Pelin Batu
Hakkı yenmiş bir başka kadın: Lynn Margulis
Bazen bilim dünyasında devrimler yaşanır. Galileo, Kopernik, Newton, Darwin, Einstein devrimleri… Bu dehaları hepimiz duymuş, ne kadar parlak beyinlere sahip olduklarını okumuşuzdur. Bu listede neredeyse hiç kadına rastlamayız, varsa da genellikle istisnai bir durum vardır ya da meşhur bir erkek figürüyle ilintili olduğu içindir: usturlabın mucidi Halepli Meryem el-Usturlâbî veya Byron’un kızı, ilk bilgisayar programcısı kabul edilen Ada Lovelace gibi.
Kadın bilimcilerin akıbeti genellikle Rosalind Franklin’inkine benzer. Verileriniz çalınır, adınız silinir, tarihte görünmez ve bilinmez oluverirsiniz. Unutulup gidersiniz. Neyse ki son yıllarda kampanyalarla ve eğitimdeki bazı manevralarla bu kadınların isimleri anılır oldu. Kocasından çok daha iyi bir kimyager ve fizikçi olan ve iki dalda Nobel alan ilk bilimci Marie Curie’nin ismi Paris metro durağına, kocasının yanına protestolar ve imzalarla zorla yerleştirildi. Hal böyle olunca, karşıma hakkı yenilmiş, adını duymadığım, çok çok önemli olduğunu düşündüğüm bir kadın çıkınca, hemen yazmak istiyorum. Neden hak ettiği yerde değil, neden ismini çoğumuz duymadık diye sorgulamıyorum. Malum nedenlerden... Ama bizler yaza yaza, ana ana isimlerini olması gereken yere taşıyacağız. Onlar tarihe kalacaklar çünkü bilim tarihinde milat denebilecek adımları attılar.
İşte böyle bir kadını çok yakın bir tarihte, maalesef bu kadar geç tanıdım. Lynn Margulis 20. Yüzyılın en özgün biyologlarından biri olarak bugün pek çok bilim insanının doğru kabul ettiği ‘Seri Endosimbiyoz Teorisini’ ortaya koyan dahiyane bir kadındı. Modern biyolojinin dönüm noktası kabul edilen bu teori, karmaşık hücrelerin (ökaryotların) nasıl ortaya çıktığını açıklar. Bu bilim dünyasından olmayanlara pek bir şey ifade etmeyebilir dolayısıyla şöyle açıklayayım. Dünyamızda iki temel canlı grubu mevcuttur: bakteri gibi basit hücrelilere “prokaryot” denir. Bir de bitki, hayvan, ve mantar gibi çekirdekli, karmaşık hücrelerden mürekkep “ökaryotlar” vardır. Margulis, yüzyıllar boyunca moda olan neo-Darwinist düşüncenin aksine ökaryot hücrelilerin yavaş yavaş kendi başlarına evrilmediklerini, bir zamanlar tüm yaşam sudayken bu canlıların bakterilerle birleşmesiyle bitki, hayvan/insan ve mantarların oluştuğunu söyler.
Biz de dâhil hayvanların, bitkilerin ve mantarların hücrelerine enerji sağlayan mitokondrilerin hikâyesi, aynı zamanda ortak kökenimizin de hikâyesidir. Yerleşik düşünceleri sarsan pek çok fikir gibi, Lynn Margulis’in 1967’de ortaya attığı Endosimbiyoz Kuramı da önce kuşkuyla karşılandı. Heyhat, büyük keşiflerin kaderi çoğu zaman budur. Likenlerden ilham alan Margulis ise itirazlara rağmen geri adım atmadı. Bugün biliyoruz ki mitokondriler, bir zamanlar bağımsız yaşayan bakterilerdi. İlkel bir hücre onları yuttu; fakat sindirmek yerine onlarla birlikte yaşamayı seçti. Milyonlarca yıl içinde bu ortaklık, oksijeni verimli kullanan ökaryotik hücrenin doğuşuna dönüştü; yaşamın namütenahi dallanışına yeni bir istikamet verdi. Belki de hücrelerimizin derinliklerinde çalışan her mitokondri, yaklaşık iki milyar yıl öncesinden kalan sessiz bir hatıradır. Mütebessim bir sabırla varlığını sürdüren bu kadim ortak, hayvanlarla, bitkilerle ve mantarlarla paylaştığımız akrabalığın hâlâ canlı kalan izidir.
FİKİRLERİYLE DALGA GEÇİLDİ, AŞAĞILANDI…
Margulis bu fikri ilk ortaya koyduğunda tahmin etiğiniz üzere onunla dalga geçildi, aşağılandı ya da görmezden gelindi. Hangisi daha kötü sizce? Fakat bugün mitokondrilerin ve kloroplastların bakterileri andıran pek çok özelliğinin ortaya çıkmasıyla Margulis’in tartışmalı düşünceleri modern hücre biyolojisinin temel taşlarından birini oluşturuyor. Özellikle mitokondriler ve kloroplastlar kendi DNA’larını taşırlar, bakterilere benzer ribozomları mevcuttur ve hücre içinde bölünerek çoğalırlar. Margulis sadece bu konuda değil, Darwin gibi bir dehayı alıp bir kutucuğa sıkıştıran, at gözlükleriyle kendinden başka fikirlere sahip bilim insanlarını bilim dünyasından aforoz edenlerinin de şimşeklerini üzerine çekti. O, evrimi mutasyon ve doğal seçilime indirgemeye karşıydı. Yanlış anlaşılmasın, Margulis Darwin’in doğal seçilim kavramını reddetmiyordu. Ama her şeyin sadece ve sadece doğal seçilimle açıklanabileceğini de düşünmüyordu. Margulis özellikle mikroorganizmalar arasındaki gen alışverişi ve simbiyotik birleşmelerin sonucunda devasa evrimsel devrimler olabileceğini iddia ediyordu ki, bildiğimiz üzere bugün pek çok bilim insanı onun teorilerini kanıksar hale geldi. Ama bu kolay olmadı.
15 YAŞINDA ÜNİVERSİTEYE BAŞLADI
Peki, kimdi bu kadın? Yahudi bir ailenin en büyük kızı olarak 5 Mart 1938’de Chicago’da dünyaya geldi. Pek çok çocuk-deha gibi o da ilk öğreniminde herkes gibi olmadığı için ötekileştirilen, ceza alan bir öğrenciydi. Farklı düşünüyordu. Ama çok acayip bir zekâsı olduğu belliydi ki daha 15 yaşındayken Amerika’nın en iyi üniversitelerinden biri sayılan Chicago Üniversitesi’ne kabul edildi. Çoğumuzun üniversiteye başladığı yaşta o genetik ve zooloji masterı yapıyordu. 1966’da Boston Üniversitesine geçti ve akademik hayatının çoğunu orada geçirdi. Meşhur teorisini öne sürdüğü makalesini aynı yıl kaleme aldı ve 15 akademik dergi tarafından reddedildi. Sonunda Theoretical Biology (Teorik Biyoloji) adlı dergi yayımlamayı kabul etti ve anlaşıldığı üzere biyoloji dünyasında taşlar yerinden oynadı. Makalesini Lynn Sagan olarak yayımladı çünkü popüler bilimde en hayran olduğum, hatta bana bilimi sevdiren adamlardan biri olan Carl Sagan’la evliydi o sıralarda. Bu “devrimci” teorisi, mitokondri ve kloroplastların kendi DNA’larının bulunmasıyla 1970’lerde kabul görmeye başladı. Buna rağmen 1960-70’lerin erkek egemen akademik dünyasında fikirleri “deli işi” diye küçümsendi. Kimi “baba” bilim-adamı, onun teorisini estetik ama ikna edicilikten uzak olarak niteledi. Gel zaman, git zaman, haklılığı bugün kabul görmüş gibi görünüyor heyhat, onu hala tanımıyoruz, öyle değil mi?
TEORİSİNİ İLK KEZ DUYMUŞ OLABİLİRSİNİZ
Mesela bir Nobel’i yok. Ama biyoloji dalında bir Nobel yok diyebilirsiniz. National Medal of Science gibi önemli ödüller aldı, almadı değil. Ama bilimsel etkisinin popüler kültürde ve genel evrim konularında görünmediği aşikâr. Margulis sadece Simbiyoz değil, Gaia Hipotezi, Metamorfoz ve AIDS teorileri gibi son derece düşündürücü ve ufuk açıcı fikirler öne sürdü fakat yeterince yankı uyandıramadı. Ama eski kocası Carl Sagan’ı tanımayan neredeyse yoktu. Bugün Jan Sapp gibi tarihçiler, evrim teorisinde Darwin neyse, simbiyozda Margulis odur diye hakkını teslim ediyor. Ama bizler büyük bir ihtimalle onun ismini ve bu gezegende var olan tüm canlıların nasıl doğduğunu açıklayan teorisini ilk kez duyduk.
Margulis 2011’de vefat etti. Ardında sadece belirli teoriler değil bilime bir bakış biçimi bıraktı. O papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp ikon tapıcılığı yapmadı. Aksine, bilim dünyasının ikonoklastı oldu, her şeyi kaybetme pahasına. Onun teorisini, biz bilim dünyasının dışında olanlar veya aynı dili konuşmayanlar için betimleyecek olsam, felsefi bir yere varırız. Margulis'ten yola çıkarsak, bu gezegenin güzide canlıları olarak hayatta kalmanın "survival of the fittest" mantalitesindeki bir mücadeleden ibaret olmadığını; aynı zamanda birlikte yaşayarak, birleşerek ve birbirimizle simbiyotik bağlar kurarak hayata tutunabileceğimizi de düşünebiliriz. Hayatta sadece savaşıp üstün gelerek değil, ki sosyal Darwinism dediğimiz şey bu, paylaşarak, birlikte çalışarak da var olmuş ve vaki kalmışız. Bu bakış da ne yalan söyleyeyim, hoşuma gidiyor. Bunun romantizm değil realizm olduğunun kanıtlanmış olması da daha bir hoşuma gidiyor!
