Gönç Selen
Hakikat yoksa demokrasi olabilir mi?
HERKESİN KENDİ GERÇEĞİ
Öncelikle bir karışıklığı daha en baştan ortadan kaldırıp, yazıya öyle başlamak isterim.
Daha önceki yazılarıma aşina olanlar hemen anlayacaklardır ki, böyle bir ara başlık aslına bakarsanız benim daha önce yazdıklarımla çelişiyor. Yani benim böyle bir şey yazmam pek mümkün değil. Zaten ‘Herkesin kendi gerçeği’ ara başlığını benim değil, Hannah Arendt’in attığını var sayın.
Benim açımdan bir çelişki ya da Arendt’le olan terminolojik gerilim aslında bağlam farkından kaynaklanıyor. Benim gerçek ve hakikat arasındaki ayrımım şöyle: Gerçek, meydana gelen bir olayın ‘ben’in zihnine ihtiyaç duymadığı, olduğu gibi olandır. Oysa hakikat, ‘ben’in zihninde gerçekleşir, yani onu ‘ben’ yaratır. Bahsi geçen gerçeğin zihindeki tezahürü, bir başka deyişle o gerçeğin ‘ben’deki anlamıdır.
Hannah Arendt, bu ayrım için ‘Geçmiş ve Gelecek Arasında’ adlı eserinin ‘Hakikat ve Siyaset’ adlı yedinci bölümünde şunları söylüyor: “Modern çağ, hakikatin insan zihnine verilmiş ya da ona açılmış değil, insan zihni tarafından üretilmiş olduğuna inanır. Bu yüzden Leibniz’den beri matematiksel, bilimsel ve felsefi hakikatleri rasyonel hakikate dahil etmiştir. Bu ayrımı, kendi içsel meşruiyetini tartışmaya girmeden, sadece kolaylık olsun diye kullanacağım.”
Ben de bu yazıda ‘hakikat’ kavramını Arendt’in politik bağlamı üzerinden anlamaya çalıştığım için Arendt’le terminolojik bir tartışmaya girmeden, yazıyı onun kavramları üzerinden devam ettireceğim. Zira bir düşünürü anlamak, ancak onun kavramlarını anlamakla mümkündür.
Benim de yaptığım, Arendt’in ise eleştirel bir tonla “modern çağ buna inanıyor” dediği ayrım ontolojik bir alandan yapılan tanımlardan kaynaklanıyor. Oysa Arendt tanımlamalarını ontolojik değil politik bir bağlamda yapıyor. Benim bu yazıda onun terminolojisine teslim olmamın nedeni ise aynı bağlamda konuşabilmek. Yoksa tartışmak ya da Arendt gözünden bir değerlendirme yapmak mümkün olmazdı.
Arendt’in kendi ayrımı bambaşka bir eksende duruyor. O ‘hakikat’ kavramını ikiye ayırıyor. Bir yanda matematiksel, bilimsel ve felsefi önermelerden oluşan ‘rasyonel hakikat’, öte yanda ise tikel, olumsal olaylara dair ‘olgusal hakikat’ var. Ancak Arendt bu ikisi arasındaki farkı modern çağ temsilcilerinin yaptığı gibi zihinden bağımsızlık ya da bağımlılık üzerinden kurmuyor. Onun için bu fark, önermenin nesnesinin zorunlu ya da olumsal olmasına göre belirleniyor. Zorunluysa ‘rasyonel hakikat’, olumsalsa ‘olgusal hakikat’ oluyor. Bu yüzden de ona göre örneğin bir matematik hakikati unutulsa bile akılla yeniden türetilebilir, ama bir olgu bir kez yalanla silinirse bir daha asla geri gelmez.
Bu durumda Arendt’in siyasi ayırımını ontolojik bağlamda değerlendirmek iki farklı bağlamı birbirine karıştırmak, Arendt'in kendi derdini gözden kaçırmak olurdu. Bu yüzden bu yazıda ‘hakikat’ kelimesini, kendi önceki ayrımımı bir kenara bırakarak, tamamen Arendt’in bağlamı içinde kullanacağım.

Peki bu durum hâlâ ‘herkesin kendi gerçeği’ olabilmesini mümkün kılıyor mu?
Düşünsenize… Artık aynı olay hakkında bize gerçek diye sunulan dört ayrı şey dinliyoruz ve bunlar çoğunlukla birbiriyle tutarsız. Birincisi iktidarın anlattığı, ikincisi muhalefetin anlattığı, üçüncüsü aynı olay için sosyal medyada dolaşan bambaşka bir hikâye ve son zamanlarda bu üçlüye eklenen yapay zekâyla üretilmiş görüntülerin anlattıkları. Ne tuhaftır ki bunların dördü de birbiriyle tamamen tutarsızken, kendi izleyicisine tamamen tutarlı görünüyor. Ama birbirleriyle hiçbir ortak noktaları yok. Diğer bir deyişle en az üçü, bazen de hepsi bağlamdan koparılmış durumda.
Şimdi böyle bir tablo karşısında “kim haklı?” diye sormanın bir anlamı var mı? Artık şu soruya cevap bulmak gerekiyor: “Bir toplum aynı olayın ne olduğunda bile anlaşamıyorsa, o toplumda siyasal tartışma nasıl mümkün olabilir?” Tartışabilmek için önce üzerinde tartışılacak ortak bir zemin olması gerekmiyor mu? İşte bu ortak zemin, yani bağlam yok olunca ‘herkesin kendi gerçeği’ diye ontolojik açıdan tuhaf, hatta imkânsız ama politik açıdan gayet mümkün bir durum ortaya çıkıyor. Zaten çağımızda yaşadığımız bütün saçmalıklar, bütün tuhaflıklar politikacılardan kaynaklanmıyor mu?
Hannah Arendt'in yarım yüzyıl önce, Vietnam Savaşı'na dair Pentagon Belgeleri skandalının ortasında yazdığı satırlar tam da bu soruya cevap arıyordu. Onun düşüncesinin bugüne söylediği şey, ilk bakışta göründüğünden çok daha rahatsız edici.

ARENDT’İN TEMEL AYRIMI: HAKİKAT VE KANAAT
Arendt için siyasetin doğal hâli herkesin aynı şeyi düşünmesi değil, herkesin farklı bir yerden dünyaya bakmasıdır. ‘İnsanlık Durumu’ kitabının daha en başında bunu neredeyse apaçık ve kesin bir önerme gibi kurar: “Çoğulluk, insan eyleminin koşuludur, çünkü hepimiz insan olarak aynıyızdır. Ama hiçbirimiz yaşamış, yaşayan ya da yaşayacak başka hiç kimseyle asla tıpatıp aynı değildir.”
Bu alıntıdan da anlayacağımız üzere Arendt’e göre insanların bir konuda farklı düşünmesi demokrasinin bir arızası değil, tam tersine demokrasinin ön koşuludur. “Hakikat ve Siyaset” adlı makalesine geri dönersek, James Madison’ın “Bütün hükümetler kanaat üzerine kuruludur” sözü üzerine şunu söyler: “En despot yönetici ya da tiran bile, kendisiyle aynı görüşte olanların desteği olmadan iktidara gelemez, gelse bile onu koruyamaz.”
Arendt buna ek olarak kanaatin bu kadar değerli olmasının bir sınırı olduğunu da söyler. İşte o sınırın ötesinde, yani kanaatin bittiği yerde artık hakikat başlar. Bir olay olmuştur ya da olmamıştır. Bir söz söylenmiştir ya da söylenmemiştir. Bunlar görüş meselesi olamaz. Aynı makalede bunu şöyle dile getirir: “Olgusal hakikat her zaman başka insanlarla ilişkilidir: Birçok kişinin dâhil olduğu olayları ve durumları ilgilendirir; tanıklarca tespit edilir ve tanıklığa dayanır. Bu, doğası gereği siyasaldır. Olgular ve kanaatlerin, birbirinden ayrı tutulmaları gerekir ama bu onların birbirine düşman olduğu anlamına gelmez. İkisi de aynı alana aittirler. Olgular kanaatleri besler ve farklı çıkarlardan ve tutkulardan ilham alan kanaatler, olgusal hakikate saygı gösterdikleri sürece geniş bir yelpazede farklılaşabilseler bile meşru kalabilirler. Olgusal bilgi güvence altında değilse ve olguların kendisi tartışmalıysa, kanaat özgürlüğü ancak bir maskaralıktan ibarettir.”
Aslında gerçek ve hakikat arasında da olması gereken ilişkiden bahsediyor. Gerçek gerçektir, hakikat ise o gerçeğin kişinin zihnindeki yansımasıdır dedik ya… Ama kişinin zihnindeki hakikati ciddiye alabilmemizin de bir koşulu var. Gerçeklikten kopmamış, tam tersine ondan besleniyor olması gerekli. Aksi durumda o hakikat saçmalıktan başka bir şey olamaz. Yani öyle desteksiz, argümansız, gerçekle bağını koparmış bir şekilde “bu da benim kanaatim” diyen insana itibar edilmez.
Buradan çıkartmamız gereken sonuç ise şudur: Kanaatlerin çeşitliliği demokrasiyi zenginleştiren bir şeydir ama olguların çeşitliliği demokrasinin zeminini yok eder. Çünkü gerçek tektir, çoğul olamaz. Öyle olduğu iddia ediliyorsa orada mutlaka yalan söyleyen birileri, insanları manipüle etmek isteyen çıkar sahipleri, demokrasiyi yok sayan ve bundan nemalanan sahtekârlar var demektir.
YALAN SÖYLEMEKTEN DAHA FAZLASI
Arendt, siyasetçilerin yalan söylemesini hiç yadırgamaz. Zaten biz de yadırgamıyoruz öyle değil mi? ‘Hakikat ve Siyaset’ adlı makalenin daha ilk satırlarında söylediklerine bakar mısınız: “Hakikat ile siyasetin birbiriyle uyuşmayan kavramları olduğundan kimsenin bir şüphesi yoktur ve bildiğim kadarıyla hiç kimse ‘doğruluğu’ siyasi erdemler arasında saymamıştır. Yalan sadece siyasetçinin ya da demagogun değil, devlet adamlığı zanaatının da her zaman için gerekli ve haklı bir gereci olarak kabul edilmiştir.”
Arendt’e göre geleneksel yalancı, yalanını belirli ve sınırlı olgular üzerine kurar der ve yine aynı makalesinde şöyle devam eder: “Amacı herkesi değil, düşmanını kandırmaktır. İşte bu yalancılar kendi aralarında hâlâ hakikati bilen ve koruyabilen devlet adamları ve diplomatlardı. Onların kendi yalanlarının kurbanı olmaları pek mümkün değildir. Çünkü onlar, kendilerini kandırmadan başkalarını kandırabiliyorlardı.” Modern yalanla geleneksel yalan arasındaki fark, Arendt'in kendi formülasyonuyla, çoğu zaman saklamakla yok etmek arasındaki fark kadar büyüktür.

Peki bu ne anlama geliyor? Arendt’in Pentagon Belgeleri üzerine yazdığı meşhur ‘Siyasette Yalan’ adlı uzun makalesinden yapacağımız şu alıntı durumu daha açıklığa kavuşturacak. “Deneyimli bir yalancının sunabileceği yalan dokusu ne kadar büyük olursa olsun olgusallığın enginliğini örtmeye asla yetmeyecektir. Tek tek sayısız yalanla paçayı kurtarabilen yalancı, ilke olarak yalan söylemekle paçasını asla kurtaramaz.” Yani yalan söyleyen bir politikacı, örtmeye çalıştığı bir gerçeklik olduğunu kabul eder. Yalanının ortaya çıkmasından da korkar, çünkü gerçeğin hâlâ orada durduğunu ve onun yalanını ortaya çıkartmak için hazır beklediğini bilir.
Peki insanlar “zaten herkes yalan söylüyor” demeye başladığında ne olur? Emin olun bu, yalanın normalleşmesi dediğimiz şeyden çok daha tehlikelidir ve Arendt’in esas korkusu da burada başlar.
ZATEN HER ŞEY YALANSA…
Arendt gelinmesi muhtemel bu noktayı da ‘Hakikat ve Siyaset’ adlı makalesinde dile getirir. Propagandanın ve beyin yıkamanın uzun vadeli sonucunu tartışır ve ona göre sistemli yalanın esas etkisi, insanların yalanı hakikat sanması değildir. Ona göre bu noktada çok daha derin bir şey olur: “Beyin yıkamanın en kesin uzun vadeli sonucunun, tuhaf bir sinizm olduğu sık sık gözlemlenmiştir — ne kadar sağlam temellendirilmiş olursa olsun, herhangi bir şeyin hakikatine inanmayı mutlak biçimde reddetme hâli. Başka bir deyişle, olgusal hakikatin yerine tam ve tutarlı biçimde yalanın geçirilmesinin sonucu, yalanların artık hakikat olarak kabul edilmesi ve hakikatin yalan diye karalanması değildir; gerçek dünyada yönümüzü bulmamızı sağlayan duyu — ki hakikat/yalan ayrımı da bu duyunun araçlarından biridir — tahrip edilmektedir.”
Bu söylem, bugünün post-truth tartışmasının en önemli felsefi köklerinden biridir. Mesele yalanların inandırıcı olmasının ötesinde, insanların artık herhangi bir şeye inanma kapasitesini, hatta doğruyu yanlıştan ayırt etme aracının kendisini kaybetmesi hâline geldi. Arendt bunu ‘Totalitarizmin Kaynakları’ adlı eserinin ‘İdeoloji ve Terör’ adlı bölümünde gayet sert bir şekilde ifade eder: “Totaliter yönetimin ideal tebaası, ikna olmuş Naziler ya da ikna olmuş Komünistler değil, olgu ile kurgu ve doğru ile yanlış arasındaki ayrımın artık var olmadığı insanlardır.”
Gerçekle yalanı birbirinden ayıramayan, doğru ve yanlışın kriterlerini kaybetmiş bir halk kendi aklını kullanma yetisini kaybetmiştir. Adeta hipnotize olmuş bir şekilde politikacıyı takip eder, ona inanmak ister.
Bu tehlikenin bir versiyonunu, yine Pentagon Belgeleri makalesinde ‘kendi kendini kandıran yalancı’ örneğiyle anlatır. Arendt’e göre kendini kandırma bile, hâlâ hakikat ile yalan arasında bir ayrımın var olduğunu varsayar. Ama tamamen olgu-dışı kalmış bir zihinde bu ayrımın kendisi kaybolur. ‘Siyasette Yalan’ adlı eserinde Arendt şöyle diyor: “Siyaset alanında, gizlilik ve kasıtlı aldatmanın her zaman önemli bir rol oynadığı yerde, asıl tehlike kendini kandırmadır. Çünkü kendini kandıran aldatıcı, yalnızca dinleyicisiyle değil, kendisini er ya da geç yakalayacak olan gerçek dünyanın kendisiyle de bütün bağını kaybeder.”
Ama Arendt'in tarif ettiği asıl kırılma “Bu doğru mu?” sorusunun yerini “Ben buna inanmak istiyor muyum?” sorusunun almasıdır. İşte bu kırılma sorgulamayı yok etmiş ve doğruluk duygusunun aşınmasına neden olmuştur.
HAKİKAT ARTIK KAYIP MI?
Belki de esas sormamız gereken soru şudur: “Hakikati kaybettiğimiz için mi demokratik tartışmayı kaybediyoruz, yoksa demokratik tartışmayı kaybettiğimiz için mi hakikat duygumuzu yitiriyoruz?” Arendt’e göre bu iki yön birbirinden o kadar da uzak değil, aksine birbirini besliyor. ‘Hakikat ve Siyaset’ adlı makalenin son cümlesi oldukça çarpıcı. “Kavramsal olarak hakikate, değiştiremediğimiz şey diyebiliriz; mecazi olarak ise o, üzerinde durduğumuz zemin ve üzerimizde uzanan gökyüzüdür.” Yani hakikati kaybettiğimizde bağlam yitiyor. Bağlam yoksa aynı şey üzerine konuşmak, aynı kavram üzerine tartışmak, ayrı fikirlerde olunsa da aynı zeminde buluşmak yok. Bunlar yoksa bilin bakalım ne yok?
Arendt’in bu son cümlesi aslında bize şunu söylüyor: Demokrasi yalnızca insanların konuşabilmesi değildir. İnsanların farklı fikirlerini aynı dünyada dile getirebilmesidir.