Aytuna Tosunoglu
Kurulan Düzen: Yalan
Biliyorum, içimizdeki röntgenci tarafı dürtüyor ama boş verin başkalarının dört duvar ardındaki eylemlerini… Yatak odasını nasıl döşemiş, nerde buluşuyorlarmış, kaç kişilermiş… Bazılarının parayı bulunca şakulü kayıyor. Fuhuş mu? Dünyanın ilk metalaşma biçimlerinden biri değil mi zaten? Devlet kontrolünde olunca (vergiyi alınca yani) adı sanı var. Uyuşturucunun ana kaynağına ulaşılıyor mu, kullanımın yaygınlaşması engellenebiliyor mu ondan haber versinler. Gerisi kişilerin itibar kaybı için özel olarak programlanmış medya yemleridir. Yemeyin.
Bu hafta konu olarak seçilecek çok şeyler oldu (yine). Ancak bendeniz bugün kavramlar üzerinden ilerleyen bir yazı yazıyorum.
Bakınız: Yalan, basit bir söz sapması değil. İnsanın hakikatle kurduğu ilişkinin stratejik anını gösterir. Bireyde korkudan doğuyor, iktidarda ihtiyaçtan. Ama her iki durumda da aynı yerden konuşuyor: Gerçeğin taşınamayacak kadar ağır geldiği bir eşik var, işte oradan.
Eleştirel düşünme becerilerinin gelişmesine de yarayan felsefe eğitiminin “mış” gibi yapıldığı güzel ülkemizde yalan söyleme konusu sadece inançların işaretlediği anlamlarla anılamayacak büyüklükte bir önem arz ediyor. Ayrıca felsefe, yalanı hep ciddiye almıştır. Mesela Kant yalanı ahlakın intiharı saymıştı, çünkü yalan söyleyen karşısındakini muhatap olmaktan çıkartır, diyor. Şöyle söyleyeyim, yalan (söz) ilişki kurmuyor, manipüle ediyor. Nietzsche konuya daha soğukkanlı yaklaşmıştı. Ona göre insan zaten hakikatin çıplaklığıyla yaşayamaz. Dil bir maskedir, kavramlarsa birer uzlaşmadır. Bu yüzden yalan, istisna değil, insan olmanın yan etkisidir!
Ama bir duralım bakalım: Bireyin yalanıyla devletin yalanı aynı terazide tartılır mı… Tabii tartılmaz. Birey yalan söylerken kendini kurtarmaya çalışıyor, devlet yalan söylerken düzen kuruyor. İktidarların yalan söylemesi anlık bir kaçış olmuyor, sürekliliği olan bir teknik oluyor. Meclisteki bütçe konuşmalarında dikkat ettiniz mi, iktidar yöneticilerinin bilgi vermek için değil de algı üretmek için konuştuklarını mesela? Gerçek anlatılmadı, konular çerçevelendi sadece.
Bir de Platon’un “soylu yalan”ı var ama işte soyluluk çoktan aşındı. Yalan artık bir toplumu korumak için söylenmiyor, itaati yönetmek için söyleniyor. Machiavelli’yi bu yazıda anmadan geçmek olmaz. Onun “çıplak gerçekçiliği” geldiğimiz çağda inceldi, kıvrıldı bir haller oldu. Artık rakamlar konuşuyor, grafikler ikna ediyor, uzmanlar güven hissi üretiyor. Anlayacağınız, yalan bağırmıyor, sakin ve teknik bir dil kullanıyor. Tehlikesi de burada.
Bu noktadan sonra mesele yalan söylenip söylenmediği olmaktan çıkar. Süreklilik kazanan yalan bir iletişim biçimine dönüşür. Tek yönlüdür. Cevapsızdır: Devlet konuşur, toplum maruz kalır. Soru moru sorulmaz, sorarsak uyumsuz, şüphe duyarsak huzursuz, itiraz edersek risk olarak kodlanabiliriz. Buradan çıkan sonuç, hakikat talebinin yavaş yavaş bir lüks haline dönüştüğüdür. En ağır kırılmanın yaşandığı yer burası: Yalanı fark ederiz ama tepki vermeyiz. Çünkü alışılan şey acıtmaz! İnancımızı kaybederiz fakat bağımız kopmaz. Ortada gürültülü bir çatışma yok. Sessiz bir çözülme mi yaşıyoruz biz?
“Zaten herkes yalan söylüyor” cümlesi bir kendini susturma cümlesi olarak anlaşılmalı. Hakikatin artık talep edilmemesi ortak alışkanlığımız oldu. Kimse de demiyor ki, yalan söylemek yöntem olmaktan çıktı, bir iktidara dönüştü diye!
Haftanın cümlesi: “Tarım sektöründe yüzde on iki negatif büyüdük.”
O sırada içim geçmiş, bayılmışım.