“Oyun oynamaya mecalimiz kalmadı”

Seray Şahiner… Anlattığı hikâyeler ve yarattığı karakterlerle kendi deyimiyle sokağın sesini edebiyata taşıyor. O ses o kadar güçlü yankılanıyor ki her bir karakterin hikâyesi satırlardan yaşamımıza taşıyor. Tıpkı ‘Vatan Millet Samatya’ kitabındaki İnci’nin öyküsü gibi. İnci’nin çocukluğu, yaşayamadıkları bana Yaşar Kemal’in 1975 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan ‘Çocuklar İnsandır’ yazı dizisini hatırlattı. Şahiner “Yaş büyüyor ama hafıza kalıyor. Çocuk büyürken, öfkesini, travmasını da büyütüyor… Çocuklar geleceğimiz diye ahkam kesmek kolay, şimdisini çaldığınız çocuklardan size bir gelecek sunmasını bekleyemezsiniz” diyor. Seray Şahiner’le önceden planladığımız fakat yazarın yoğunluğu nedeniyle gecikmeli yaptığımız söyleşimizi yayımlıyoruz.

whatsapp-image-2026-01-17-at-00-07-46

Vatan Millet Samatya’yı küçük bir kız çocuğunun gözünden okuyoruz. O kız büyüyor, anne oluyor. Bu sefer onun kızı İnci’nin anlatımıyla hikâye devam ediyor. Kuşaklar arasındaki bağı, devamlılığı da görüyoruz. Fakat İnci’nin annesi farklı bir anne. Eğlenceli de… Ortaklaştıkları yan iyi yalan söylemeleri diyebilir miyiz? Bu kız ve anneyi yalan söylemeye iten ne?

Her kuşağın kendi yalanı var. Ve kendi gerçekleri… Melek, yetmişlerde büyüyen bir çocuk, kızı İnci ise 90’larda… Buldukları formüller, gösterdikleri kıvrak zekâ, dönemin sosyoekonomik şartları, ekonomisi, kültürü ile de ilgili… Çözümleri kendi dönemlerine has çözümler. Ortak noktaları, manevra kabiliyetleri. Birbirlerine söyledikleri yalanlar da var zira teselli de bir yalan türü. Sizin “eğlenceli” diyerek altını çizdiğiniz; birbirlerinin yüzünü güldürme mesaisine emek harcıyorlar. Bence insanları aile yapan temel şeylerden biri bu… Birbirinin tebessümüne çalışmak. Birlikte gülmek. Bana kan bağından daha kuvvetli geliyor.

Kuşaklar arasındaki travmayı aşmak mümkün mü?

Aşma konusuna vardık mı bilmiyorum. Anlama ve kabul kısmının bile üstünden atlamaya çalışıyoruz genelde. Çok ekstrem durumlar dışında aslında affetmeye yatkın varlıklar olduğumuzu düşünüyorum. Ama onun için de samimi bir ifade görmeye ihtiyacımız var… Sıkıntı, izahat zahmetine dahi girilmeden sineye çekmemiz beklendiğinde çıkıyor.

“ÇOCUK BÜYÜRKEN TRAVMASINI DA BÜYÜTÜYOR”

Yaşar Kemal’e çocukların insan olduklarını hatırlatarak bir selam gönderiyorsunuz diyebilir miyiz? Anlattığınız hikâyede de çocukların insan olarak görülmediklerini okuyoruz aslında. Toplumun çocuğa bakışı değişti mi? Ne dersiniz?

Teşekkür ederim. Yaşar Kemal’in sadık bir okuru olmakla birlikte, Vatan Millet Samatya’daki “Allahım sence çocuklar da insan mı?” sözü, Kemal’e atıf değil. Ama insana yaklaşımda elbette ustalarımız da bize bir aile büyüğü gibi örnek oluyor. Kemal’in bahsettiğiniz yazıdaki, çocukları sevmekten ziyade anlamaya çalıştığına dair vurgusu önemli… Genelde çocukluğa yapılan bir geçicilik atfı var: Hayatımızın o döneminin bir gün mazi olacağına dair. Evet yaş büyüyor ama hafıza kalıyor. Çocuk büyürken, öfkesini, travmasını da büyütüyor… Çocuklar geleceğimiz diye ahkam kesmek kolay, şimdisini çaldığınız çocuklardan size bir gelecek sunmasını bekleyemezsiniz…

Anlattığınız hikâyede sınıfsal eşitsizlik ve çocukların bu durumu nasıl yaşadıkları da var. Çocuk işçilerin sayısı artıyor. Çocukların iş kazaları nedeniyle ölüm haberlerini okuyoruz. Bu ülkede çocuğa reva görülen hayat neden değişmiyor?

Vicdan sosyal adaletin en küçük yapı taşı haline geldi… Sistematik olarak engellenmesi gereken sınıfsal adaletsizlik, sömürü, her türlü istismar, artık bireylerin insafına bırakılmış durumda… Şunu da kabul edebiliriz bence… Kötü, insafsız, yoz insanlar var… Onlara tek tek adalet çağrısı yapmakla bu meseleyi çözemeyiz. Koruyan, gözeten yasal uygulamalara daha çok ihtiyacımız var.

vatan-millet-samatya-kapak

Oluşturduğunuz karakterlerden peşinizi bırakmayanlar ya da sizin bırakmak istemedikleriniz oluyor mu?

Arada kalmışlık duygusu ve göçmenlerin şehrini ele alıyorum temelde. Ama bunların benim yazdıklarımdaki formu da bizim şehri kullanım şekillerimizle birlikte değişiyor aslında… Şehir nasıl nefes alan değişen bir varlık ve kavramsa, göçmen de öyle… Burada bahsettiğim, sadece dün memleketinden çıkıp bugün büyük şehre gelenlerin hikâyesi değil. Üç kuşak önce gelenlerin yaşadığı kültür çatışması da var; ömür boyu evden çıkmasına izin verilmeyen bir kadının sokağa ilk çıktığında, sokağın kendi jargonunu, lisanını öğrenerek başlangıçta sokağın göçmeni olarak hissetmesi de var… Yazarken asıl sevdiğim kısmı, yürüdüğü sokakla sonradan tanışanların o sokağın dilini öğrendiğinde, kendisinin de o jargona ses verdiği, katkıda bulunduğu durumlar… Sokağın kulak dolgunluğuyla sokağa ses verenleri yazıyorum. Vatan Millet Samatya romanında bu çok daha erken başlıyor; sokağı sadece ikamet değil aynı zamanda bir oyun alanı olarak gören çocukların bakışıyla… Sokakla ilgili formüller üreten, sokağı işlevsel hale getiren çocukların gözünden… Mahalle dediğimiz kavrama nostalji gözüyle bakmamızın bir sebebi de bizim artık oyun oynamaya mecalimiz kalmamış olması… Dikkat de coşku da aşınabiliyor. O oyunlu hali, edebiyatta da sokakta da hayatta da korumaya çalışıyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi

Rönesansın başkenti Floransa

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Nermin Abadan Unat’ın ardından…

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

“Ekrem ne yaşar ne yaşamaz!”

14 Aralık 2025 Pazar 07:01

“Kimin bu memleket?”

07 Aralık 2025 Pazar 07:00

“Okuyan herkese umut olsun”

23 Kasım 2025 Pazar 07:00