Mehmet Yaşin
Orkney'de gece yarısı güneşi
Bir yandan yağmur, kar, diğer yandan ne olduğu belirsiz, süründüren bir hastalık derken bu sefer bavulu toplayamadım.
Gücüm yetmedi!
Ama yazı yazmak lazım. Görevimiz bu!
Ben de tüm Cağaloğlu’nun Genel Yayın Müdürü olan Sevgili Hasan Cemal’den esinlenerek, eski defterleri karıştırdım.
İyi ki de yapmışım!
Geçmiş geziler, bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı gitti.
Sararmış notlarımın yardımıyla bu pazar sizi, İngiltere’nin en kuzeyindeki Orkney Adası’na götüreceğim.
Haydi başlayalım…
“Orkney Adalarının en büyüğü olan Mainland'deydim. İngiltere'nin damında, hiç batmayacak güneşin altında, Jimy’yi bekliyordum. Jimy, bu gezideki sorumlumdu. Beni havaalanından alacak, otele götürecek, adayı gezdirecekti.
Uçak ineli on dakika olmasına rağmen Jimy hala ortalıkta görünmüyordu. Havaalanı görevlileri bile, kapıları kilitleyip gitmişti. Bir dahaki uçak, akşamüstü gelecekti. Gözüm, yeşil tepelere doğru uzayıp giden yolda, bekliyordum.
Nihayet göründü.
Jimy, yetmişine merdiven dayamış, güler yüzlü bir adalıydı. Ceketinin yakasına, neden ve nereden aldığını anlamadığım bir sürü rozet takmıştı. Görenler savaş kahramanı sanırdı!
“Özür dilerim... Trafikte bir sorun vardı onun için geciktim” diyerek bavuluma hamle yaptı ama bırakmadım. Neden geç geldiğine de aldırmıyordum. Nasıl olsa bir acelem yoktu. Ama, șu küçücük adada "trafik" bahanesini de yutmamıştım.
Zaten yüzündeki kızarıklık, gecikmenin sebebini ele veriyordu!
Neyse…
7.500 HUZURLU ADA SAKİNİ
Giderken konuşmaya başladık. Aslında konuşmamız pek akıcı değildi. Çünkü, ağır aksanlı ada İngilizcesini anlamakta güçlük çekiyordum.
Çıkarabildiğim kadarıyla Jimy, doğma büyüme Orkney’liydi. İtfaiye teşkilatından emekli olmuştu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, adada çaIışan İtalyan esirleri çok iyi hatırlıyordu.
Kirkwall kasabasında, Jimy’yi herkes tanıyordu. Jimy de herkesi.. Yol boyu selamlaşmadığı, el sallamadığı adalı kalmadı…
Orkney, İskoçya'nın 32 kilometre uzağındaydı. Oraya varmak için, Petnland Boğazı’nı aşmak gerekiyordu.
Adalardan sadece yirmisinde yaşam vardı. En büyük yerleşim yeri, Mainland Adasında’ydı. Buradaki Kirkwall ve Stromness adlı iki kasabada, 7.500 huzurlu insan oturuyordu…
Ben oradayken, ada en sıcak günlerinden birini yaşıyordu. Güneşli, pırıl pırıl bir hava vardı. Böylesine güzel günlere, buralarda yılda sadece beş gün rastlanıyormuş!.
Adalılar sıcaktan bunaldıkları için açılıp saçılmışlardı. Ben ise biraz ürperdiğim için, kazağın üstüne bir de ceket giymiştim. Adalılar ile ben, karşılıklı olarak hayretle birbirimize bakıyorduk.

12 DERECE SICAKTA BUNALMAK!
Jimy bile üşümeme şaşmıştı.
- Bu kadar üst üste giysiyle bunalmıyor musun ?...
- Jimy, baksana gölgede donuyor insan.
- Bundan sıcağını bulamazsın... Güneşi de. Biraz sonra herkes yarı çıplak çimenlere serilir.
- Jimy biraz camı kapatabilir misin?.. Serin esti de.
Ona bir gün önce bulunduğum Istanbul'da, güneşin nasıl kavurduğunu, 12 derecenin bizim oralarda, ayaz bir ilkbahar sıcağı olduğunu ve iklimle ilgili diğer detayları söylemedim. Çünkü, bunları yarım kulakla dinleyeceğini ve sıcaklığın bunaltıcı olduğu konusundaki ısrarını sürdürecegini biliyordum.
YEŞİLLİKLER ARASINDA
Yolun bir yanında masmavi bir deniz, diğer yanında ise uçsuz bucaksız yeşil otlaklar uzanıyordu. Zaten adayı tanımlarken, denizle çevrili, yeşilin her tonunun görülebileceği, ağaçsız, büyük bir otlak demek yeterli olabilirdi.
Yeşillik öylesine yoğundu ki, ağaçsızlık fark edilmiyordu bile. Koca adada beş on ağaçtan fazlasını sayamadım. Kuzey Denizi'ni yalayıp gelen tuzlu soğuk rüzgâr, ağaca hayat hakkı tanımıyordu.
Yüz bin baş sığır ve bir o kadar da koyun, gölgesi olmayan bu yeşilliklerin içinde siyah, kahverengi ve beyaz noktalar halinde yavaş yavaş yer değiştiriyorlardı.
Hayvanlar adanın en önemli gelir kaynağıydı. Sığırların eti, koyunların yünü iyi para ediyordu. Hem de pek emek sarf etmeden.
Uçsuz bucaksız otlaklardaki hayvanların başında, ne bir çoban ne de çoban köpeği vardı. Kendi başlarına, karışanları, görüşenleri olmadan özgürce otluyorlardı. Sadece, dayanılmaz soğukların hüküm sürdüğü kış günlerinde içeriye alınıyorlardı.
KUZEY DENİZİ BALIKÇILARI
Kuzey Denizi'nin bereketli ve hırçın sularında avlanan adalı balıkçıları da unutmamak gerekirdi.. Kırmızı, sarı, yeşil, turuncu renkli tekneler, limana her seferinde ağlarında bol balık, sepetlerinde büyük ıstakozlar ve yengeçlerle dönüyorlardı.
Jimy'nin gösterdiği yerde, bir alanı çevreleyen birçok dikilitaş vardı. Bunlar binlerce yıl öncesinden kalan dikilitaşlardı. Yerdeki süpürgeotlarına basmamaya özen gösterip taşlara elimi sürdüm, dilek diledim.
Oradan Skara Brae'ye gittik. Geç Neolitik Çağ'ın en iyi korunmuş yerleşim yerlerinden biri olan beş bin yıllık Skara Brae, Jimy'nin gurur kaynağıydı.
Onun söyledigine göre, 1800 yılında, Kuzey Denizi’nden kopup gelen kuvvetli fırtına, kumları üfleyip bu taş devri köyünü ortaya çıkarmıştı.
DÜNYADA BİR EŞİ YOK
Çevre hakkında bilgi verirken, gözlerine gururlu bir bakış yerleşiyordu.
Hafif kamburlaşmış beli doğruluyor, göğsü öne doğru çıkıyordu.
- En eski burası. Dünyada bir eși daha yok. Her șeyi o kuvvetli rüzgâra borçluyuz.
Jimy'ye Çatalhöyük'ü anlatmadım. Oranın daha eski olduğunu da söylemedim. İtfaiyeden emekli Jimy'nin kafasını, daha uzak diyarlardaki öykülerle bulandırmayı anlamsız buldum.
Tarihi bitirip bugünü görmek için kasabanın sokaklarına daldık. Terk edilmiş bir kent görüntüsü vardı. Dükkânlar kapanmıştı. İnsanlar, kediler, köpekler, hatta kuşlar bile görüntüden çekilmişti.
Jimy bir"pub"ın kapısında durdu:
- Biraz soluklanalım. Bu sıcakta serin bir bira iyi gelir.
O kendine, bir büyük bardak 'Orkney Raven Ale" söyledi. Ben orta boy istedim. Jimy elimdeki bardağa bakıp söylendi:
- Buralarda buna "kız bardağı" denir. Erkekler büyük bardakla içer.
Jimy’yi arkadaşlarının yanında mahcup etmemek için, "Belhaven Best" birasını büyük bardakta istedim. Bendeki bu gelişme onu sevindirdi:
- İşte şöylee... Bunlar İskoçya'nın en iyi biraları. Bunlar bitince Mc Ewan's Export, Mc Ewan's 80 ve Tartan biralarından da tadacağız.
Saatime baktığımı görünce hemen atıldı:
- Hiç meraklanma. Gezmek için daha çok vaktimiz var. Burada, bu aylarda güneş hiç batmaz.
HİÇ DUYMADIĞIM BİR SPOR
Jimy'yi arkadaşlarıyla baş başa bırakıp barın diğer köşesine çekildim.
Karanlık köşedeki sohbete kulak kabartınca, hayatımda duymadığım bir sporla tanıştım. Yazılmış kuralı olmayan, oyuncu sayısı ve süresi belirsiz bu karşılaşmanın adı "Ba"ydı.
Her biten bardak arkasından bir yeni bardağı sürüklüyordu. Kasabalılar beni ortalarına almış "Ba"yı anlatıyorlardı.
Karşılaşmada kullanılan top, sadece bir oyunluktu. Bu bildiğimiz futbol topundan biraz daha ağırdı. Karşılaşma, kasabanın aşağı ve yukarı mahallesi arasında yapılıyordu.
Aşağı ve yukarı mahalle sakinleri, kasabanın ortasındaki Aziz Magnus Katedrali’nin önünde buluşuyordu. Kalabalığın ortasında, yüksekçe bir yere çıkan hakem topu havaya fırlatıyordu. İşte bu andan sonra kıyamet kopuyordu.
Eğer topu aşağı mahalle kapmışsa, hemen limana doğru koşturuyorlardı. Yok yukarı mahalle topa sahip olmuşsa, onlar da kasabanın diğer ucuna saldırıyorlardı. İki tarafın amacı da karşı tarafın oyuncularına geçit vermemekti.
Bu karşılaşmaya, kasabanın neredeyse bütün sakinleri katılıyordu. Yaklaşık on saat süren bu itiş kakış sırasında küçük sıyrıklar, yaralanmalar oluyordu. Maçın sonunda top, kazanan takımın en gayretli oyuncusuna veriliyordu.
GECEYARISI GÜNEŞİ
Geç saatlerde "pub"dan çıktık. Jimy, yana kayan kravatını düzeltirken bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ayıkken de anlamıyordum zaten!
Onu evine yolcu edip limana indim. Geceyarısı güneşinin mora boyadığı suda, peşinde yavrusuyla yüzen kuğuyu seyrettim.
Güneşin bir türlü batamadığı yerdeki erguvani bulutlara bakıp güzel aşk mısraları hatırlamaya çalıştım. Ama beceremedim...
Jimy'nin ısmarladığı biralar, geçmişle ve gelecekle olan ilgimi kesmişti. Sadece, geceyarısı güneşinin yakamozlu yolunda yüzen kuğuya bakıyordum.
Karanlık hiç gelmedi. Ben de beklemedim. Uyandığımda güneş bu kez bulutların ardına saklanmıştı.
VİKİNGLERİN SALDIRDIĞI ADA
Ertesi gün kararlaştırdığımız saatte, kumtaşından yapılmış olan Aziz Magnus Katedrali’nin önüne gittim. Jimy yine ortalarda yoktu. İçeri girdim. Bembeyaz tenli kasabalı kızlarla birlikte, şeytanın, Âdem ile Havva'yı kandırıp yasak elmayı yedirmesini anlatan müsamereyi izledim. Oyun bitip de dışarı çıkınca, Jimy'yi, bankın üstünde uykulu gözlerle beni beklerken buldum.
- Bak dostum bu katedrali Vikingler XII. yüzyılda yapmışlar. Vikingler canları sıkıldıkça bu adaya saldırmışlar. IX. yüzyılda da tamamen yerleşmişler. Onun için biz bu vahşi denizcileri atalarımız biliriz. Daha sonra ada Norveçlilerin eline geçmiş.
Jimy'nin işi, beni gezdirmek ve bana anlatmaktı. Omzuna dokunup "Boş ver.." dedim.
Orkney benim için tarihsiz de olabilirdi.
Jimy sustu ve arabaya doğru yürüdü.
Dünyanın kuzeyindeki bu ıssız adada yaşayabilir miydim ?….
Mainland'in başka bir ıssız ucuna giderken bu soru aklıma geldi.
UZAKTAKİ BİR SEVGİLİ GİBİ
Belki bir haftalık, bilemediniz on beş günlük bir "arınma" sığınağı olabilirdi. Bu süre için dünyayla iplerimi koparabilirdim.
Ama daha fazlası?..
Bir Akdeniz adasında, ömür boyu sürmesini dileyecegim sürgünlüğe, burada yalnızca, iki elin parmak sayısı kadar gün dayanabilirdim.
Yanımda oturan Jimy'ye baktım. O burada doğmuş, burada büyümüş, aşık olmuş, evlenmiş, emekli olmuş, yaşlanmıştı. Acaba bir Akdeniz adasının pırıltılı güneşinde, kanı kaynatan müziğin ve yanık tenli kızları şuh kahkahaları kulaklarında çınlasaydı ne yapardı?….
Jimy'ye, böyle yaşamların varlığından söz etmedim.
Onu, sessizliği ve yalnızlığıyla baş başa bıraktım.
Orkney Adası, uzaktaki bir sevgili gibi anılarımın içine yerleşti!