Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

“Daha Fazlası, Daha Azı Değil: Sen Uçuşu Hatırla”

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 1996 yılında, kadınların ve kadın örgütlerinin birikimlerine olan inançla kâr amacı gütmeyerek yola çıktı. Kadın örgütlenmesinde önemli adımlar atan Uçan Süpürge Vakfı’nın düzenlediği festival, yönetmeni kadın olan ve kadınlara dair hikâyelerin anlatıldığı filmlerden bir seçki sunmaya 27 yıldır devam ediyor. Bu yıl da dopdolu bir program sizleri bekliyor. 10 Mayıs’ta “Perdeyi 27. kez sahipleniyoruz!” diyerek başlayan festivalin açılışı Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde yapıldı. Şenay Gürler ve Yetkin Dikinciler'in sunuculuk yaptığı törende gelenekselleşen Uçan Süpürge Ödülleri de sahiplerini buldu. Onur Ödülü oyuncu Hatice Aslan’a, Bilge Olgaç Başarı Ödülleri oyuncu Tülin Özen, yönetmen Ayşe Polat ve yapımcı Nida Karabol’a, Genç Cadı Ödülü ise oyuncu Deniz İlhan’a takdim edildi. Festivalin bu seneki teması, Füruğ Ferruhzad’ın dizelerine atıfta bulunarak “Sen Uçuşu Hatırla!”

Festival 16 Mayıs’ta sona erecek.

“Sansüre uğrayacak diye oto sansür çoğaldı, bu çok acı verici…”

Nida Karabol Türkiye’de sinemada varlık gösteren ve sinemaya emek vermiş çok özel kadınlardan biri. Bir kadın yapımcı olarak Türkiye’de pek çok ilki gerçekleştirdiği başarıları var. Kendisini tanıyor olmaktan çok mutluyum ve ilham veren sohbetlerinin içinde olduğum için de şanslıyım. Nida Karabol 27. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nün bu yılki isimlerinden biri. Ödülü alırken yaptığı konuşma çok anlamlıydı; “Festivalin teması olan ‘Daha fazlası azı değil’ Neler dersek? Her şeyden önce toplumsal cinsiyet eşitliği diyoruz kesinlikle daha fazlası, daha azı değil. Günümüzde çok önemli olan hak, hukuk, adalet kesinlikle daha fazlası daha azı değil. En çok istediğimiz şeylerden biri barış, empati, sevgi. Laik eğitim istiyoruz. Kültür-sanat istiyoruz. En çok sinemayı istiyoruz.”

Nida Karabol ile Ankara’da buluştuk, ödülünü kutladık ve yapımcılığa giden hikâyesini konuştuk!

20240509-195550.jpg

Senin için bu ödülün önemi ve anlamı nedir?

Özel bir ödül, emekle gelmiş bir ödül. Filmle ödül almak ayrı bir şey tabii ama kişisel bir ödül olması insanı onurlandırıyor. Bilge Olgaç anısına verilen bir ödül olması ayrıca çok özel ve önemli. Ve çok şanslıyım ki Bilge Olgaç’ı kişisel olarak tanıma şansım da oldu. Ortaokul yıllarımdan üniversite son sınıfa kadar sık aralıklarla bizim ajansımıza senaryo telif hakkı için gelirdi. Kendisiyle sinema sohbetleri yapardım. Türkiye’nin en önemli ilk kadın yönetmeniyle sohbet etmek anlatılmaz, yaşanır.

O dönem Bilge Olgaç’ın bu kadar değerli biri olduğunu tam anlayabilmiş miydin?

Yıllar geçince daha fazla anladım. Özellikle lisede İtalyanca öğretmenim sinemayla çok ilgilenen biriydi. Bir gün İstanbul Film Festivali’nde karşılaştık, festivalde görevliydim. O beni görünce önce şaşırdı sonra ‘Sinemayla ilgili bir soru soracağım gerçekten bilirsen sinemayla ilgili olduğunu anlayacağım’ dedi. “Bana bir tane Türk kadın yönetmen ismi söyle” dedi. Bilge Olgaç cevabını verince de ‘Çok iyi anlıyorsun sinemadan’ demişti. Hocamla o günden sonra hep sinema sohbetleri yapmaya başladık.

screenshot-20240511-133637-google.jpg

“Sinemayla aramda sevgi bağı oluştu”

Çok şanslıymışsın gerçekten, çocukken böyle ortamlarda bulunmak geleceğini belirliyor sanki…

Sinemayla aramda sevgi bağı oluştu. Hani insan bilgi sahibi olunca fikir üretebilir ya, kendimi o konularda daha çok bilgi sahibi hissettim öyle bir şansım vardı. Hem annem hem de babam bu sektörün içinde insanlardı. Babam Sinematek’in kurucularından annem de Umut Sanat’ın kurucusu ve etrafımız hep sanat insanıyla dolu. Emeğiyle ve kalemiyle hayatını kazanan insanlar tanıdım; Sennur Sezer mesela yani çok önemli bir Türk kadın ozan, Gülten Dayıoğlu, Yaşar Kemal gibi daha ismini sayamayacağım kadar çok önemli isimler.

“Artık kendi hikâyelerimizi anlatalım istedik”

Yapımcılığa giden yolda hikâyen nasıl şekillendi ve başladı?

Sonuç olarak biz bir aracı kurum gibi ajans olarak çalışıyorduk. Sonra 1995'te yapım bölümünü kurduk ve ‘En önemli şey üretmek’ dedik. O güne kadar var olan bir ürün için bir seçki yapıyor, kendi zevkimize göre dünya sinemasında yeri olan sinema filmlerini Türkiye'ye getiriyorduk. Zamanla bir izleyici kitlesi yaratmayı başardık ki o yıllarda bunu başarmak çok zordu. Özellikle o dönem üniversite öğrencilerinden bir izleyici kitlesi yarattığımıza inanıyorum. Evet, tamam da eee sonuna kadar böyle mi gidecek? Yapılmış bir film üstüne konuşulur ama sen onu sadece alıyorsun ve Türkiye'de dağıtımını yapıyorsun da böyle kalmamak gerekiyordu. Ve artık kendi hikâyelerimizi anlatalım ve filmler çekelim diyerek 1995’te bir hedef belirledik.

“Hedefimiz yerelden evrensele uzanan hikâyeler”

Yapımcılıkta hedefiniz neydi?

Ülkemizle ilgili çok önemli şeyleri, önemli veriler içeren bilgileri uluslararası seviyede iyi bir sinema filmiyle ya da belgeselle anlatabilmekti. Türkiye’de çok hikâye var, enteresan ve bitmek tükenmek bilmeyen çok önemli figürler var. Burası medeniyetlerin beşiği, dünya tarihinin en önemli lojistik köprüsü buradan geçiyor, toprakları mitolojilerin bulunduğu topraklar, ne istersen var bu coğrafyada. Onun için bizden hikâyelerden çok büyük şeyler çıkabileceğine inanıyorduk. Hedefimiz yerelden evrensele uzanan hikâyeler anlatmaktı. Tabii bunu yaparken Türkiye'nin sosyoekonomik ve politik verilerini de kullanmamız gerekiyordu. İlk film her anlamda zorlayıcıydı çünkü o güne kadar anlatılmamış bir dilde bir tarihi dönemi anlattık. ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ böylece ortaya çıktı. Öyle ki üç Avrupa ülkesi de ortak yapımcımız oldu ve bu da o dönem için çok önemli bir başarıydı.

27-us-afis.jpeg

“İstanbul Kanatlarımın Altında çığır açan bir film oldu”

O dönem filmin bu kadar ses getireceğini ve tartışma yaratacağını öngörmüş müydün?

O dönem dağıtımcımız ‘Amerikan filmleri için 40 bin maksimum bir sayı sizin film de 40 bin yapar’ dedi. 1996 yılında ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ 9 kopya ile 3-4 ay sinemalarda kaldı, 650 bin artı yaptı ve bu anlamda çığır açtı. Türk filmi yapımını tekrar geri getiren film oldu, bu mutluluk vericiydi.

O dönem filme dair aldığın en güzel eleştiri ve en acımasız eleştiri neydi?

Aldığım en iyi eleştiri çok iyi bir dönem filmi yapabilmiş olmaktı. Çünkü o dönem hiçbir dijital teknoloji yoktu. Türkiye’de o güne kadar yapılmamış teknik çalışmaları yaptık ve uyguladık. Filmin çığır açması ve şaşırtan durumlarından biri de buydu. Acımasız eleştiriler ise padişahın sofrasında muz varmış, 4. Murat döneminde muz daha Türkiye'ye, Osmanlı'ya gelmemiş. İlkokul müsameresi gibi diyenler de çok oldu. Fakat bunu diyen kişiler 2 yıl sonra ‘Siyasal iktidarla dini iktidarın çatışması filmin altyapısında aslında bu var’ diyerek geri dönen eleştirmenler de oldu. Çok tehdit aldığımız bir filmdi çünkü filmin gerçek mesajını kavrayan siyasi örgütler oldu. Eve kadar ölüm tehdidi aldık. Mesela ‘4. Murat'ı öyle gösteremezsin’ diyerek... ‘Eğer Hezarfen uçmayı başarırsa şeyhülislama değil ona inanırlar, o Allah katında daha yüksek olur’ durumları tartışıldı. ‘Padişahı dokunulmaz olarak görelim’ mevzusu bugün de devam ediyor. Şimdi bakıyorum bugün yapsak yine aynı çatışma olabilir. Fakat bizim için en önemli şey filmin bir çığır açmış olması.

Sinemanın önündeki engeller…

Sinemanın önündeki en büyük engel sansür diyebilir miyiz?

Evet, sansür kanayan bir yara. Seyirciyle buluşma, dağıtımla ilgili bir buluşma sorunu da var. Sansür sorunu çok önemli. Sansüre uğrayacak diye oto sansür çoğaldı, bu çok acı verici… Şu anda bizi psikolojik olarak oraya getiren bir durum var.

İstanbul Kanatlarımın Altında filminden sonra hangi filmler geldi?

‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ filmini Serdar Akar ile yaptık. Orada da yine siyasi gönderme vardı. Pelin Esmer ile ‘Oyun’ isimli belgesel drama çektik. Bir gazete haberinden yola çıkarak Mersin'in Aslan köyünde dağda 11 tane kadın kendi hayat hikâyelerini yazıyorlar ve tiyatrosunu yapıyorlardı. Bu film bize çok sayıda ödül kazandırdı. Tribeca'da Robert De Niro'nun elinden en iyi yönetim ve en iyi belgesel ödülü olmak üzere dünyanın değişik festivallerinden 40'a yakın ödül getirdi. Pelin Esmer ile yola devam ettik ve ‘11'e 10 Kala’ filmini yaptık. Ondan sonra da yine Pelin Esmer ile Gözetleme Kulesi filmi oldu.

“Hayattaki seçimlerimiz çok önemli”

Şimdi yeni projeler gelecek mi?

Araya sağlık sorunları sonra pandemi girdi. Kültür Bakanlığı'nın destekleme fonunda olduğum için etik olarak bir projeye katılamadım. Aralarda bu işi yapar mısınız, yapımcısı olur musunuz diyerek çok projeler geldi, piyasa filmi dediğiniz çok büyük iş yapmış filmler de geldi ama bu seçim meselesi. Hayattaki seçimlerimiz çok önemli ve benim bir yol haritam var. Gelen projeler benim yol haritama uymadı. Elbette yeni projeler gelecek ve yenilikçi olmak lazım ve gençlere ayrıca destek olmak gerekir diye düşünüyorum.

Son dönemde Türk sinemasında en beğendiğin en iyi filmler hangisi? Derdini de meselesini de çok iyi anlatıyordu dediğin, hangi film var ya da çizgisini beğendiğin diyeyim?

Kasabayı vererek Türkiye’nin tüm genel siyasi yapısını çok iyi veren Emin Alper’in Kurak Günler ve Özcan Alper’in Karanlık Gece filmlerini söyleyebilirim.

Şu filmin yapımcısı olmak isterdim dediğim film hangisi?

Son günlerde değil ama yine Umut Sanat olarak Türkiye'ye getirdiğimiz “In The Mood For Love” mesela.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi