Mehmet Yaşin
Kutsal ekmek can verir
Eski yılın son günlerinde ekrana çıkan fırıncılardan sorumlu arkadaş müjdeyi verdi: “Yeni yılın ilk günlerinde ekmeğe zam yapmayacağız!” Konuşmanın sonuna doğru da baklayı ağzından kaçırdı, “Belki yeni yılın ilk aylarında bir ayarlama yapılabilir!”
Bu ne demek?
Sandviç boyutuna inen ekmeğe zam gelecek.
Aslında amaç, ekmeğe zam yaparak tüketimi azaltmak ve halkımızın sağlığını korumak!..
Nasıl mı? Anlatalım:
Geçenlerde bir hekime gittim. Muayene etti, tahlillere baktı. İlk söylediği söz ise, ekmeği hayatımdan tamamen silip atmam gerektiği oldu.
Sadece benim hekimim değil, son zamanlarda diğer diyetisyenler ve hekimler de aynı tür yasaklamayı öneriyorlar:
“Ekmeği yaşamınızdan çıkartın”
Diyeceğim odur ki, ‘Kutsal Ekmek’, son yıllarda yerden yere çalınan, değersiz, zararlı bir yiyecek oldu.
Oysa biz, önümüze çıkan ekmek parçasını yerden alıp, öptükten sonra, kimse basmasın diye yüksek bir yere koyardık.
Bir zamanlar ekmek her şeydi. Bir şeyin zorluğunu daha iyi anlatabilmek için, “Ekmek aslanın ağzında” derdik. “Ekmek Kur’an çarpsın” demek en büyük yemindi. Kutsal işi tarif etmeyi “Ekmek parası” olarak nitelerdik. Bir işin zorluğunu anlatabilmek için “Ekmeğini taştan çıkartıyor” tanımlamasını yapardık.
Ve daha onlarca deyim daha…
Ekmek kutsaldı, ekmek can vericiydi, ekmek tüm dünyayı ayakta tutmuştu.
İsa’nın etiydi. Hıristiyan inancı için çok önemli bir metafordu. Kutsal metinlerde sıklıkla ekmekten bahsediliyordu.
Bazı kaynaklar ise Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasının nedeni olan yasak meyvenin, buğday olduğunu öne sürerler.
BUĞDAYDAN EKMEK YAPMAK KİMİN AKLINA GELDİ
Neydi kurtarıcı bir bitki olan buğdayın öyküsü? İnsanoğlu ne zaman bulmuştu, kim ezip un haline getirmişti, kim hamur yapıp ateşin üstüne koymayı akıl etmişti.
Hikaye epey eskilere dayanıyor. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski! Kimilerine göre geçmişi 22 bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Buna dayanak olarak, 2004 yılında, İsrail’deki Ohalo adı verilen kazı alanında bulunan bir taşın içindeki 22 bin yıllık buğday taneleri gösteriliyor.
Prof.Dr. Artun Ünsal ise “Nimet Geldi Ekine” adlı kitabında, Buğdayın ilk yetiştiği yerin Etiyopya olduğunu öne sürüyor.
Vahşi buğday taneleri, oradan göçler, rüzgarlar yardımıyla Nil Vadisi’ne, Mısır’a oradan Mezopotamya’ya, Anadolu’nun güneyine doğru yayılıyor. Buna kanıt olarak da Diyarbakır Çayırönü, Konya Çatalhöyük ve Burdur Hacılar’daki kazılarda bulunan kömürleşmiş buğday taneleri gösteriliyor. Bu buğdayların geçmişi ise M.Ö 7 bin ile 5 bin yıllarına dayanıyor.
Arkeologlar, Ürdün Nehri Vadisi’nde, yaklaşık 12.500 yıl önce yaşayan Natufianların evcilleşen tahılları ekip, biçen ilk insan topluluğu olduğunu öne sürüyorlar. Yemek tarihçisi William Rubel, Natufianlar’ın, çiftçiliğe dayanan yaşama geçiş yapan ilk insanlar olduklarını öne sürüyor.
Bir diğer yemek tarihçisi Miller, Natufianların, tahılları taneli bir un elde edecek şekilde öğüttüklerini ve bundan kömür ateşi üzerinde pişirdikleri küçük, yassı, pideye benzer mayasız ekmekler yaptıklarını öne sürüyor.
Buğdayın ve diğer tahılların ilk bulunuş, insana ilk bitkisel yiyecek oldukları tarihler, gelişmiş karbon testleri sayesinde kesine yakın olarak tarihlendirilebilir.
Burada, yanıtını bir türlü bulamadığım birçok soru aklıma üşüşüyor! Bulanların kesin bir cevabı yok. Sadece bulguları hayal gücüyle destekleyerek, birtakım yanıtlar üretilebiliyor.
Benim sorularım ise şöyle: İlk zamanlar kavrularak tüketilen bu taneleri, ezip, un haline getirmek, unu suyla karıştırıp hamur yapmak, hamuru ateşin üstünde pişirmek, acaba nasıl bir zorunluluktan veya tesadüften doğdu.
Ben bu konularda rastlantılara oldum olası inanırım. Örneğin, yağmur suyuyla ıslanıp, mayalanan tahılın biraya dönüştüğü gibi.
Hatta bazı kaynaklar, bu ilk biranın köpüğünün ekmek mayası olarak kullanıldığını belirtirler.
HZ. ADEM’İN İLK YİYECEĞİ BUĞDAY ÇORBASI
Öte yandan kutsal söylentilere bakarsanız bu konunun yanıtı şöyle: Ekmekçilerin piri olan Adem Peygamberin, açlığını giderdiği ilk yiyecek buğday çorbasıydı. Hazreti Adem, daha sonra Cebrail'in öğretmesiyle buğdayı un, unu hamur, hamuru da ekmek yapmış, onu sıcak sıcak yiyip açlığını gidermişti. Onun için taze, sıcak ekmeğin insana taze can verdiğine inanılır.
Konumuza dönecek olursak:
Natufianların ekmek yapmaya başlamasından en az 5.000 yıl sonra, Tunç Devri boyunca, gelişen medeniyetlerin tümünün ana besini ekmek olmuştu.
Yani antik dönem insanlığının aldığı kalorinin önemli bir kaynağıydı. Araştırmalara göre, ilk mayalı ekmek, Mısır’da ve MÖ. 1000 yılı civarında yapılmıştı.
KADINLARIN EKMEK YAPMASI YASAKTI
Antik dönem Mısır’ı, o çağın en önemli buğday üreticilerinden biriydi. Fırın ve ekmek işleri için çalışacak işçiler erkekler arasından seçiliyordu. Gerek Antik Mısır’da gerekse Roma’da kadınların ekmek yapımında çalışması yasaktı.
Mısır Arkeolojisi dergisinde yer alan, 1994 tarihli bir araştırmaya göre, Antik Mısırlılar arpayı ve gernik buğdayını hem ekşi bira hem de ekşi maya ekmek yapmak için kullanıyorlardı.
Ekmeğin macerasını anlatmak hem çok karmaşık hem de çok uzun.
Eğer bu konuya meraklıysanız size, Prof. Dr. Artun Ünsal’ın, “Nimet Geldi Ekine” adlı kitabını okumanızı öneririm. İçinde ekmek konusundaki her türlü soruya yanıt var.
Ayrıca arkeolog İsmail Gezgin’in, “Uygarlaşan İştah” adlı kitabı da çok önemli bilgiler içeriyor.
Ayrıca bu kitaptaki diğer makalelerde de bu konuda ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz!
Osmanlı’ya doğru gelirsek:
Osmanlı derken tabii ki başkent İstanbul’a.
O dönemde en çok tüketilen ekmek, pideye benzeyen, mayalanmış hamurdan yapılan fodulaydı. Bu ekmek, imaretlerde, saray mutfağında, yeniçerilere ait fırınlarda pişirilirdi.
Aslında fodulanın ilk yapılma amacı tamamen değişikti. Fatih Sultan Mehmed zamanında kurulan “Sekban Fırınları”nda, av köpeklerinin karnını doyurmak için yapılıyordu.
Fâtih dönemine ait saray mutfakları muhasebe defterlerine bakılırsa, saray çalışanlarına da fodula benzeri bir ekmek üretiliyordu. Bu ekmeğe ise “nân-ı harcî” adı veriliyordu. Üretilen diğer ekmeğin adı da “nân-ı hâssa” idi. Bazı kayıtlara göre, saray mutfağında simit fırını ve fodula fırını adıyla iki ayrı fırın vardı.
Bu konuda başvurduğum İslam Ansiklopedisi’nde de ilginç bilgilere ulaştım. Fodula maddesinin yazarı Feridun Emecen, şu bilgileri vermiş:
“Simit fırınında pişirilen ekmek “fodula-i simit” tabiriyle belirtilmişti. Muhasebe defterlerinden anlaşıldığına göre, fodula hem pişirilen ekmeğin hem de bu cins ekmek için ayrılan unun adıydı. Nitekim 1573 mayısından 1574 nisanına kadar mutfak masraflarını gösteren bir muhasebe defterinde, fodula unu sarfiyatı 39.170 kile olup, bundan fodula ekmeğinin yanı sıra çörek, börek ve baklava da yapılmıştı. Fodula unundan pişen ekmekler, Enderun hizmetlileri, saray ağaları, paşalar, kazaskerler, defterdar, nişancı, hekimbaşı, şehzade hatunları, harem ağası, saray hastahanesi hizmetlileri, teberdarlar, kapıcılar, müteferrikalar ve mutfak görevlilerine verilmiş, divanın yapıldığı günlerde âdet üzere dışarıda bekleyen yeniçerilere, solaklara, serpiyadelere ve fakirlere de dağıtılmıştır. Saray dışında ayrıca Galata Sarayı ve İbrâhim Paşa Sarayı’nda da birer fodula fırını mevcut olup, bu saraylarda görevli hizmetliler için ekmek pişirilmekteydi.”
KARABORSAYA DÜŞEN FODULALAR
Fodula fırınlarında XVII. Yüzyılın başlarında, sayıları elli-altmış arasında değişen acemi oğlanları çalışıyordu. Bunların sayısı 1717’de 105’i bulmuştu. Fodula kâtibi denilen bir görevli, fırınlar için gerekli unun alınması vb. işlerle ilgileniyor, bunlarla alâkalı muhasebeyi tutuyor ve hesapları gözden geçiriyordu. Fodula kâtibi olabilmek için önce acemi kâtipliği yapmak, ardından ruûsa kaydedilip sipahiler sınıfına katılmak gerekiyordu; sipahi olmadan fodula kâtipliğine tayin yapılmazdı.
Ekmek bu kadar kıymetli olunca, tabii ki birtakım yolsuzluklar da göze çarpıyordu.
Bazı medrese talebeleri, bir yolunu bularak birkaç imaretten fodula alıyor ve kendi ihtiyaçlarından fazlasını fırıncılara veya halka el altından satıyorlardı. Bu zamanla çok yaygın bir alışveriş halini almıştı. Bazı yeniçeriler de aynı şekilde ele geçirdikleri fazla fodulaları pazarlıyorlardı.
Yani o dönemde, mayasız, tatsız, yassı fodulalar bile karaborsaydı!
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın dağıtılmasından sonra fodula fırınları kaldırıldı.
İslam Ansiklopedisi’ndeki bilgilere göre, fırınların kapatılmasına rağmen, sarayda bazı görevlilere fodula tipi ekmek üretilmiş ve bu eski saray âdeti, XX. Yüzyıl başlarına kadar devam etmiştir.
Ancak II. Meşrutiyet’ten sonra bu âdet terkedilmiştir. Ayrıca, 25 Mart 1911 tarihli bir kanunla, özel vakıflar dışında, Evkaf Nezâreti’nce ilgililere dağıtılmakta olan fodulalar yerine, bedellerinin ödenmesi ve bunların kayıtlarının silinmesi kararı alınmıştı. Birinci sınıf fodula için sekiz, ikinci sınıf için altı, üçüncü sınıf için beş, dördüncü sınıf için dört Osmanlı lirasının, bir defaya mahsus olmak üzere verileceği belirtilmişti.
Yassı, mayasız fodula ekmeğinden mayalı, yumuşacık ekmek dönemine sıçrayalım.
GÖÇEBE DÖNEMDE TÜRKLERİN EKMEĞİ
Hamurun mayalanmasının başlangıcı epey eskilere dayanır.
Ticari fırınların yapılmaya başlandığı M.Ö. 500 yılından sonra, ekmeğin kabarması için bazı karışımlardan istifa edilmeye başlandığı öne sürülür.
Bunlardan bir tanesi, şıraya karıştırılmış darıdan yapılan ve uzun zaman saklanabilen bir karışımdı. Bir diğeri buğday kırması ile beyaz şıradan yoğurulan ve üç gün kadar bekletilen bir hamurdu.
Fırıncılar yıllar boyu ekmeği kabartmak için fermantasyona bağlı kaldılar ve bir önceki hamurdan alınan hamurla aşı yapılarak kullanılan ekşi hamur metodu, son zamanlarda yeniden rağbet görmüş, insanlar ekşi mayalı ekmekleri tercih eder olmuşlardır.
Türklerde genelde ekmek, yerleşik düzene geçmeden önceki göçebe dönemde, sacta mayasız ekmek olarak yapılır ve buna yufka veya lavaş denirdi. Bunlar uzun süre dayanan ekmeklerdi. Çünkü, 7, 8 kat yufka üst üstte konulup, dürüm haline getirildiğinde sadece dışarıda kalan kısım kurur diğerleri taze kalırdı.
Türklerde ekmek konusu, Bahaeddin Ögel‘in, Kültür Bakanlığı yayını olan Türk Kültür Tarihi’ne Giriş isimli kitabında şöyle özetleniyor: “Bir ekmeğin dürüm yapılabilmesi için, kalın bile olsa onun hiç olmazsa yufka biçiminde olması gerekmektedir. Böyle bir dürüm yapılabilmesi için ekmeğin ince veya kalın pide olması gereklidir. Türklerin bazlama, büskeç, sinçü, pide gibi adlar verdikleri ekmek çeşitleri, böyle yufka şeklindeki ekmeklerdendi.”
Sula Bozis’in, Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan, “İstanbul Lezzeti” isimli kitabında ise Bizans dönemindeki İstanbul’da ekmek şöyle anlatılır: “Trakya’dan gelen buğday Konstantinopolis’in ihtiyacını karşılayamıyor, İmparator Büyük Konstantinos (306-337) devrinden beri, başkent halkı Mısır’dan gelen buğdayla besleniyordu. Mısır’ın yıllık buğday üretimi, İskenderiye buğday ambarlarında depolanıyor, daha sonra deniz yoluyla Tenedos’a (Bozcaada) getirilip, oradaki depolara boşaltılıyordu.”
OSMANLI’DA BUĞDAY DEVLETİN KONTROLÜNDEYDİ
Buğdayın depolanması, dağıtımı, Osmanlı döneminde devletin üstlendiği en önemli görevlerden biriydi. Buğdayla ilgili işlemleri sadece devlet yapabilirdi. Buğday devlete ait ambarlarda depolanır, satış fiyatı devlet tarafından saptanırdı. Un emini Unkapanı’ndaydı. İmaretler, ulema, kışlalar ve kent fırınları için gerekli olan un buradan temin edilirdi.
Eremya Çelebi Kömürciyan, “17. yüzyılda İstanbul Tarihi” adlı kitabında şu bilgileri verir:
“Kırım, Kefke, Varna, Köstence, Burgaz’dan buğday yüklü gemiler, yüklerini Un Kapanı rıhtımında boşaltırlar ... İskele darı, arpa ve buğday yığınlarıyla doludur ... 110 kadar fırında halkın ekmeği pişirilir. Hepsi de Ermeni olan ekmekçi ustalardı.
Çörek, kata, kadayıf, baklava, simit, gevrek, peksimet, Halep ve Şam böreği, gözleme, francala için gerekli un buradan alınır ... Binlik konaklar, eski ve yeni padişah sarayları için yapılan has ekmeğin buğdayı dışında ekmek buğdayı buradan temin edilir.”
Evliya Çelebi, dönemindeki ekmekçi esnafını 999 dükkân ve 10.000 nefer olarak kaydeder ve en has francala ekmeğinin Galata ile Tophane fırınlarında yapıldığını aktarır.
İslam Ansiklopedisi’ndeki bilgilere göre, yeniçerilerin ekmeği Şehzade Camii karşısında, yeniçeri kışlası ile acemioğlanları kışlası arasında bulunan büyük fırında pişerdi ve bu ekmeğe “tayın” denirdi. Siyah renkli ve lezzetli olan bu ekmek, halk arasında ise “fodula” diye biliniyordu. Evliya Çelebi’ye göre bu fırında 300 nefer çalışırdı. Askere ekmek temin edenlere 1863 yılına kadar Ekmekçibaşı deniyordu.
Ekmeğin önemli bir gıda olması sadece Osmanlı’ya mahsus değildi.
İsmail Tokalak, “Bizans Osmanlı Sentezi” isimli çalışmasında, Bizans’ta da ekmeğin, temel klasik gıda olduğunu belirtir ve şu bilgileri verir:
“Bizans’ta ekmek, şehrin valisi ve belediye başkanı görevindeki Eparkh’ın (Epaharkos) nizamnamesi doğrultusunda üretilirdi. Bir dönem ekmek halka bedava dağıtılırdı. Parayla satılmaya başladıktan sonra, ekmek almaya gücü yetmeyenler için halka biçimindeki boukellaton ve kalınca dilimlenmiş arpa ekmeği paximad (peksimet) üretilirdi. Buna Venedik’te pasimata, Arapça başmat veya baksimat, Hırvatça peksimet ve Romence pesmetten denirdi.”
ÇAVDAR VE KEPEK EKMEĞİ YASAKTI
Gelelim bizim coğrafyaya. Genellikle iki tür ekmek çıkardı.
Varlıklı kesimin yediği "Ak ekmek", iyi elenmiş buğday unundan yapılan has ekmeğe verilen addı. Az gelirlilerin karnını doyuran "Kara ekmek" deyimine ise Selçuklular döneminden bu yana rastlanmaktaydı.
Bunlar arpa ya da darı unundan yapılmaktaydı. Darı ekmeği ise Moğolistan ve Altaylar'ın kuzeyinde yenen bir ekmek çeşidiydi. Ayrıca çavdar ekmeği de çeşitler arasında önemli bir yer tutmaktaydı. Aslında şimdilerde sağlığına düşkün olanların rağbet ettiği çavdar ve kepek ekmeği, o dönemde nedense yasaklanmıştı. 1683 yılında çıkan esnaf nizamnamesi bu yasağı şöyle ifade ediyordu: "Ekmekçilerin ekmeği çiy, kara ve eksik olmamalıdır. Eğer olursa kadı tarafından dirhemine bir akçe nakdi ceza alınır. Ayrıca eleyicilerin elekleri sık gözlü olmalı, ekmek kepekli olmamalıdır."
Kurallar bu kadar sıkı olunca, ortaya bir de "Buğday Çalkalıyıcı Esnafı" çıkmıştı. İstanbul'da toplam sayıları 3 bin olan bu esnaf işinde öylesine ustalaşmıştı ki, buğday, arpa, mercimek, bakla, pirinç bir kabın içinde karışmış olsa da çalkalayıcılar kalburlarıyla bunları birbirinden ayırabilirlerdi.
EKMEK HAMURU AYAKLA YOĞRULURDU
XVII. Yüzyılda fırınlarda ekmek hamuru, hamurkarlar tarafından ayakla yoğrulurdu.Bu hamurkarlar eski bir geleneğe uyarak, her sabah mutlaka fırına en yakın hamama gidip gusül (boy) abdesti alırlardı. Bunun nedeni, ekmeğin kutsal bir nimet olarak kabul edilmesiydi. Bu yüzden hamura basmak için mutlaka abdestli olmak gerekirdi. Tabii temizlik hak getire. Onu da fırının ateşi hallederdi nasıl olsa.
ÇOCUKLUK HAYALİM PİDE USTASI OLMAKTI
Sıra rüyalarımın ekmeği olan pideye geldi!
Pide aslında, mayalı ekmeğe (kabarık) geçişten geriye kalan bir nostaljidir. Fodula, lavaş ve yufka gibi mayasız yassı ekmeklerin mayalanmış son temsilcisidir.
Bir zamanlar pideyi her fırın yapamazdı. Örneğin 1502 tarihli kanunnameye göre, Bursa'da bir lonca, sadece 2240 gramlık büyük ekmekler üretirdi. Diğer bir lonca ise kirde denilen büyük pideler yapardı. Bu pidelerin sadeleri 1760 gram, üstüne haşhaş tohumu serpiştirilmiş olanları ise 880 gram olmak zorundaydı.
Fırınlar, Ramazan ayında özel bir hamurkar ile özel pişirici tutuyorlardı. Bunlar sadece bir ay çalışıyorlardı. Genellikle Kastamonu, Eflani, Safranbolu, Karabük ve Trabzonlu hamurkarlar en çok rağbet görenlerdi.
Bu muhteşem ekmek, bir zamanlar sadece Ramazan ayında çıkardı ve ben oruç ayının gelmesini dört gözle beklerdim.
O ay bütün İstanbul, iftar öncesi saatlerde buram buram ekşi maya kokardı. O koku beni kendimden geçirirdi.
Her gün annemin beni pide almak için fırına göndermesini dört gözle beklerdim.
Çocukluk hayallerinde kimi itfaiyeci, kimi polis, kimi asker, kimi çöpçü, kimi pilot olmak ister. Ben ise iyi bir pide ustası olmak için yanıp tutuşmuştum…
Ramazan bittikten sonra bile onun kokusu, lezzeti uzun bir süre aklımdan çıkmazdı. Evliya Çelebi'ye göre Ramazan pidesinin safranlısı, anasonlusu, bademlisi de olabiliyordu.
Ekşi maya yerine bira mayası kullanılan, hamurun yapışması için harcın içine biraz da şeker atılan pastane pidesi, taban pidesi kıvamında olmuyordu.
Ortaköy kozmopolit bir köydü. Tütün fabrikasında, kömür ve çay depolarında, sigara fabrikalarında çalışan işçiler otururdu. Rumlar, Yahudiler, Kürtler, Lazlar, Türkler…
Çay işçisi Lazlar çoğunlukta olduğu için, fırınlar ünlüydü. Boğaz’ın en lezzetli ekmekleri, hamur işleri bu fırınlarda pişirilirdi.
Uzun yıllar, bu fırınların ekmekleri ile beslendiğim için şimdi fırın seçmekte zorlanıyorum. Ekmek sevgim, işte o küçük yaşta, sıcak, ekşi maya kokan, esmer asker ekmeği ile başladı.
Ve sevgim hala devam ediyor. Aramıza kimseyi sokmuyorum!
ARTIK EKMEKLER BOZULDU…
Kabataş Erkek Lisesi’nde okurken, neredeyse her öğle yemeğini, “ekmek arası” ile geçiştirdiğimi söyleyebilirim. En sevdiğim de fırından yeni çıkmış, içinden buhar fışkıran yarım ekmeğin içine, yarım yağlı pastırma koyarak yaptığım sandviçti. Pastırmanın yağı ekmeğin içinde eriyip, hamura karışır, ortaya muhteşem bir lezzet çıkardı. Yemeğe bir türlü doyamazdım.
Bazen de yarım ekmeğin içine bakkaldan kaşar peyniri, Macar salamı, turşu, zeytin ezmesi, yumurta dilimleri koyarak yaptırdığım karışık ekmek arası ile karnımı doyururdum.
Artık ekmekler bozuldu. Güzelim francalalar, yerini sandviç büyüklüğündeki lezzetsiz emeklere bıraktı. Butik fırınlarda ise görüntüsü güzel ama çok pahalı, hemen bayatlayan, ekşi maya kokusu duyulmaz olmuş ekmekler üretilmeye başladı.
Sonuç ne olursa olsun, hekimler ne kadar yasaklarsa yasaklasın, benimle ekmek arasına kimse giremeyecektir.
Ben yine ekmek arası köfte ve sucukla aşk yaşayacağım, lokmamı yemek suyuna bana bana yemeğin tadını çıkartacağım.
“Kutsal Ekmek” sonuna kadar en sıkı dostum olacak!

DÜNYA EKMEKLER
Bu muhteşem gıda, bütün dünyanın sevgilisi. Dünyada ne kadar ülke varsa bir o kadar hatta daha fazla ekmek çeşidi var. Ben size en tanınanları sıralamaya çalışacağım:
CIABATTA: İtalyanların en sevdiği ve en çok tükettiği ekmek. İki hamur karıştırılarak yapılan bu ekmek terliğe benzediği için bu adı almış. Ekşi maya kullanıldığı için kabuğu kıtır kıtır.
FOCACCIA: İtalyanların bizim pideyi andıran bu özel ekmeği, pizzanın atası sayılıyor. Üstüne başta zeytin olmak üzere, çeşitli tatlandırıcılar konarak yeniyor.
BAGET- Bir bastonu çağrıştırdığı için bu adın verildiği öne sürülür. Fransızlar bu ekmekleri ile haklı olarak övünürler. Gerçekten de dünyanın en lezzetli ekmeklerinden biridir.
NAAN: Sırf bu ekmeği yiyebilmek için bile Hindistan’a gidebilirim. Bazlama benzeri, tandırda pişen bu ekmek, genellikle sarımsaklı oluyor. Genellikle içine bir şeyler konarak dürüm yapılarak yeniyor.
PRETZEL: Ekmekten çok simidi andırıyor. Etrafında susam yerine tuz bulunuyor. Almanya ve Amerika’da her öğün tüketiliyor.
TORTILLA: Meksika’da 24 saat tüketilen ekmek türü. Mısır unu ile yapılan, lavaş benzeri bu özel ekmek, içine çeşitli malzemeler konarak dürüm yapılarak tüketiliyor.
BORODINSKY: Rusların çavdardan yaptıkları bu siyah ekmek, sadece Rusya’da değil, tüm Kuzey Avrupa’da da çok seviliyor.
ANPAN: Japonların en sevdiği ve en çok tükettiği ekmek türü. Ekmekten daha çok poğaçayı andırıyor. İçinde fasulye püresi bulunuyor.
MARRAQUETTA: Başta Şili olmak üzere, bütün Güney Amerika’da çok sevilen, kalın kabuklu, küçük sandviç ekmeği.
REIKALEPIA: Ortasında delik bulunan Finlandiya ekmeği, kış günlerinde Kuzey ülkelerinin kurtarıcısı. Hamur ekmek haline getirilip, pişirildikten sonra ortadaki delikten ipe dizilip kurutuluyor. Galete kıvamını alan ekmek kışın tüketiliyor.