Yaşar Seyman
Kadınlar geleceği taşıyor
Gelecek, çoğu zaman yüksek kürsülerden, büyük masalardan, kalın raporlardan söz edilerek anlatılır. Oysa gerçek gelecek, sabahın erken saatlerinde sessizce uyanan kadınların ellerinde taşınır. Bir çocuğun alnındaki ateşi ölçerken, bir sınıfın kapısını açarken, bir tencere kaynatırken, bir tarlaya eğilirken, bir adliye koridorunda beklerken… Kadınlar geleceği çoğu zaman fark edilmeden, alkışsız ve sabırla taşır.
Dünyaya baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Savaşların ortasında çocukları hayatta tutmaya çalışan Filistinli anneler, iklim krizine karşı toprağı savunan Latin Amerikalı kadın köylüler, eğitim hakkı için ölüm tehditlerine karşın konuşan kadınlar. Bizim Ege’nin, Marmara’nın, Karadeniz’in doğayı koruyan kadınlarımız. Zeytin ağaçlarına sarılıp ağlayan, nöbetlerde toprakta uyuyan köylü, işçi ve emekli kadınlar. Kadınlar! Onlar yalnızca kendi yaşamlarını değil, insanlığın yarınını da koruyor. Tarih çoğu zaman erkek isimleriyle yazılsa da geleceğin satır aralarında kadınların emeği var. Canım kadınlar…
En zor zamanlarda ayakta kalan mahalleler, dayanışma ağları, öğretmenler, hemşireler, işçiler, çiftçiler… Ve adalet arayışında susmamayı seçen kadınlar. Hapishane kapılarında, mahkeme salonlarında, kayıp fotoğraflarının önünde bekleyen eşler ve anneler; yalnızca sevdiklerini değil, hukukun onurunu da ayakta tutuyor. Bu ülkede gelecek, çoğu zaman bir annenin “vazgeçmeyeceğim” cümlesinde saklıdır.
Kadınlar geleceği taşırken çoğu zaman yükün ağırlığından söz edilmez. Çünkü alışılmıştır. Sabırları doğal, dayanıklılıkları zorunlu sayılır. Oysa bu bir kader değil, bir tercihtir: susmak yerine konuşmayı, boyun eğmek yerine yürümeyi seçen kadınların tercihidir. Gelecek tam da bu yüzden hâlâ mümkündür.
Bugün dünyada ve ülkemizde yarını kuranlar, gücü elinde tutanlar değil; umudu elinde bırakmayanlardır. Ve umut, en çok kadınların avucunda büyür. Çünkü kadınlar yalnızca hayatı doğurmaz; adaleti, vicdanı ve yarını da taşır.
Gelecek, iktidarların kürsülerinde anlatılan bir masal değil; kadınların bedenleri, emekleri ve direnişleri üzerinden kurulmaya zorlanan bir gerçektir. Dünyanın her yerinde savaşlar erkekler tarafından başlatılırken, enkazın altından hayatı çıkaran yine kadınlardır. Filistin’de bombaların gölgesinde çocuk büyüten annelerden, İran’da özgürlük uğruna öldürülen genç kadınlara kadar tablo nettir: Kadınlar susturuldukça düzen ayakta kalır sanılır, oysa gelecek tam da bu sessizliğin kırıldığı yerde başlar.
Türkiye’de kadınlar yalnızca eşitsizlikle değil, açık bir devlet ihmaliyle karşı karşıya. Korunmayan, öldürülen, adalet ararken yalnız bırakılan kadınların öyküleri artık istisna değil, sistemin kendisidir. Mahkeme salonlarında yıllarca bekleyen anneler, cezasızlıkla ödüllendirilen failler ve “zamanı değil” denilerek ötelenen haklar… Bu ülkede kadınlar geleceği bir tercih olarak değil, bir mecburiyet olarak taşıyor; çünkü bırakırlarsa çökecek olan yalnızca kendi yaşamları değil, toplumun tamamıdır!
Gelecek, iktidarların afişlerine yazdığı bir sözden ibaret değil; kadınların her gün omuzladığı ağır bir yüktür. Dünyanın neresine bakarsak bakalım, kriz zamanlarında ilk feda edilen kadınların yaşamı, emeği ve bedeni oluyor. Savaşlar erkekler tarafından başlatılıyor, ama hayatta kalma mücadelesi kadınların payına düşüyor. Filistin’de enkazın altında çocuklarını arayan annelerden, İran’da özgürlük talebiyle öldürülen genç kadınlara kadar değişmeyen bir gerçek var: Kadınlar susturuldukça düzen korunuyor sanılıyor; oysa gelecek, tam da bu sessizliğin parçalandığı yerde filizleniyor.
Türkiye’de tablo daha az sert değil. Kadınlar şiddetten, yoksulluktan ve adaletsizlikten korunmuyor; aksine bu düzenin içinde yalnız bırakılıyor. Mahkeme kapılarında yıllarını tüketen anneler, cezasızlıkla ödüllendirilen failler, “aile” adı altında görmezden gelinen cinayetler… Kadınlar bu ülkede geleceği bir hak olarak değil, bir mecburiyet olarak taşıyor. Çünkü devletin taşımadığı sorumluluğu kadınlar üstleniyor; susturulan hukukun yerine seslerini koyuyor, çöken vicdanın yerine dayanışmayı büyütüyorlar.
Yeni yılın eşiğinde unuttuğumuz kadınları; Anadolu’nun en berrak sesi, ışıklarda olası şairimiz Cahit Külebi yazmış:
“Kadınlar görmedin mi?
Kaybolur gider sanırdın
Tarla çapalarken güneş altında;
Karanlık odalarda tütün dizerken
Yanıp sönerdi ıslak ıslak
Yeşil tütün renginde gözleri.”