğan Hindistan’dan gelmiş. Onun için fiyatlar uçmuş gitmiş.
Vah güzelim yerli soğan… Vah sana!
Bunu nereden öğrendim?
Ömer Fethi Gürer’den.
Edebiyatın cumhurbaşkanı nasıl Doğan Hızlan ise tarımın cumhurbaşkanı da bence CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’dir.
Kendisini televizyonlardan tanıyorum. Nerede dertli üretici varsa mutlaka oradadır.
Tarlada, kahvede, hayvan damında, traktörün üstünde, üretici toplantılarında…
Ondan ilham alarak, bu hafta size, yoksullara ihanet eden soğanı anlatacağım.
Geçenlerde soğan çorbası yapmak için mutfağa girdim. Bu çorbayı çok severim. Tek sorun, çorbayı içerken üstüne rendelenen peynirin sünmesi. Uzayıp giden peynir, bir türlü kopmak bilmez, alttan sakala, üstten bıyığa yapışarak, insana zor anlar yaşatır.
Bu çorba artık her ne kadar lüks restoranların menülerinde yer alsa da aslında fakir yemeğidir.
Yemek tarihi kitapları, antik Yunan ve Roma'da fakir halkın en sevdiği çorba olduğunu belirtirler. Soğan çorbası, Fransız mutfağına ancak 18. yüzyılda girmiş, oradan da dünya mutfaklarına dağılmıştır.

SOĞAN KAVURURKEN BEYNİMİ DİNLENDİRİRİM
Aslında konumuz, soğan çorbası değil, soğanın kendisi. Konuya iflah olmaz bir soğan tutkunu olduğumu söyleyerek başlayabilirim. Tadını sevmemin yanı sıra, beynimi soğan kavururken dinlendiririm.
Çünkü o an soğanın cızırtısını dinlemek, karamelize olurken ortaya çıkan tatlımsı kokuyu koklamak, yanmasın diye rengine dikkat etmekten başka hiç bir şey düşünmem.
Soğan sevgimin gerisinde, rahmetli babamın olduğunu tahmin ediyorum. Evde ne zaman kuru fasulye pişse, babam hemen bir baş soğanı masaya koyar, üstüne sert bir yumruk atıp onu parçalardı.
Ona göre soğana bıçak değince tadı bozulurdu.
Sonra, parçalanan soğanın ortasındaki "cücüğü" benimle paylaşırdı. Çünkü evde en büyük çocuk bendim.
Babam, soğanın en lezzetli yerinin cücük kısmı olduğunu ısrarla söylerdi. Gerçekten de öyleydi. O gün bu gündür soğanın hem cücüğünü hem de tümünü çok severim.
Bir de rahmetli Tuğrul Şavkay'la, Kahraman Maraş'a giderken, bir yol üstü lezzet durağında yediğim soğan kebabını hiç unutamam. Kebap dediysem aklınıza et gelmesin. Bu, etsiz bir kebaptı. Fırına atılan soğanlar, iyice yumuşayınca, bir tabağa konuyor, kaşık arkasıyla eziliyor, üstüne nar ekşisi, zeytinyağı, tuz, kekik, kırmızı pul biber ekilip servis ediliyordu.
O soğanın tadı damağımdan hiç silinmedi.
SOĞANI İLK KİM YEMİŞTİR, NEREDE YETİŞMİŞTİR….
Bu kadar çok sevdiğim sebze hakkında ne biliyorum diye düşününce, cahilliğimden yüzüm kızardı. Başladım sayfaları çevirmeye. Kimdir, necidir, ilk nerede yetişmiştir, ilk kim yemiştir? Kafama üşüşen binlerce sorunun yanıtı aramaya başladım.
Bakın neler buldum:
*Soğanın tarihi, 5 bin yıl öncesine dayanıyor. Anayurdu, Orta Asya ve Mezopotamya.
*Yale Üniversitesi arşivlerinde bulunan ve dünyanın ilk yemek kitabı sayılan üç küçük kil tablette, Mezopotamya mutfağının en önemli sebzesinin soğan olduğu belirtiliyor. Bu mutfakta, soğanın yanı sıra pırasa ve sarımsak da kullanılıyordu.
*Bu tabletlerdeki tarife göre, çok sevilen soğan böreği şu malzemelerle yapılıyordu: Hint tavuğu (hindi), su, süt, tuz, yağ, tarçın, hardal otu, bol soğan, irmik, pırasa, sarımsak, un, turşu suyu, kavrulmuş dere otu tohumu, nane ve lale soğanı. (Bu kadar malzemeyle ben de lezzetli olurdum!)
*Soğanın M.Ö 2000 yılında, İpek Yolu aracılığı ile Avrupa'ya geldiği sanılıyor. Soğanı, Yeni Dünya'ya taşıyanlar ise Kolomb'un denizcileri. 1494 yılında Karayip Adaları'na ilk soğanın dikildiği öne sürülüyor. Amerika ise 1629 yılında soğanla tanışıyor. (Kristof Kolomb olmasaydı, dünya mutfaklarının hali nice olurdu?)
*Antik Yunan'da atletler olimpiyatlara hazırlanırken, her gün yarım kilo soğan yer, soğan suyu içer, vücutlarını soğanla ovarlardı.
*Romalılar, uyku bozukluğu, ağız yaraları, köpek ısırması, diş ağrısı, dizanteri, lumbago gibi illetlerin tedavisinde soğan kullanırlardı.
*Sümerlilerin en sevdiği sebzelerden biri soğandı. Ayrıca Girit'teki Knossos Sarayı'nda soğan kullanıldığına dair resimler bulundu.
*Mısırlılar, dairesel yapısı yüzünden soğanın ölümsüzlüğü simgelediğine inanıyorlardı. Onun için ölen kişinin leğen kemiğine, gırtlağına, gözlerine, göğsüne, ayaklarına birer baş soğan koyduktan sonra mumyalama işlemini yapıyorlardı.
*Ayrıca soğanın kuvvetli bir antiseptik olduğu, diğer dünyada da hastalıklara karşı kullanılabileceği inancıyla firavun mezarlarına soğan koyuyorlardı. (Bizde de sara nöbeti geçirenlere soğan koklatılırdı).
*Bugün dünyada 175 ülkede soğan tarımı yapılıyor. Dünyada soğan tarımına ayrılan tarla miktarı, buğday tarımına ayrılan tarla miktarından tam iki misli daha büyük.
*Çin ve Hindistan, dünya soğan üretiminin ve tüketiminin yüzde 45'ini gerçekleştiriyor. Bu iki ülkede yılda 70 milyon ton soğan üretiliyor.
*Kişi başı soğan tüketiminde birincilik Libya'nın. Her bir Libyalı yılda 33.6 kilo soğan tüketiyor. Yani bu ülke mutfağında neredeyse her yemek soğan ile pişiriliyor. Libya'yı 21.7 kilo ile Senegal izliyor. Arnavutluk, Tacikistan, Özbekistan, Cezayir de sıralamaya giren ülkeler arasında. İngiltere'de kişi başı soğan tüketimi 9.3, Fransa'da ise 5.6 kilo.
*Dünya'da en büyük soğan rekoru İngiltere'de kırıldı. Bu ülkede yetiştirilen bir baş soğan tam 8,5 kilo ağırlığındaydı.
*Faydalı bir bilgi: Soğandan sonra maydanoz yerseniz ağzınız soğan kokmaz.
Sözün özüne gelirsek: Yoksullara sembol olarak şimdilik bir tek Bulgur kaldı.
Aklınızda bulunsun!
BENDEN SOĞAN ÇORBASI
250 gram ince doğranmış soğanı, tereyağında, kahverengi oluncaya kadar kavurun. Daha sonra 25 gram un ilave edip, bir iki dakika daha kavurun. İki litre et suyu ilave edin. Bu karışıma iki çorba kaşığı tatlı şarap ekleyin. Tuzunu, biberini ekledikten sonra 30 dakika kaynatın. Daha sonra çorbanın üstüne birkaç kalınca dilimlenmiş ve kızartılmış ekşi mayalı ekmek koyun, üstüne bol miktarda kaşar peyniri rendeleyin. Fırında peynirler eriyinceye kadar bekletin, sonra afiyetle yiyin.