Mehmet Yaşin
Huzurlu diyarlara yolculuk
Arkadaşlar bu hafta sizi, çok uzaklara, bombasız, kansız, sessiz, dertsiz, zamsız diyarlara götüreceğim. Yolculuğu “Sihirli Halı” ile yapacağız. Ücret yok. Onca yol ve mutlu düşler bedava. Sadece acele edin ve halıdaki yerinizi alın. Hazırsanız yolculuk başlıyor. Kemer takmanıza gerek yok.
Sadece dört sözcük.
Tundra, tayga, Paraná, pampa...
Bu kelimeleri ne zaman duysam, içim cızz eder, alır başımı giderim. Durduğum yerde görünmez olurum. Gitme duygularımı dizginleyemem.
Benim için dört sihirli sözcük...
Ne zaman biri bunları kulağıma fısıldasa, kendimi uzak coğrafyalara doğru giderken düşlerim.
Dur durak bilmez bir yolculuğa çıkarım.
“Tundra” sözcüğü, onu görmeden önce bende hep yalnızlığı çağrıştırırdı. Sözlükteki karşılığının, "bir başınalık, mutlak sessizlik" olmasını isterdim. Gördükten sonra da bu yargılarım değişmedi.
Tundralarla, Alaska'nın Kuzey Kutbu'na yakın bölgelerinde tanıştım. Göz alabildiğine uzanıp giden hayalet topraklardı. Üzerinden yosunların sarktığı, çam benzeri yapraksız, çelimsiz ağaçlar, bu hayalet toprakları yuva bellemişti.
Dallarında ne bir kanat sesi ne de hışırtılı bir esinti vardı... Öylesine yapayalnız ve sessiz topraklardı ki...
Saatlerce baktım.
Nereye baktım, niçin baktım, neden baktım, bilmiyordum... Uçsuz bucaksız topraklarda bir tek ben vardım. Dünya üstünde, yapayalnız kalmış gibi hissettim kendimi.
Ürktüm...
Kıyısında oturduğum bataklığın hemen yanında gördüğüm koca pençe izleri, hüznümü korkuya döndürdü. Koca bir ayı, biraz önce burada kana kana su içmişti. Onu göremiyordum, ama buralardaydı.
Her an karşıma çıkabilecek dev boz ayının korkusu, Kutup'tan kopup gelen kuzey rüzgârının soğuğuyla birleşince, soluğu karavanımda aldım. Kapılarımı kilitleyip, dünyanın tepesinde bir başına kalmanın keyfini, bir süre daha yaşadım.
Daha sonra, tundraları boz ayıya emanet edip, Alaska'nın Kuzey Buz Denizi kıyısındaki Barrow kentine gittim. Tam karşı kıyıda, Kuzey Kutup Dairesi vardı!
Kentin sakinleri olan Eskimolar, geldiğimin farkına bile varmadılar. Onlar, topraklarını kaybetmenin hüznünü alkolde söndürüp, dünyanın en uzak noktasında yalnızlığı yaşıyorlardı.
Yanı başlarındaki sessiz ve kimsesiz tundralara benziyorlardı.
Amerika'nın asıl sahibi Kızıderilileri de, tıpkı böyle görmüştüm: Onları da alkol esir almıştı. Yok oluşları mutlaklaşmıştı.
Alaska'nın sahipleri Eskimolar da aynı kaderi paylaşıyorlardı.
Onlar da alkol batağında teker teker yok oluyorlardı. Bu, Amerika'nın uyguladığı bir tür "kansız soykırım" mıydı?..
Tundraları ne zaman düşünsem, aklıma hep yalnızlık, Alaska'nın kuzeyi ve konuşmayan Eskimolar gelir.
Tundralar beni sessizliğe uçurur.
TAYGAYI DUYDUĞUMDA, İLİKLERİME KADAR ÜŞÜRÜM
Sibirya gelir aklıma, bembeyaz karlar gelir. Kulaklarıma dondurucu rüzgârın uğultusu dolar. Taygaları da Alaska'da gördüm. Ama oralar, benim düşlerimdeki topraklar değildi.
Etrafta ne kar ne de dondurucu rüzgar çığlığı vardı. Dikenli bitkilerle kaplı, zirveleri karlı
dağların eteklerine doğru uzanıyorlardı. Bu topraklara "tayga" dendiğini söylediler ama, güldüm geçtim onlara. İnanmadım...
Düşlerimi Sibirya'dan kopartıp, Alaska bozkırlarına getiremedim. Bana göre tayga, sadece Sibirya'da olmalıydı.
Gördüğüm topraklara tayga denmesine itiraz ettim. Coğrafya kitaplarında, oralar her ne kadar "tayga" diye anılıyorlarsa da ben katılmıyordum. Çünkü karsız topraklara "tayga" demek bence doğru olmuyordu.
Bu sözcüğü duyunca bir de ilk gençliğimi hatırlarım. Bu hatırlayışın coğrafyayla hiçbir ilgisi yoktur. Gençliğimle birlikte, İstanbul Talimhane' deki "Tayga" adlı Amerikan bar, barmen Osman, yardımcısı Lilian ve rahmetli Orhan Avşar'ın tangoları aklıma gelir.
Beni eskilere götüren "tayga", soğuk toprakların aksine sıcaktı, dumanlıydı, sarhoştu.
Bu geri dönüşü de Sibirya düşü kadar severim.
Taygayı ne zaman düşünsem, üşürüm, gençleşirim.
ÜLKELERİ AYIRAN NEHİR: PARANA
Paraná’yı duyduğumda ise terlerim. Kalabalıkların arasına sıkışıp kalırım.
Paraná Nehri'ni, Yukon kadar, Amazon kadar, Çoruh kadar,
Zap Suyu kadar severim. Sevgi paylaşımında ona da eşit pay ayırırım.
Paraná'dan önce, onun yavrusu lguaçu'yla tanışmıştım.
Brezilya'daydım.
Mutlak, görkemli ve ürkütücü lguaçu Çağlayanlarının karşısında, üç nehrin birbirine çarpıp, yükseklerden aşağıya oluk oluk dökülüşüne şahit oldum. Azgın suların düşüşünü seyretmek için aştığım ormanda, tapirlerle karşılaştım, rengârenk kuşlara ad bulmaya çalıştım.
Zehrinin gücünü bilmediğim yılanlardan korktum. Ama hep o sese doğru yürüdüm.
Bu sesin adı, "gümbürdeyen şırıltı"ydı.
Son ağacın dallarını araladığımda, tam karşımda buldum onu. Ormanın içinden sakin sakin geldikten sonra, birden delirerek aşağıya atlayan suların, Paraná'ya kavuşmak için acele ettiklerini orada öğrendim.
Çağlayana dokunamadım ama havada uçuşan zerreciklerden sırılsıklam oldum.
Paraná'yla, Brezilya'dan Paraguay'a geçerken tanıştım.
İki ülkeyi bağlayan köprünün bir kaldırımından, yüzlerce kişi, karşıdaki Paraguay'ın sınır kentine geçiyordu. Karşı kaldırımdan ise yine yüzlercesi, ellerinde bavullar, sırtlarında kutularla Brezilya'ya dönüyordu.
Köprü çok kalabalık ve nemliydi sıcak buram buram terletiyordu.
Ben de kalabalığın arasına katılıp, yeni bir macera için köprüyü geçmeye başladım. Ve işte tam o sırada, sakin sakin akıp giden Paraná'yla tanıştım. Korkuluklara dayanıp bir süre seyrettim. Sonra kalabalığa karışıp, karşı kıyıya, vizesiz, pasaportsuz Paraguay'a geçtim. Burada fiyatlar, Brezilya’ya oranla yarı yarıya daha ucuzdu. Onun için Brezilyalılar buraya alışverişe geliyor, bavullarını doldurup dönüyorlardı.
Paraná Nehri, iki yakası arasındaki bu koşuşturmadan habersiz, sakin sakin akıp gidiyordu.
Köprüyü geçince, kalabalığı alışverişe uğurlayıp, nehrin kıyısındaki bir kahveye oturdum. Soğuk bira söyleyip, çamur renkli nehre baktım. Uzaklardan geliyordu ama yorgun değildi. Amazon'dan sonra, kıtanın en büyüğü olmanın gururunu taşıyordu. Bütün gün kıyısında oturdum.
İlk kez bir ülkeden, diğer bir ülkeyi seyrediyordum.
Acıkınca, sarı manyok ununun üstüne kara fasulye döküp yedim.
Güneş, Paraná'nın sularını kızıla boyamaya başlayınca, bir acele karşı kıyıya geçtim. Çünkü Paraguay'ın bıçaklı bıçkınlarıyla karşılaşmak istemiyordum.
Paraná'yı duyunca, Güney Amerika'nın ortası gelir aklıma.
Dilini bilmediğim insanlarla yaptığım sohbetleri hatırlarım.
BULUTLARA GİDEN TREN
Pampayı duyduğumda, karışık duygulara kapılırım. Uçsuz bucaksız düzlükleri, sığır çobanı goşoları, Darwin'in gezilerini düşünürüm.
Pampalar ülkesi Arjantin'e gittim ama geniş düzlükleri hiç görmedim. Sıcak tuz çöllerini aştım, Salta kentinden, "Bulutlara Giden Tren"e binip, And Dağları'na tırmandım.
Ara istasyonlardaki kısa duruşlarda lamaları sevdim, etrafımı çeviren çekik gözlü, esmer tenli sümüklü çocuklardan, And Dağları'ndan toplanmış taşlar satın aldım.
Fötr şapkalı kadınların sırtlarına bağladıkları bebekleri öptüm.
Yükseklik beş bin metreyi geçince, kompartımanın koltuğuna ceset gibi yığılıp kaldım. Nefes alamadım, midemin bulantısını bastıramadım. Karşımda oturan Arjantinli köylünün verdiği koka yaprakları bile canıma can katamadı.
Trenden, And Dağları'nın eteğindeki, dünyanın en kurak çölü Atacama'da indim. On gün boyunca bu çölde, gündüzleri cehennem sıcağıyla, geceleri ise dondurucu soğukla boğuştum, yeşili özledim.
Düşlerimde hep soğuk pınarlar gördüm. Bu kadar zahmet çektim ama pampalara bir türlü ulaşamadım. O sonsuz düzlüklere hep hasret kaldım. Yanımda taşıdığım, Darwin'in gezilerini anlatan kitabı okumakla yetindim.
Bu toprakların bir asır öncesini öğrenip, şimdisini düşledim.
Ünlü bilginin, pampaların süsü goşolar hakkında yazdıklarını, çöldeki aylak günlerimde ezberleyip yuttum.
Darwin, bu sert insanları şöyle anlatıyordu:
“Son derece sert ve dayanıklıdırlar. O başıboş ortamda bile, bıyıkları ve omuzlarına dökülen siyah saçlarıyla, vahşi ve güzel bir canlılık sergiliyorlardı.
Geniş binici pantolonları, kırmızı pançolar ve kocaman mahmuzlu beyaz çizmeler giyiyorlardı. Bıçakları da kuşaklarına sokulmuş oluyordu.
Yedikleri sadece etti. Hayvan kemiklerini de, yemek pişirdikleri ocakta yakıt olarak kullanıyorlardı. Avlanmadıkları zaman gitar çalmayı, arada bir de kafaları biraz dumanlanınca, bıçak dalaşı yapmayı seviyorlardı…
Bu yalnız, sert ve pampaların bu özgür insanlarını kıskandım.
Yanına kadar yaklaştım ama pampaları göremedim. Pampa sözcüğünü ne zaman duysam, karmaşık duygulara kapılırım. Patagonya' da kaybolmak geçer içimden. Uçsuz bucaksız toprakların yalnızlığını özlerim.
Dört sihirli kelime: tundra, tayga, Paraná, pampa...
Ne zaman, birini düşlesem, halıma binip oraya giderim.
Bu pazar bu halıya sizleri de davet ediyorum! Bir günlüğüne gerçeklerden kaçmanızı öneririm! Hem de bedava!