Temu kotası kalktı

7 Ocak 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan ve mikro ithalatta muafiyet sınırını sıfırlayan yeni düzenleme, Türkiye’nin dış ticaret dengelerini koruma arzusuyla atılmış radikal bir adım olarak kayıtlara geçti. Kamuoyunda "Temu vergisi" olarak adlandırılan bu hamlenin ardından gelen "yerli üretim için stratejik kazanım" yorumları, madalyonun sadece bir yüzüne ışık tutuyor. Bir ekonomist gözüyle bakıldığında; gümrük duvarlarını yükseltmenin tek başına yerli üretimi güçlendirmeyeceğini, aksine rasyonel bir rekabet zeminini yok ederek toplumsal refahı tehdit ettiğini görmek zorundayız.

Ekonomi literatüründe "Ölü Yük" (Deadweight Loss) olarak tanımlanan kavram, bu düzenlemenin en zayıf halkasını oluşturuyor. Artık yurt dışından gelen 1 Euro’luk bir paket bile gümrük denetimine, tasnif süreçlerine ve yoğun bir bürokrasiye tabi olacak. Burada sormamız gereken soru şudur: Devletin, bir paketten 50-100 TL vergi tahsil edebilmek için katlandığı gümrükleme, X-ray taraması ve memur mesaisi maliyeti ve depolama maliyeti toplanan vergiden daha mı yüksek? Eğer bir verginin toplama maliyeti, yarattığı geliri aşıyorsa orada bir "koruma" değil, makroekonomik verimsizlik inşa ediliyor demektir. Kamu kaynaklarının bu şekilde mikro denetimlere hapsedilmesi, toplam ekonomik verimliliğimizden çalmaktadır.

Meseleyi orta direk ve toplumsal refah eksenine taşıdığımızda ise durum daha düşündürücü bir hal alıyor. Yurt dışı e-ticaret platformları dar ve orta gelirli vatandaşın, özellikle de gençlerin küresel trendlere, hobi materyallerine ve teknik ekipmanlara makul fiyatlarla erişebildiği yegane kapıydı. Bu kapının üzerine kilit vurmak, orta sınıfın "dijital dünyaya ve küresel tüketime erişim hakkını" kısıtlamak anlamına gelir. Enflasyonist baskı altında zaten satın alma gücü daralan vatandaş için bu durum, sadece bir alışveriş kısıtı değil, aynı zamanda ciddi bir sosyal refah kaybıdır.

Üstelik bu tarz mutlak korumacılık hamleleri, yerli üretici için tehlike. İnovasyon rehaveti yaratma potansiyelini gözden çıkarmamak gerekir. Rekabetin yapay yollarla tamamen ortadan kaldırıldığı bir pazar, yerli üreticinin ürün kalitesini artırma veya maliyet optimizasyonu yapma motivasyonunu köreltir. "Zaten dışarıdan ucuza gelmiyor" düşüncesiyle oluşan bu konfor alanı, uzun vadede yerli markalarımızın küresel arenada rekabet etme yeteneğini ve ihracat potansiyelini de baltalayacaktır.

GERÇEK ÇÖZÜM NEDİR?

Çözüm, vatandaşı küresel ağlardan koparıp bürokrasiye boğmak değil; yerli üreticinin sırtındaki reel yükleri hafifletmektir. Üretim üzerindeki enerji ve istihdam maliyetlerini düşürmeyle ilgili tonla süslü öneriler var. Ancak daha önce gözden kaçtığını düşündüğüm bir yer daha var; Yurt İçi Lojistik Optimizasyonu. Shenzhen’den gelen paketle rekabet etmenin yolu, o paketi yasaklamak değil, İstanbul’dan Anadolu’ya giden ürünün kargo ve depolama maliyetini, kamu desteği ve altyapı yatırımlarıyla "dünya standartlarının altına" çekmektir.

Sonuç olarak yabancıyı pahalılaştırarak bir yere kadar gidebiliriz, ancak yerliyi ucuzlatıp kaliteli kılmadan kalıcı bir başarı elde edemeyiz. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, orta direğin refahını gümrük duvarlarının altında ezmek değil yerli üreticiyi küresel rekabet otobanına çıkaracak teşvik ve lojistik devrimini başlatmaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yağız Kutay Arşivi

Etiket dansı başladı

30 Aralık 2025 Salı 07:00

2026 Asgari Çıkmazı

23 Aralık 2025 Salı 07:00

Türkiye 2026’da ara durakta

16 Aralık 2025 Salı 07:00

Türk Lirasının latte ederi

02 Aralık 2025 Salı 07:00

Milei başarılı mı?

18 Kasım 2025 Salı 07:00

Ev sahibi olamayan kuşak

11 Kasım 2025 Salı 07:00

Bordro Nefes Alır, Etiket Koşar

04 Kasım 2025 Salı 07:00

Söylem dezenflasyonu

28 Ekim 2025 Salı 07:00